30 Eylül 2011 Cuma

Türkiye'nin buzulları eriyor

Uzmanlar uyarıyor; Karadeniz ve Doğu Anadolu'daki buzul erimelerinden kaynaklanan temiz su depolarını kaybetme riskiyle karşı karşıyayız!


Yüzüncü Yıl Üniversitesi  Edebiyat Fakültesi Coğrafya Bölümü Başkanı Prof. Dr. Ali Fuat Doğu, ''Özellikle Karadeniz ve Doğu Anadolu'daki buzul erimelerinden kaynaklanan temiz su depolarını kaybetme riskiyle karşı karşıyayız'' dedi.

Doğu Anadolu ve Karadeniz bölgelerinde buzullarla ilgili araştırma yapan Prof. Dr. Doğu,  buzulların son 20 yılda hızlı bir artışla eridiğini söyledi.

Buzulların dünya üzerinde dağılışına bakıldığında ve son yüz yılda yapılan çalışmalar incelendiğinde, bazı buzulların neredeyse tamamen ortadan kalktığını belirten Prof. Dr. Doğu, şöyle devam etti:

'Dünyanın bir çok yerinde, buzulların kapladığı alanlarda, büyük bir azalma ve geri çekilme saptanıyor. Bunu dünyadaki buzullarla uğraşan bir çok bilim insanından izliyoruz. Türkiye'de yaptığımız çalışmalarda da bunu saptadık. Bu durum son 20 yılda gözle görülür biçimde arttı. Van çevresindeki buzullarda da Türkiye'deki ve dünyadaki genel gidişe paralel erimeler oldu. Bu bakımdan eğer Türkiye geneli için konuşursak özellikle Karadeniz ile Doğu Anadolu'daki buzul erimelerinden kaynaklanan temiz su depolarını kaybetme riskiyle karşı karşıyayız. Çünkü buzullar yaygın olarak Doğu Karadeniz ve Doğu Anadolu'da bulunmaktadır. Tabi buralarda buzulların azalması, buzul sularıyla beslenen akarsuları ve zincirleme olarak geçim kaynaklarını bu sulardan sağlayan insana kadar, tüm canlıları etkileyen bir olumsuzluk olarak karşımıza çıkıyor.''
        
''BUZUL ERİMESİ SON 20 YILDA HIZLANARAK ARTTI''
        
Ağrı Dağı'na tırmanan sporcuların, kamp kurdukları alanlarda buzulların geri çekildiğini gözlemlediklerini ifade eden Prof. Dr. Doğu, ''Görüntülerde de bu durum anlaşılıyor. Görsel olarak da bu durumu saptayabiliyoruz. Ama şunu kesinlikle ifade edelim. Bu durum, bir yıla has bir şey değil. Buzullar bir yılda erimez. Ama son yirmi yılda hızlanarak artan, dahada hızlanacağını tahmin ettiğimiz buzullardaki bu yok oluş, yakın gelecekte daha belirgin olarak kendini gösterecektir'' diye konuştu.

Prof.Dr. Doğu, bunun dünyayı ilgilendiren bir sorun olduğuna işaret ederek, şu bilgiyi verdi:

"İster Alaska, Yeni Zelanda ya da Grönland olsun, ister Türkiye'nin de içinde bulunduğu Alp-Himalaya sistemi buzulları olsun, endişe verici boyutta izlenen bir buzul erimesi olayını, artık somut olarak tespit etmiş durumdayız. Bu durum, bütün dünyada, bu konuda çalışan bilim insanları tarafından da teyit edildi.''Türkiye'de en fazla turistin ziyaret ettiği ve dağcılık çalışmalarının yapıldığı Doğu Karadeniz Kaçkar buzulunda, kendisinin de içinde yer aldığı ekibin yaptığı çalışmaya değinen Prof.Dr. Doğu, şunları kaydetti:''Bizzat başında bulunduğum ekibin yaptığı çalışmalarda, son 20 yılda gözle görülür derecede geri çekilme gözlemleniyor. Aynı gözlemleri, yine benim çalışma yaptığım, Van Gölü'nün güneyindeki İhtiyar Şahap Dağları'nda saptamış durumdayız. Bu küçük buzulların, hızla önümüzdeki yirmi yıla kadar, belki tamamen ortadan kalktığını göreceğiz. Bunların hızla ortadan kalkmasıyla ortaya çıkacak çevresel sorunlar, azımsanamayacak ölçüde bölgedeki yaşam kalitesini etkileyecektir. Tabi bunu engelleme gibi bir şansımız yok. Global etkileri, insan oğlunun kontrol etmesi imkansız. Alınacak en etkili önlem, eriyen suyu en dikkatli şekilde kullanmak, israf etmemek, bir damlasını bile bilinçli kullanmaktır.''

Kaynak: Ntvmsnbc

İzlem, Vicdani Ret Özel Sayısı Çıkardı

İnsan Hakları Ortak Platformu'nun elektronik haber bülteni İzlem'in "AİHM'de Tarihi Karar" başlıklı vicdani ret özel sayısında, Bayatyan - Ermenistan kararı ve yorumları, kararın Türkiye'ye yansımalarını içeren çeşitli yazılar bulmak mümkün.


İnsan Hakları Ortak Platformu (İHOP) elektronik haber bülteni İzlem, vicdani ret konusunda "AİHM'de Tarihi Karar" başlığıyla özel bir sayı yaptı.

İzlem, bu konuda özel sayı yapma nedenini, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin (AİHM) şimdiye dek sessiz durduğu bir konuda adım atması ve yeni bir içtihat yaratarak askerlik hizmetini bağlı bulundukları din nedeniyle reddeden kişilerin, artık zorla askere gönderilmesinin önünü kesmesi olarak açıklıyor.

İHOP, Türkiye'nin en kısa zamanda vicdani ret hakkını tanımasını ve  şu anda özgürlüğünden yoksun bırakılan Barış Görmez ve İnan Süver'in bir an önce serbest bırakılmasını talep ediyor.

Platform, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi tarafından yapılan, AİHM'in Osman Murat Ülke davasında verdiği kararının Türkiye tarafından uygulanmasına ilişkin son uyarsının da bir an evvel hükümet tarafından yaşama geçirilmesini istiyor.

İzlem Vicdani Ret Özel Sayısında AİHM'in vicdani ret bağlamında verdiği Bayatyan - Ermenistan davası kararının İHOP tarafından Türkçeye çevrilmiş özet hali mevcut. Mahkemenin eski üyelerinden Rıza Türmen ve vicdani ret üzerine çalışan öğretim üyesi Ertuğrul Cenk Gürcan kararla ilgili görüşlerinin yer aldığı sayıda, Dilan Mızrak'ın vicdani ret kavramının kapsamını anlattığı yazısı var.

Avukat Hüsnü Öndül, Türk Ceza Kanunu'nun 318. maddesine değinerek, Türkiye'de vicdani reddini açıklayan kişilerle ilgili işletilen hukuki süreçleri anlattığı sayıda,  Türkiye'de vicdani ret hakkını kullanan ve bu nedenle işkence, özgürlüğünden yoksun bırakılma dahil olmak üzere ağır mağduriyetler yaşamış olan ve halen yaşamakta olan bazı vicdani retçilerin savunusunu yapan avukat Senem Doğanoğlu'nun da görüşleri mevcut.

Son olarak Ankara Üniversitesi İnsan Hakları Merkezinden Yrd. Doç.Dr Kerem Altıparmak'ın, AİHM'in Bayatyan kararının Türkiye'nin iç hukuku bakımından ne anlama geldiğine ilişkin yorumunu bu sayıda okumak mümkün. (NV)

* İzlem'in vicdani ret özel sayısına ulaşmak için tıklayınız.

Kato'da Yaylaları Boşaltma Kararı

Kato Dağı'nın Hakkari tarafına bakan bölgesindeki yaylaların, süren askeri operasyonlar nedeniyle boşaltılma kararı muhtarlar aracılığı ile köylülere duyuruldu.

Hakkari İl Jandarma Komutanlığı, Hakkari ile Şırnak'ın Beytüşşebap İlçesi arasında bulunan Kato Dağı'nın Hakkari tarafında kalan bölgesindeki yaylaların boşaltılması için köy muhtarlarına yazı gönderildi. Resmi yazıda, bölgede operasyonların sürdürüldüğü ve boşaltma işlemlerinin en kısa zamanda tamamlanması istendi.

Dicle Haber Ajansı'nın (DİHA) haberine göre, bölgede havadan ve karadan operasyonlar sürerken Kato Dağı'nın Hakkari tarafında kalan Pınarca, Kamışlı, Çaylıca ve Kaval köylerinin muhtarlarına gönderilen yazıda, bu köylere ait yaylaların en kısa zamanda boşaltılması istendi. Gönderilen yazıda, sivil insanların zarar görmemesi için böyle bir uygulamanın yapıldığı ifade edildi.

"Boşaltma kararı geçen hafta alınmıştı"

Gelişmeler hakkında bianet'e konuşan yuksekovahaber Yazı İşleri Müdürü ve Yayın Koordinatörü Zeki Dara, yaylaların boşaltılma kararının geçen hafta alındığını söyledi.

Geçen hafta jandarmanın köy muhtarlarına giderek valilik talimatıyla yaylaların boşaltılmasını istediğini dile getiren Dara, köylülerin ve muhtarların resmi yazı olmaması nedeniyle bu karara uymadığını söyledi.

Bunun üstüne köy muhtarlarına bugün resmi yazı ulaştığını ifade eden Dara, insanların yaşanan gelişmeler nedeniyle son derece endişeli olduğunu söyledi ve ekledi:

"Askeri, operasyonlar, çatışmalar, köy boşaltmalar insanları ciddi şekilde tedirgin ediyor. Bunların yanı sıra bir de pek çok ilde yürütülen operasyonda siyasetçiler ve hak savunucularının gözaltına alınması ve tutuklanması, insanlarda 'sıra bana ne zaman geliyor?' endişesi yaratıyor."

Kaynak: Bianet

Polis, Şüphelendiği Kadını Vurdu

Bingöl'ün Karlıova ilçesindeki Emniyet Lojmanları'nın arka kısmındaki nöbetçi polisler, "Dur" ihtarına uymadığı için şüphelendikleri Gülistan Tosun'u vurdu.

Bingöl'ün Karlıova ilçesindeki Turgut Özal Mahallesi'nde bulunan Emniyet Lojmanları'nın arka kısmındaki nöbetçi polisler, "Dur" ihtarına uymadığı iddia edilen 30 yaşındaki evli ve yedi çocuk annesi Gülistan Tosun'u vurdu. Göğsünden ağır yaralanan Tosun,  Bingöl Devlet Hastanesi'ne kaldırıldı.

Gülistan Tosun'un "canlı bomba" olduğu sanılarak vurulduğu ifade edilirken, Habertürk sitesi Tosun'un akli dengesinin bozuk olduğunu iddia etti.

Akşam saatlerinde  Karlıova İlçesi Emniyet Lojmanları'nın arka kısmında bulunan TOKİ Konutları'ndan ilçe merkezine gelmeye çalışırken vurulan Tosun'la ilgili Karlıova Belediye Başkanı Ferit Çelik açıklama yaptı.

Çelik, "Gülistan Tosun, Emniyet Lojmanları'nın arkasındaki konutlardan ilçe merkezine doğru geliyor. Bu sırada polisler tarafından kendisine ateş ediliyor. Karlıova'da müdahale eden doktorlar, göğsünden bir kurşun yarasının olduğunu ve hayati tehlikeyi atlattığını söylediler" dedi.

Gazetelerde yer alan çelişkili bilgilere göre, Tosun'un, lojmanların arka bahçesine girdiği, polisin "Dur" uyarısına karşılık üzerindeki çarşafı atıp bağırmaya başladığı ve sara krizi geçirdiği iddia edildi. Polisin havaya ateş açması sonucu kaçmaya çalışan kadın, tekrar ateş edilerek vuruldu.

Fırat Haber Ajansı (ANF) ise Tosun'un Türkçe bilmediği için "Dur" ihtarına uymadığını ve o nedenle polisler tarafından vurulduğunu iddia etti.

Kaynak: Bianet

Ölüm Pornosu'na Hapis İstemi

"Ölüm Pornosu" kitabını tercüme eden Uncu ile yayınevi sahibi Çıplak hakkında "müstehcen yayınların yayınlanmasına aracılık etmek" suçundan üç yıla varan hapis istemiyle dava açıldı.

Chuck Palahnıuk'un "Ölüm Pornosu" isimli kitabının Türkçe'ye tercümesi yapan Funda Uncu ile kitabı yayınlayan Ayrıntı Yayıncılık'ın sahibi Hasan Basri Çıplak hakkında altı aydan üç yıla kadar hapis istemiyle dava açıldı.

İstanbul Cumhuriyet Savcısı İsmail Onaran'ın hazırladığı iddianamede, kitabın tamamına yakın bölümünde cinsel organlara kadar detaylara yer verildiği belirtildi.

Kitabın üzerinde yaş uyarısının bulunmadığını ve küçük yaştaki çocukların ulaşabileceği nedeniyle, Başbakanlık Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kurulu Başkanlığı'na gönderildiği belirtildi.
İddianamede yer alan kurul inceleme sonucunda, kitapta birçok gayri ahlaki ve edebi olmayan anlatımların bulunduğu, kitabın asıl ağırlığının cinselliğe yöneltilmiş olduğu belirtildi. Tüm bu nedenlerle kitabın toplumun ahlak yapısı ile bağdaşmadığı ve müstehcen bulunduğu ifade edildi.

İddianamede ülkelerin ahlak anlayışlarının birbirinden farklılık gösterdiği, kitabın hiçbir uyarı yapılmadan satışa sunulduğu ve çocuklara ulaşmasını engelleyecek hiçbir önlem alınmadığı dolayısıyla suçun oluşumu için yeterli olduğu belirtildi.

"Kadının metalaştırılması eleştiriliyor"

Yayınevi sahibi Çıplak ifadesinde yazarın dünyaca ünlü bir kişi olduğunu, eserde pornografinin işlenmediği, kadının bir meta olarak kullanılmasının eleştirildiği, yayın evlerinde bu yazarın basılan onuncu kitabı olduğunu belirtti.

Kitabın tercümanı Uncu ise kendisinin çevirmenlik yaptığını Ayrıntı Yayınevi'nde yazarın sekiz adet kitabını çevirdiğini, görevinin kendisine teslim edilen eserin aslına sadık kalarak tercüme etmek olduğunu ve mesleğini icra ettiğini belirtti.

Kitaba 25 Mayıs 2011'de açılan soruşturma kapsamında, kitabın çevirmeni Funda Uncu'nun da İstanbul Basın Savcılığı'na ifade vermesi gerekiyordu. Ancak Uncu, Bodrum'da kendisini arayan polisler tarafından "derhal" karakola çağırılarak, gelmemesi durumunda zorla getirileceği yönünde tehdit edildi. Sorgu esnasında çevirmene, "kitabı çevirmeye utanmadın mı? manken misin sen?" şeklinde sorular sorulmuştu.

* Bu haberi ntvmsnbc.com'dan derledik.

Kaynak: Bianet

29 Eylül 2011 Perşembe

Erzincan’da balık ölümleri

Erzincan’da, Karasu Nehri’nin Çayırlı ve Tercan ilçeleri arasında bulunan bölümde yaşanan balık ölümlerinin arttığı bildirildi.




Karasu Nehri’nin ilgili mevkisinde HES inşaatlarının yanı sıra madenlerin bulunduğu belirten köylüler, bölgede yaşanan balık ölümlerinin araştırılmasını istiyor.

Söz konusu bölgenin kötü koktuğunu ileri süren köylüler, Karasu Nehri’nin kıyı şeridindeki Erbaş köyü tren köprüsü mevkisinde cuma gününden itibaren balık ölümlerinde artışın yaşandığını, suyun kahverengi renkte olduğunu kaydettiler.

Yöre sakinleri, Çayırlı–Tercan arasında yapımı devam eden 3 Hidroelektrik Santrali (HES) inşaatındaki su tutma havuzlarında da balık ölümlerinin tekrarlandığını belirterek, söz konusu yerlere kimyasal maddelerin bırakılabileceğini iddia ediyorlar.

Yöre sakinlerinden Fikret Deliktaş, yaz mevsiminde aynı bölgede balık ölümlerini gözlemlediklerini söyledi.

Deliktaş, balıkların evrim geçirmeye başladığını, ölen balıkların bazılarının vücudunun yılan gibi ince, kafa kısmının ise kalın ve büyük olduğunu ifade etti.

Bölgede yaşayan tüm canlıların risk altında olduğunu iddia eden Yusuf Deliktaş da, kefal başta olmak üzere, aynalı sazan, yengeç ve birçok türdeki balığın ölümüne ilişkin araştırma yapılmasını istedi.

Bu arada Erzincan Valiliği, AA muhabirinin ihbarı doğrultusunda bölgede inceleme yapmak için ilgili ekipleri bölgeye sevk etti.

Orman ve Su İşleri yetkililerinin de bölgede inceleme yapacağı, sudan numunelerin alınarak balık ölümlerini araştırılacağı ifade edildi.

Öte yandan bölgedeki HES inşaatlarıyla krom madeninin denetlendiği, Gıda, Tarım ve Hayvancılık İl Müdürlüğü yetkililerinin de balık ölümlerine ilişkin bölgede inceleme yapacağı öğrenildi.

Kaynak: Ntvmsnbc

Ceylan Mezarı Başında Anıldı

Askeri mühimmatın patlaması sonucu 12 yaşında hayatını kaybeden Ceylan Önkol, İHD ve Mazlum-Der tarafından mezarı başında anıldı. Ağabey Önkol, Ceylan'ın faillerinin bulunmasını istedi.


28 Eylül 2009'da Diyarbakır'ın Lice ilçesi kırsalında hayvan otlatırken bir askeri mühimmatın patlaması sonucu 12 yaşında hayatını kaybeden Ceylan Önkol, İnsan Hakları Derneği (İHD) ve İnsan Hakları ve Mazlumlar İçin Dayanışma Derneği (Mazlum-Der) tarafından mezarı başında anıldı.

İHD tarafından yapılan yazılı açıklamada, İHD Diyarbakır Şube yöneticileri Emin Ermin, Pınar Dalkuş, İbrahim Çeliker, Mazlum-Der Genel Merkezi yöneticisi Tuba Nur Sönmez, Diyarbakır Şube Başkanı Abdurrrahim Ay'ın katılımıyla Bingöl'ün Genç İlçesine bağlı Demirlibağ (Dolek) Köyü'nde ailesi ve Önkol'un mezarının ziyaret edildiği ifade edildi.

Mezar ziyaretine, köylülerin yanı sıra, Ceylan'ın arkadaşları Ceylan'ın fotoğraflarından hazırlanan maskeler takarak katılırken, Ceylan gibi yaşamını yitiren çocukların fotoğrafları taşındı.

Anne Saliha Önkol'un Ceylan'ın mezarı başında bir yaşında olan ve Ceylan'ın ismini verdiği torununu kucaklayarak yaktığı ağıtlar anmaya katılanların duygulu anlar yaşamasına neden oldu.

"Savaşın öncelikli kurbanı çocuklar olacak"

Mazlum-Der Diyarbakır Şube Başkanı Abdurrahim Ay, anma töreninde yaptığı konuşmada Ceylan'ın şahsında yaşanan bütün çocuk ölümlerini kınadıklarını belirterek, sorumlulara harekete geçme çağrısında bulundu.

İHD Diyarbakır Şube Yöneticisi Emin Ermin ise, artık çocuk ölümleri görmek istemediklerini vurgulayarak, "Yeniden savaş senaryoları hayata geçerken bunun kurbanları öncelikle çocuklar olacak bunu biliyoruz. Bu yüzden bir an önce savaş durdurulmalı. Müzakereler tekrar başlamalıdır" diye konuştu.

Ağabey Önkol: Failler bulunsun

Ceylan Önkol'un ağabeyi Rıfat Önkol ise, iki yıldır kardeşinin faillerinin bulunmamasını kınadıklarını ifade ederek, faillerin bulunması ve cezalandırılmasını istediklerini söyledi. Önkol, "Bizim Ceylanımız gitti başka Ceylanlar gitmesin. Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidar olduğundan beri birçok Kürt çocuğu katledildi. Başka ülkelerin çocukları için timsah gözyaşı döken Erdoğan, Kürt çocukları katledilirken sesini çıkarmıyor" dedi.

Kaynak: Bianet

Kanatlı'nın Vicdani Ret Davası 25 Ekim'e Ertelendi

Seferberliğe katılmadığı gerekçesiyle yargılanan Murat Kanatlı'nın davası, Dünya Silahsızlanma Günü olan 25 Ekim'e ertelendi.

Kuzey Kıbrıs'ta her yıl katılımın zorunlu olduğu seferberlik uygulamasına 2009'dan bu yana katılmayan Yeni Kıbrıs Partisi (YKP) Yürütme Kurulu Sekreteri Murat Kanatlı'nın davası 25 Ekim'e ertelendi.

İlk olarak 15 Haziran'da Askeri Mahkemeye çıkarılan Murat Kanatlı bu duruşma öncesinde yaptığı açıklamada dünyadaki hiçbir savaşta taraf olmayacağı için savaş hazırlıklarında yer almayı redettiğini söylemişti. Dava daha sonra 5 Temmuz'a, 26 Temmuz'a ondan sonra da 29 Eylül ertelenmişti.

Bugün duruşmaya katılan avukatlar, anayasadaki "ifade özgürlüğü" maddesine atıfta bulunarak davanın askeri mahkemeden alınarak Anayasa Mahkemesi'ne havale edilmesini istediler. Savcılığın da görüşünü ortaya koymasının ardından dava bu kez 25 Ekim tarihine ertelendi.

"Toplumda bilinç artıyor"

Gelişmeler hakkında bianet'e konuşan Murat Kanatlı, Avrupa Parlamentosu'ndan (AP) Yeşiller ve Sol Parti'nin, destek mesajı gönderdiğini, Sosyalistlerin de komisyona mektup yazarak davanın takipçisi olduklarını ifade ettiklerini söyledi.

Mahkemede avukatların vicdani ret hakkının bir düşünce özgürlüğü hakkı olduğunu söylediklerini ve bu yargılamaların anayasadaki düşünce özgürlüğü ile çeliştiğini ifade ettiklerini söyleyen Kanatlı, daha önceki duruşmalara oranla mahkeme heyetinin konuyu daha fazla ciddiye aldığını ifade etti:

"Daha önceki duruşmalarda mahkeme heyeti bu konuyu fazla tartışmak istemezdi. Bu sefer bu hakkın olduğunu ve konunun ciddiyetinin farkında olduklarını sergileyen bir tavır içindeydiler."

Savcılığın bu konunun kendileri için yeni bir konu olduğunu söyleyerek davanın ertelenmesi talebinde bulunduğunu ve bir sonraki duruşmanın 25 Ekim'e ertelendiğini söyleyen Kanatlı, 25 Ekim'in Dünya Silahsızlanma Günü olmasına dikkat çekerek, duruşmanın bugüne ertelenmesinin kendileri açısından sevindirici olduğunu söyledi ve sözlerine şöyle devam etti:

"Artık toplumda da vicdani ret hakkı ile ilgili olarak bilincin yükseldiğini söyleyebiliriz. Bugün pek çok kurum bizi arayarak desteklerini ifade etti. Bu da mahkeme üzerinde bir baskı oluşturuyor."

*Kıbrıs'ta Vicdani Ret İnisiyatifi, YKP-fem ve Kıbrıslı Gençlik Platformu'nun basın açıklamalarını okumak için tıklayınız.

Kaynak: Bianet

Tecavüz Haberi Yapmak Suç!

DİHA Diyarbakır temsilcisi Kadri Kaya ve Batman muhabiri Erdoğan Altan'ın da aralarında bulunduğu sekiz kişi yaptıkları haberlerle "örgüt amacına hizmet" etmek ve tecavüz haberlerini yaparakgüvenlik güçlerini halkın gözünden düşürmekle suçlanıyor.

15 Nisan'da Batman ve Diyarbakır'da tutuklanan Dicle Haber Ajansı (DİHA) Diyarbakır Bölge Bürosu temsilcisi Kadri Kaya ve Batman muhabiri Erdoğan Altan'ın  da aralarında bulunduğu sekiz kişi hakkındaki iddianame tamamlandı.

Cumhuriyet Savcısı İlhami Ceyhan'ın hazırladığı ve Diyarbakır 7. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından kabul edilen iddianamede, Kaya'nın okul boykotları ile yaptığı haberlerde, boykota 'meşruiyet' kazandırmayı amaçladığı, 'gazetecilik kisvesi' altında askeri operasyonları ve kitlesel eylemleri taraflı olarak aktardığı ve böylece 'örgütün amacına hizmet' ettiği iddia edildi.

Kaya, ayrıca DİHA'nın abonesi olan belediyeler ile bazı medya organlarının aylık ya da yıllık ödemeleriyle ilgili koordinatörlük yaptığı suçlamasıyla da karşı karşıya.

İddianamede, DİHA muhabiri Erdoğan Altan'ın da Batman'daki gösterilerde çekilmiş görüntüleri değerlendiriliyor ve eylemci grubun içinde yer aldığı belirtiliyor. Savcı Altan'ın da "örgüt amacına hizmet ettiğini" iddia ediyor.

Siirt'te yedi yaşındaki bir kız çocuğuna tecavüz edilmesi olayı ve aralarında kamu görevlilerinin de bulunduğu 36 kişi hakkında, dört kız öğrenciye tecavüz etme olayı ile ilgili yapılan haberler de iddianamede suç sayılıyor. "Şahıs küçük yaşta çocuğa cinsel istismar suçunu korucuların işlediğini belirterek Türkiye Cumhuriyeti devletinin güvenlik güçlerini halkın gözünde kötü göstermişdir" deniliyor.

İlk duruşması 2 Kasım'da görülecek davada sekiz kişi için, 20 yıla kadar varan hapis isteniyor.

Geçmişe mi dönüyoruz?

Bu karışık iddianameyi 15 yıl önceki iddianamelere benzeten avukat Eren Keskin, iddianamenin bütünüyle taraflı hazırlandığını belirtiyor.

* Hiçbir hukuki yanı olmayan, bütünüyle taraflı bir bakış açısıyla hazırlanmış ve adil yargılama ilkesini baştan ihlal eden bir iddianame. Tüm Kürtleri potansiyel suçlu, tüm devlet görevlilerini de potansiyel suçsuz olarak gören bir bakışı yansıtıyor. Bu iddianameyi biraz da dönemin sertleşmesine bağlayabiliriz.

* Yıllar önce de çocuğu dağda olan ailelere, çocuklarının resmini evlerinde bulundurdukları için "yardım ve yataklıktan" dava açılıyordu. Demek ki geriye dönüyoruz. Yine aynı biçimde davalar açılacak.  Bu durum demokratik hukuk ilkeleri açısından son derece tehlikeli.

* Gazetecilik faaliyetleri ile ilgili iddialar da çok saçma. Çünkü çizgi gazetelerinde gazeteciler, kendi algıladıkları biçimde, kendi okur kitlelerine uygun şekilde haberleri aktarırlar. Bu, bütün gazetecilerin yaptığı bir şeydir. Sadece Kürt gazetecilerinin böyle yorumlanması, bu iddianameyi hazırlayan savcının ne kadar şoven bir bakış açısına sahip olduğunu gösteriyor.

Kaynak: Bianet

28 Eylül 2011 Çarşamba

Pınar Selek Hala Yargılanıyor

Pınar Selek’in üç kez beraat ettiği ve on üç yıldır devam eden Mısır Çarşısı davası ile birleşen diğer davalara ilişkin yargılama bugün Beşiktaş Özel Yetkili 12. Ağır Ceza Mahkemesi'nde görüldü. Bir sonraki duruşma 7 Mart'ta.

Sosyolog ve yazar Pınar Selek'in üç kez beraat ettiği Mısır Çarşısı davasının ara duruşması bugün görüldü.

İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesi'ndeki duruşma saat 11.30'da başladı. Pınar Selek'in avukatlarından babası Alp Selek, kız kardeşi Seyda Selek, Hala Tanığız Platformu üyeleri, Selek'in arkadaşları, bazı gazeteci ve yazarlar da duruşma salonundaydı.

Duruşmaya tutuksuz sanık Abdülmecit Öztürk ve başka bir suç nedeniyle tutuklu bulunan Maşallah Yağan katılırken, Pınar Selek ve diğer iki sanık duruşmaya gelmedi.

Duruşma, görevi değiştirilerek soruşturma savcısı olarak atanan Nuri Ahmet Saraç'ın yerine Samandağ Cumhuriyet Savcılığı, adalet müfettişliği, ardından da Şişli Cumhuriyet Savcılığı yapan Mehmet Ali Uysal'ın katıldığı ilk duruşma olma özelliğini taşıyordu.

Mahkeme başkanı Vedat Yılmaz Abdurrahmanoğlu'nun sorusu üzerine sanık Öztürk'ün, Yargıtay 9. Ceza Dairesi'nin bozma ilamına karşı beyanı alındı. Abdülmecit Öztürk, Yargıtay 9. Ceza Dairesi'nin bozma kararının haklı olmadığını düşündüğünü belirtti; beraatına karar verilmesini istedi.

Maşallah Yağan da mahkeme başlanının sorusu üzerine, "Yargıtay'ın kararı neye dayanarak bozduğunu anlayamadım ve merak ediyorum" dedi. Bunun üzerine, mahkeme başkanı ''Kararı okudun mu? Avukatlarına bir danış. Eski karar senin lehine'' dedi.

Mahkeme başkanı ayrıca, sanık Yağan'ın karar aşamasına kadar duruşmaya gelmesine gerek olmadığına karar verdi.

Duruşma, tutuksuz sanıklardan, duruşmaya katılmamış olan Kadriye Kübra Sevgi'nin Yargıtay'ın bozma ilamına karşı diyeceklerinin sorulması için 7 Mart 2012'ye ertelendi.

Neler olmuştu?

22 Haziran 2011'de görülen bir önceki duruşmada, mahkeme diğer sanıkların Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun bozma kararına karşı diyeceklerini bildirmek üzere ifadelerinin alınmasına karar vermiş ve duruşmayı 28 Eylül 2011'e ertelemişti.

Yargıtay Ceza Genel Kurulu, Mısır Çarşısı'na bomba koyduğu iddia edilen Selek için müebbet hapis istemişti. İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesi'nde beraat kararı vermiş, Yargıtay 9. Ceza Dairesi de kararı bozmuştu.

9. Daire, beraat kararını bozarak Selek'ın eski Ceza Yasası'nın (TCK) 125. maddesi uyarınca müebbet hapisle cezalandırılmasını istemişti.

Bunun karşısında Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı patlamanın tüp patlamasından  kaynaklanmış olabileceğini ortaya koyan bilirkişi raporlarını dikkate alarak beraat kararının onanmasını istemişti.

Mısır Çarşısı Davası

9 Temmuz 1998'de Mısır Çarşısı girişindeki "Ünlüoğlu Büfe"de patlama meydana geldi. Yedi kişi öldü, 127 kişi de yaralandı.

Selek, patlama sonrası gözaltına alındı. 15 kişiyle birlikte tutuklandı. 2,5 yıl sonra tahliye edildi.
2006'da İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesi, "patlama nedeninin bomba mı LPG mi olduğu anlaşılamadığından ceza verilmesine gerek olmadığı"na karar verdi.

İtiraz üzerine Yargıtay 9. Ceza Daresi, yerel mahkemenin kararın esasına girmeden "usül yönünden" yaptığı inceleme sonucunda bozmuştu. Daire 2007 yılında verdiği kararda "hüküm kurulması" gerektiğine işaret ederek bozmuştu.

9. Daire'nin kararı sonrasında davayı 2008'de yeniden görüşen yerel mahkeme, "patlamaya bombanın mı, gaz kaçağının mı neden olduğunun tespit edilememesi, kesin delil bulunmaması gerekçesiyle" beraat kararı verdi.

Mahkeme, Selek hakkında, örgüte yardım yataklık suçunun ise zamanaşımı nedeniyle ortadan kaldırılmasına karar vermişti. Yerel mahkemenin kararı üzerine Yargıtay 9. Ceza Dairesi, dosya üzerindeki temyiz incelemesini 10 Mart 2009 tarihinde tamamladı.

Daire, yerel mahkemenin Selek, Kadriye Fikret Sevgi, Abdülmecit Öztürk, Maşallah Yağan ve Heval Öztürk yönünden "bozma kararı" verirken, Alaattin Öget ve İsa Kaya yönünden ise "onanma" karar verdi.

Kararda, Selek'in "sosyolojik araştırma yapma adı altında silahlı terör örgütü üyeleriyle irtibata geçip Fransa ve Romanya'ya giderek burada siyasi eğitim aldığı ve kod adıyla, İstanbul'da Azat kod adlı örgüt mensubu ile irtibat kurup Yurtseverler Birliği adı ile askeri kanat oluşturarak bomba imal ettiği, diğer sanık Abdülmecit Öztürk ile beraber Mısır Çarşısı'ndaki Ünlüoğlu Büfesi'ne bomba koydukları" iddia ediliyordu.

4 Mayıs 2009'da Yargıtay Başsavcılığı, "bomba patlaması olup olmadığının maddi bulgularla ve bilimsel olarak kanıtlanmadığını ve patlama nedeninin tespit edilmediği yönünde uzman raporlar var" tespitiyle 9. Dairenin kararına itiraz etmiş ve beraat kararının bu nedenle onanmasını istemişti.

Kaynak: Bianet

Altın vuruş köylülerden

Çan Söğütalan köyünde altın madeni işletmesiyle ilgili firmanın ÇED başvurusunu köylüler protesto edince ÇED toplantısı yapılamadı. Köylülerden destek bulamayan Alamos Gold firması destekli Kuzey Biga Madencilik A.Ş.’nin yetkilileri, ÇED toplantısına halkın katılımını sağlamak üzere 20 kilometre mesafedeki Çan ilçesinde öğrenim gören öğrencileri minibüslerle köye taşıdı.

Kazdağları başta olmak üzere Çanakkale’nin en önemli su kaynağını oluşturan Ağı Dağı’nda altın işletmeciliği yapmaya çalışan Toronto Borsası’nda kayıtlı Alamos Gold’un Çanakkale’deki Kuzey Biga Madencilik A.Ş isimli firması, halkın katılım toplantısında ‘halk’direnişi ile karşılaştı.

Çan ilçesi Sögütalan köyünde aylardır lobi faaliyetleri yürüten ve kurulacak altın madeni işletmesinde köylü gençlere aylık ‘3 bin TL’ maaş ve iş sözü veren firma yetkilileri, garanti olarak gördükleri ÇED toplantısının ilk aşamasında halk desteğini yüzde yüz alacağı inancıyla başvurusunu yaptı.

Söğütalan köyünün sahip olduğu altın madeni ile bir anda zenginleşeceği sözlerinden uzun süre etkilenen Söğütalan köylüleri, Kuzey Biga Madencilik firmasına sıcak bakarken, köylerine gelen Çanakkale Kent Konseyi Çevre Meclisi Kazdağı ve Biga Yarımadası Çalışma Grubu üyeleri, altın madeninin yaratacağı olumsuzlukları çeşitli örneklerle anlatınca fikir değiştirdiler.

Öğrenci taşıdılar

ÇED toplantısının yapılacağı son geceye kadar Söğütalan köyünden ayrılmayan ve adeta üs kuran uluslararası altın tekelleri destekli firma temsilcileri, çevre örgütlerinin sözlerine itibar edilmemesini istedi. Halkı ikna edemediğini gören Kuzey Biga Madencilik A.Ş yöneticileri, sabah erken saatlerde 20 kilometre ilerideki Çan ilçesine giderek burada bulunan ÇOMÜ Madencilik MYO’da öğrenim gören öğrencileri minibüslere doldurarak köye getirdi. Aynı saatlerde Çanakkale’den de 45 kişilik çevre örgütlerinin üyeleri Söğütalan’a giderek öğrencilerle görüştü.

Mezun olduktan sonra mesleki kariyerlerini madenci olarak yapmayı planlasalar da öğrenciler “Biz, yaşadığımız çevreyi katledemeyiz” diyerek köylülerin saflarında yer aldılar.

Kahveler kapatıldı

ÇED toplantısını yapmak üzere öğle saatlerine doğru Sögütalan’a gelen ÇED ekibi, sürprizle karşılaştı. Köyde bulunan tüm kahvehanelerin kapısına kilit vurulduğunu gören ekip, Söğütalan Muhtarlığından ‘kahvehane tahsis’ edilmesini istedi. Ancak muhtar ve azaları “Kimseye zorla kahve açtıramayız’ deyince bu kez ÇED toplantısı açık havada yapılması kararlaştırıldı.

Köy meydanında toplanan Sögütalanlılar “Altıncı filo köyümüzden defol” diye tempo tutmaya başladı. Meydanda toplanan köyün gençleri ise altın firması temsilcilerine “Kırmızı Kart” gösterdi. Köyde geniş güvenlik önlemleri alan jandarma, ÇED ekibi, firma temsilcileri ve köylüler arasında robocoplardan barikat oluşturdu. Bazı köylüler ellerine teneke alarak davul gibi çalarak altıncıları protesto ettikleri gözlendi. Protesto sesleri arasında firmanın sağladığı masa ve ses tesisatları köy meydanının yanına kurulurken, toplantı başlama saati geldiğinde yapılan tüm çağrılara köylüler katılmayıp meydanı terk ettiler. Yarım saatlik beklemenin ardından ‘halkın katılımı sağlanamadı’ gerekçesiyle toplantı iptal edilerek bir de tutanak hazırlanıp imzalandı.

Kazdağları için umut

Altın tekellerine karşı kazanılan üçüncü zaferi ‘halk duyarlılığı’ olarak yorumlayan Çevre Platformu Dönem Sözcüsü ve Ziraat Mühendisleri Odası Çanakkale Şube Başkanı Hicri Nalbant, iptal edilen ÇED toplantısı sonrası şunları söyledi: “Bugüne kadar iki köyde ÇED iptali yapıldı. Bunlar küçük işletmelerdi. Sögütalan’daki ise hem hacimsel açıdan hem de işletme bakımından bölgenin en büyük işletmesi olmaya aday. Aynı zamanda Ağı Dağı gibi halkın içme suyu ihtiyacının karşılandığı coğrafi özelliği olan bölge. Kazdağları’nın altın madenciliğine açılmaması anlamında bugün burada halkın kazanımını çok önemsiyoruz. Burada Ağı Dağı’nı ilk aşamada koruduk diyebiliriz. Bundan sonraki süreçler tamamen masa başı şeklinde geçecek ve Kazdağları’nı altın madencilerine açmak isteyenlere karşı da önemli bir mesaj niteliği taşıyor. Burada Kazdağları için umut ışığı oluştu” dedi.

Kimler katıldı?

Dün Söğütalan’da yapılan ve halkın altın madencilerine tepki göstermesi üzerine iptal edilen ÇED toplantısına Çanakkale’den çok sayıda sivil toplum örgütlerinin yönetici ve üyelerinin yanı sıra Edremit’ten de çevreci gruplar katıldı. Söğütalan’a şu örgütler katıldı: Çanakkale Kent Konseyi Çevre Meclisi Kazdağı ve Biga Yarımadası Çalışma Grubu, GÜMÇED (Güney Marmara Çevre Derneği), Çanakkale Çevre Platformu, Halk Evleri, Zirve Dağcılık Kulübü, TMMOB Makine Mühendisleri Odası Çanakkale İl Temsilciliği, Ziraat Mühendisleri Odası Çanakkale Şubesi, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği.

Kaynak: Çanakkale Olay

Erdoğan'ın Sözleri "Görev" Gereği

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı Başbakan Erdoğan'ın "Kız mıdır, kadın mıdır, bilemem" dediği Dilşat Aktaş'ın suç duyurusu için soruşturmaya yer olmadığına karar verdi, Erdoğan'ın sözlerinin "görevlerine ilişkin" olduğunu belirtti. Aktaş'ın avukatı karara itiraz etti.

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, Ankara'da Hopa eylemine katılan ve polis tarafından kalçası kırılan Dilşat Aktaş'ın Başbakan Erdoğan hakkındaki suç duyurusuyla ilgili olarak soruşturmaya yer olmadığı yönünde karar verdi.

Halkevleri MYK üyesi Dilşat Aktaş için Başbakan Erdoğan Konya mitingi sırasında, "Polis panzerine tırmanan kız mıdır, kadın mıdır bilemem" demişti. Erdoğan'ın bu sözleri üzerine Dilşat Aktaş avukatı vasıtasıyla savcılığa suç duyurusunda bulunmuştu. Ancak Başsavcılık soruşturmaya yer olmadığına kararı verdi. Başsavcılık Erdoğan'ın sarfettiği, hakkındaki suçlamaya neden olan sözlerin "görevi sırasında ve görevlerine ilişkin" olduğunu belirtti.

Dilşat Aktaş'ın avukatı Sevinç Hocaoğulları ise Başsavcılığın kararına Sincan Ağır Ceza Mahkemesi'nde itiraz ettiklerini söyledi. Hocaoğulları ayrıca Erdoğan'ın şikayete neden olan sözleri partisinin mitingi esnasında AKP Genel Başkanı sıfatıyla söylediğini de vurguladı. Bu nedenle Erdoğan'a isnat edilen suçun göreviyle ilişkili olmadığını, kişisel bir suç olduğunu ifade etti.

Hocaoğulları itirazın sonucunu bekleyeceklerini de anlattı ve hem bu suç duyurusunu takip edeceklerini hem de Erdoğan hakaret ettiği için manevi tazminat için girişimlerde bulunabileceklerini belirtti.

Hocaoğulları Erdoğan'ın sözlerinin sadece hakaret içermediğini aynı zamanda kadına yönelik şiddeti de meşrulaştırdığını söyledi.

Başbakan Erdoğan suç duyurusuna neden olan konuşmayı Konya'da seçim mitinginde kullanmıştı. Dilşat Aktaş 31 Mayıs'ta katıldığı Metin Lokumcu'nun öldürülmesini protesto gösterisinde polislerin şiddetine maruz kalmıştı.

Kaynak: Bianet

ZULMÜ GÖRÜNTÜLE: Mezbahalardaki zulüm, Türkiye'de ilk defa belgelendi

Türkiye'nin çeşitli illerindeki mezbahalarda kaydedilen görüntülerde hayvanların nasıl kesildiği, kesimden sonra hayvanların dakikalarca nasıl kıvranarak can verdiği çarpıcı bir şekilde gözler önüne seriliyor.

Kimin tarafından çekilip internet ortamına yüklendiği belli olmayan ve "Zulmü Görüntüle" logosuyla servis edilen görüntülerde, kesime sevk edilen büyükbaş ve küçükbaş hayvanların, kesim öncesinde, esnasında ve sonrasındaki içler acısı hali kayıt altına alınmış.

Herhangi bir uyuşturma, bayıltma, şoklama ya da buna benzer bir uygulamaya tabi tutulmayan kasaplık hayvanlar, dakikalarca çırpınarak can veriyor.

Kan ve şiddet dolu görüntüler...

Büyük bir çoğunluğu kan revan içindeki mezbahalarda çekilen görüntülerde, kesim yapan kişinin, hayvanları keserken zaman zaman güldüğü de görülüyor. Kesim öncesinde hayvanlara uygulanan şiddete de görüntülerde rastlamak mümkün: Koyunlar kesim öncesinde yerlerde sürükleniyor, darp ediliyor, bacaklarından yukarı asılan koyunlar acımasızca kesiliyor, sığırlar dakikalarca boynu kesik bir şekilde havada bekletiliyor.

Türkiye'deki kesim sistemi bu...

Türkiye'nin her yerinde aynı kesim yöntemi uygulanıyor. Türkiye'deki mezbahalarda kesilen hayvanların, İslami usule göre kesilmesi zorunlu olduğu için kesime sevk edilen hayvanlara acıyı hafifleten herhangi bir müdahalede bulunmak mümkün değil.

Dünyada durum nasıl?

"Acısız kesim" diye de bilinen kesim öncesi şoklama, birçok ülkede uygulanmakta. Zaman zaman "helal et"in yol açtığı hayvan hakları ihlali tartışmalarının yaşandığı birçok Avrupa ülkesi mevcut. Hayvanların kesim esnasında acı çekmemesi için diri kesimin yasaklanmasını isteyen hayvanseverlerle Müslümanlar ve Museviler sık sık karşı karşıya geliyor. Dünyada 50 milyar hayvan ise görüntülerdekine benzeyen mezbahalardan geçerek sofralarımıza, tabaklarımıza ulaşıyor.

Hayvan hakları savunucuları da ikiye ayrılmış

Hayvanseverler, hayvan hakları savunucuları ve aktivistleri, "hayvan refahı" adı altında uygulanan "acısız/ağrısız kesim" müdahaleleri hakkında fikir birliğine varabilmiş değil. Acısız kesimi destekleyen hayvanseverler, bunu, hayvan haklarına ve yaşamına saygı olarak tanımlarken bazı radikal hayvan hakları grupları ise hayvanları eziyetle ürettikten sonra kesmenin, yemenin hiçbir şekilde savunulamayacağı görüşünde.

"Kölelik mi özgürlük mü?"

"Kölelik mi özgürlük mü?" sorusu karşısında özgürlüğü seçen aktivistlerin çoğu, insanların zaten hayvanları tüketirken hiç düşünmediğini ve onları yemekte hiçbir sakınca görmediğini ifade ediyor ve "acısız kesim"in hayvanlara uygulanan işkenceyi daha da meşrulaştıracağını görüşünü savunuyor. Bu görüşte olan hayvan hakları savunucuları, insanın, "acısız kesim"i tartışmak ya da bunu, hayvanlara bir saygı veya lütuf şeklinde tanıtma hakkına sahip olamayacağını düşünüyor. Onlara göre, hayvanların acı çekmemesi kesinlikle önemli, ancak hayvanlara işkence etmek, acı vermek, hayvanları yemek ya da hayvanlardan yararlanmak, zaten başlı başına etik dışı bir durum.


Video linki: http://youtu.be/Ws2BsCoyloA

İlgili link: http://tinyurl.com/6kfdqvc

Basın bülteni için iletişim: hayvan@riseup.net

Zulmü Görüntüle web sitesi: http://zulmugoruntule.wordpress.com


TÜRKİYE’DEN MEZBAHA MANZARALARI

İzleyeceğiniz görüntüler, Türkiye’nin çeşitli yerlerinde çekilmiş olan ve mezbahalarda hayvanların nasıl öldürüldüğünü gösteren gizli çekim kayıtlarından oluşmaktadır. Tüm çekimler, İslami usule göre öldürülen hayvanlara aittir. Elde edilen gizli çekimlerin, büyük bir çoğunluğu kırpılmıştır. Bu video, biraz “izlenebilecek” olarak değerlendirilip kırpılan diğer görüntülerden geriye kalan çekimlerden oluşmaktadır. Bu görüntüler, biraz “katlanılabilecek” gibi ise mezbahalarda yaşanan zulmün boyutunu hayal etmenizi ve bu zulme ortak olup olmayacağınıza artık karar vermenizi diliyoruz.

Bu videoyu lütfen elinizden geldiği kadar paylaşın ki rutin olarak şiddete maruz kalan hayvanların katledilirken bile yaşadığı zulmü bir nebze olsun teşhir edebilelim.

Zulmü Görüntüle, 2011




SLAUGHTERHOUSE SCENES FROM TURKEY

What you are about to watch is a collage of secret footage taken at various places in Turkey showing animal killings in slaughterhouses. All footage is of animals that are slaughtered according to Islamic practice. Much of the secret footage has been cut. This video is made up of those remaining parts that are deemed “watchable.” If these are scenes that are “tolerable”, then we urge you to imagine the extent of the cruelty that goes on in slaughterhouses and make up your mind whether you will be a
part of it or not.

Please share this video as much as possible so that we can at least expose a bit the cruelty involved in the killing of these animals that are subject to routine violence all throughout their lives.

Record The Cruelty, 2011

HES Projesi AKP'li Başkanı İstifa Ettirdi

Erzurum Tortum'da Ödük Vadisi'nde yapılacak HES'e karşıtı eylem, Belediye Başkanı Karabey Eroğlu'nu istifa ettirdi.

Erzurum'un Tortum ilçesinde Ödük Vadisi'nde yapılması planlanan hidroelektrik santali (HES) projesine bölge halkı bir yıldır direniyor.

Dün (26 Eylül) Ödük Vadisi'nde yine eylem vardı. İnşaatın yapılacağı bölgeye jandarma ve polisin geldiğini gören kadın, erkek ve çocuklardan oluşan 200 kişilik bir grup, çalışmaların başlayacağı gerekçesiyle eylem düzenledi. Eylemciler, iş makinelerinin önünde toplanıp makinelerin çalışmasını engellemeye çalıştı.

Tortum İlçe Jandarma Komutanı'nın megafonla yaptığı uyarı yapmasına karşın Tortum halkı direnişini sürdürdü. Bunun üzerine Çevik Kuvvet Ekipleri'ne bağlı ekipler, direnişi kırmak için kalkanlarıyla ve biber gazıyla eyleme müdahale etti.

Eylemcilerin taş atarak karşılık vermesi üzerine polisin müdahalesi sertleşti. Bu sırada bayılan Naciye Elmacı'nın (60) öldüğü sanılması ve jandarmanın eylemcilerden bazılarını gözaltına alma çabası üzerine olaylar daha da büyüdü. Olaylar ancak güvenlik güçlerinin bölgeden ayrılmasıyla yatıştı.

Olaylardan sonra, bugün Bağbaşı Belediye Başkanı Karabey Eroğlu, Tortum AKP İlçe Başkanlığı'na bir dilekçe yazarak partisinden istifa ettiğini açıkladı. Belediye meclisinin dokuz AKP'li üyesiyle birlikte istifa eden Eroğlu dilekçesinde "Bağbaşı HES projesi karşısında bizim sorunlarımızı paylaşan partili bulamadığımdan dolayı AKP'den istifa ediyorum" dedi.

Bağbaşı'nda 6 Eylül günü iş makinelerini durdurmak için bir eylem daha gerçekleştirilmiş. Çıkan olaylarda dört kişi yaralanmıştı. 8 Ağustos günü ise bir başka eylem sonrası inşaat şirketi  10 eylemci hakkında suç duyurusunda bulunmuştu.

Kaynak: Bianet

Başakşehir'de Travesti Cinayeti

Polis, İstanbul'un Başakşehir'de bir daireden gelen koku ihbarı üzerine girdiği Nihat Kurt'un cesedini buldu.

Başakşehir İlçe Emniyet Müdürlüğü ekipleri dün (26 Eylül) akşam saatlerinde, Başakşehir'de bir evden koku geldiği ihbarı üzerine girdikleri evde Nihat Kurt'un bir ceset buldu.

Olay Yeri İnceleme ekipleri, inceledikleri cesette darp izleri ve üç bıçak darbesi tespit etti. Ardından apartmanın önünde yer alan bir aracın da öldürülen Kurt'a ait olduğunu tespit eden polis ekipleri, araç üzerinde de inceleme yaptılar. Cesedi Adli Tıp Kurumu'na gönderen ekipler, olay üzerinde daha kapsamlı bir araştırma başlattılar.

Kaynak: Bianet

Sığınma evlerine ‘namus’ kriteri!

Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu (SHÇEK) yetkililerinin önerdiği ‘Hayat kadınları diğerlerinden ayrı bir bölümde kalsın’ formülü kadın örgütü temsilcilerini kızdırdı.

Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nca Ankara’da yapılan toplantıda, hayat kadınlarının sığınmaevlerine kabul edilip edilmemesi tartışılırken Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu (SHÇEK) yetkililerinin önerdiği ‘Hayat kadınları diğerlerinden ayrı bir bölümde kalsın’ formülü kadın örgütü temsilcilerini kızdırdı.

Akşam gazetesinin haberine göre, Aile Bakanı Fatma Şahin’in başkanlığında Rixos Otel’de yapılan toplantıda söz alan SHÇEK yetkilileri, mevcut uygulamada hayat kadınlarının sığınmaevine kabul edilmediğini belirterek gerekçesini şöyle anlattılar:

‘Sığınmaevine başvuran hayat kadınları fuhuş yaptığını gizliyor ve şiddet tehdidi altında olduğunu belirterek yardım istiyor. Biz de acil durumda olduklarını düşünerek, hemen kabul ediyoruz. Daha sonra araştırınca, asıl meslekleri ortaya çıkıyor. Ancak o zamana kadar, sığınmaevinden ayrılmak üzere olan kimi kadınları ayartarak, kendi mesleklerine yönlendirebiliyorlar. Bunun örneklerini yaşadık.’

‘İhtisaslaştırma’ projesi

Sorunun çözümü için formül önerisi de getiren SHÇEK temsilcileri, başvuruda bulunan kadınların ‘şiddetten kaçan’, ‘töreden kaçan’ ya da ‘fuhuştan kaçan’ gibi özelliklerine göre ‘ihtisaslaştırılarak’ sığınmaevlerinde ayrı bölümlere ayrılabileceğini belirttiler. Projenin uygulanması halinde, hayat kadınları için bağımsız bir bölüm oluşturulabileceğini ifade eden SHÇEK yetkilileri, böylece fuhuştan kurtulmak amacıyla başvuran hayat kadınlarının da sokağa terk edilmeyeceğini savundular.

“Ayrımcılık olur”

SHÇEK’ten gelen öneri, toplantıya katılan feminist örgütlerin tepkisine neden oldu. Projeye karşı çıkan Kadın Dayanışma Derneği Gaziantep Temsilcisi Aynur Yıldıran, ‘Çok açık ve şeffaf bir toplantı oldu, tüm sorunlar konuşuldu. Ama hayat kadınları için önerilen formüle katılmıyoruz’ dedi.
Yıldıran, şunları söyledi:

“Bir kadın tehdit ve şantajla yıllarca fuhuş yapmaya zorlanmış ve bu hayattan kurtulma fırsatını yakalayamamış olabilir. Sığınmaevleri bu kadınlar için bir fırsata dönüştürülmeli. Bu kadınlara kapıyı kapatmak, çetelere, mafyaya teslim etmek anlamına gelir. Fuhuştan kurtulmak isteyen kadının gideceği başka yer de yok. Bu kadınları, sığınmaevindeki diğer kadınlardan farklı bir bölüme yerleştirmek ayrımcılık olur. ”

“Biz alıyoruz, bir sıkıntı yok”

Mor Çatı’dan Melike Keleş, hayat kadınları için farklı bölüm oluşturulması fikrine sert eleştiride bulundu.

Şiddetten veya fuhuştan kaçan kadınların kategorize edilmesinin yanlışlığına dikkat çeken Keleş:

‘Temsil ettiğim Mor Çatı Vakfı’nın da sığınmaevi var. Bize başvuran kadın kim olursa olsun, ayrımcılık yapmadan kapımızı açıyoruz. Bugüne kadar herhangi bir sorun da yaşamadık. Kadınların geçmişi kimseyi ilgilendirmez. Sığınma noktasına gelen bir kadını, hayat kadını olup olmama kriterine göre sınıflandırmak ve ayırmak, ötekileştirmektir.’Sığınmaevlerine başvuran kadınların en fazla 6 ay kalabildiklerini hatırlatan Keleş, süre sınırlamasını da eleştirdi.

Kadınlar uzun süre kalmıyor

SHÇEK’e bağlı kadın sığınmaevleri fazla rağbet görmüyor. Kapasitenin sadece yüzde 53.7′sinin dolu olması dikkat çekiyor.

Bu sığınmaevlerinde kadınların da yüzde 40.22′si 5 gün veya daha az kalırken, 3 ay veya üzerinde kalanların oranı yüzde 7.41 düzeyinde. Türkiye’de 51′İ SHÇEK, 23′ü belediyeler, 3′ü de sivil toplum kuruluşlarınca işletilen toplam 77 sığınmaevi bulunuyor. SHÇEK’in 1125, belediyelerin 529, sivil toplum kuruluşlarının 42 kişilik kapasitesi var.

Kaynak: CnnTurk

27 Eylül 2011 Salı

PINAR SELEK DAVASI: Tanıklar Beşiktaş Adliyesi'ne!

Pınar Selek’in üç kez beraat ettiği ve on üç yıldır devam eden Mısır Çarşısı davası ile birleşen diğer davalara ilişkin yargılama 28 Eylül 2011 Çarşamba saat 10.00'da görülecek. “Hala Tanığız Platformu” Selek için destek istedi.


Sosyolog ve yazar Pınar Selek'in üç kez beraat ettiği Mısır Çarşısı davasının bir sonraki duruşması yarın, 28 Eylül'de. Yeni savcıyla görülecek ilk duruşma için, "Hala Tanığız Platformu" destek çağrısı yaptı.  Mısır Çarşısı davası ile birleşen diğer davalara ilişkin yargılama saat 10.00'da Beşiktaş Özel Yetkili 12. Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülecek.

Duruşma öncesi Hala Tanığız Platformu, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne (AİHM) de taşınan davanın önemine değinerek, kamuoyunu süreci yakından takip etmeye davet etti.

"Uzun ve adil olmayan yargılama sürecindeki uygulamalarıyla Pınar Selek'in mağduriyetinin artarak devam etmesine yol açan bu dava; işkence, adil olmayan yargılama ve ifade hürriyetine riayet edilmemesi nedeniyle tedbir, adil bir şekilde yeniden yargılanma ve tazminat talepleriyle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne de taşındı."

"28 Eylül'de duyarlı kamuoyunu bir kez daha süreci yakından takibe davet ediyoruz. Bu davada adaletin tam olarak tecelli etmesi nasıl bir Türkiye'de yaşayacağımızın da göstergesi ve teminatı olacaktır."

Neler oldu?

On üç yıldır süren davada Pınar Selek'in her üç beraat kararına da itiraz eden ve tutuklu olarak ömür boyu ağırlaştırılmış hapis cezasıyla yargılanmasını talep eden savcı Nuri Ahmet Saraç'ın görevi değişti.

Duruşma savcılığından alınarak soruşturma savcısı olarak görevlendirilen Saraç'ın yerine Samandağ Cumhuriyet Savcılığı, adalet müfettişliği, ardından da Şişli Cumhuriyet Savcılığı yapan Mehmet Ali Uysal'ı atadı.

22 Haziran 2011'de görülen son duruşmada, mahkeme diğer sanıkların Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun bozma kararına karşı diyeceklerini bildirmek üzere ifadelerinin alınmasına karar vermiş ve duruşmayı 28 Eylül 2011'e ertelemişti.

Neler olacak?

28 Eylül'deki duruşmada, Mısır Çarşısı davasına eklenen diğer davalar ele alınacak.
Polisteki ifadesiyle Pınar Selek'in Mısır Çarşısı davasında yargılanmasına sebep olan Abdülmecit Öztürk dinlenecek.

Öztürk, daha önce, Pınar Selek'i suçladığı polisteki ifadesinin işkence altında alındığını ve Selek'in suçlu olmadığını mahkemeye bildirmişti. Öztürk, Selek'le birlikte beraat etmiş, artık davada bulunmayacak olan savcı Nuri Ahmet Saraç, Öztürk'ün beraat kararını onaylamış, Pınar Selek'e ise itiraz etmişti.

Kaynak: Bianet

Barış Anneleri Tülbentlerini Başbakan'a Gönderecek

Van Barış Anneleri, Başbakan Erdoğan'ın "Şimdi tülbentlerinizi nereye sereceksiniz" sözü üzerine kendisine beyaz tülbentlerini göndereceklerini söyledi.


Kandil'e hava harekatını protesto etmek için Hakkari'ye  gelen Barış Anneleri İnisiyatifi, 21 Ağustos'ta beyaz tülbentlerini "barışın simgesi" olarak Çukurca'da dokuz asker ve bir korucunun öldüğü yere bırakmıştı.

Başbakan Erdoğan, iki gün önce (25 Eylül) Siirt'te dört kadının ölmesinin ardından yaptığı açıklamada, "Başındaki tülbendi ortaya koyan Kürt annesi kardeşlerime sesleniyorum. Şimdi bu tülbentlerinizi nereye koyacaksınız? Bu dört kızımız kimin kızları" demişti.

"Tülbenti bıraktığımızda tek söz etmedi"

Fırat Haber Ajansı'nın (ANF) göre, Van Barış Anneleri'nin, dün (26 Eylül) Van'da yaptıkları basın toplantısından konuşan Besiye Akdoğan, Erdoğan'ın yaşanan tüm olaylardan sorumlu olduğunu söyledi.

"Başbakan tülbentlerimizi yere bıraktığımız zaman tek cümle bile söylemedi. İki gün sonra canlı kalkan arkadaşımız Yıldırım Ayhan öldürüldü. Ondan önce yüzlerce anne meclise gittik. Ama Erdoğan bizle görüşmeyi bile kabul etmedi. Şimdi çıkıp akan kandan sorumlu değilmiş gibi davranıyor."
Akdoğan, önümüzdeki günlerde bu sefer tülbentlerini toplayarak paket hailnde Başbakan Erdoğan'a göndereceklerini söyleyerek, Başbakan'ın Kürt sorununun çözümü için adım atmasını istedi.

Kaynak: Bianet

Engin Çeber davasında zamanaşımı riski

Engin Çeber‘in polis merkezinde ve cezaevinde işkence sonucu yaşamını yitirmesi ile ilgili davada savcı kararın bozulmasını istedi. Mahkeme savcının bu talebini kabul ederse, dava zamanaşımından düşebilir.

Radikal gazetesinden İsmail Saymaz’ın haberi şöyle:

Engin Çeber adlı gencin İstinye Şehit Muhsin Bodur Polis Merkezi ve Metris Cezaevinde dövülerek öldürülmesiyle ilgili davanın Yargıtay 8. Ceza Dairesi’nde görülmekte olan temyiz görüşmesinde Savcı Betül Tortamış, kararın bozulmasını istedi.

Savcı Tortamış; aralarında menfaat çatışması olmasına karşın jandarma, polis ve gardiyan kökenli sanık gruplarının her birinin aynı avukat tarafından savunulmasını ve bir hakimin karar tutanağında imzasının olmamasını gerekçe gösterdi. Eğer Yargıtay, Tortamış’ın görüşünü onaylar ve dosyayı yerel mahkemeye gönderirse davanın uzama ve ‘işkenceyle adam öldürme’ fiili dışında kalan; iki gardiyan, üç polis ve bir doktorla ilgili cezalarda zamanaşımının oluşması ihtimali var. Avukat Taylan Tanay’a göre bu nedenle, hakkaniyetle sonuçlanan bir işkence davası daha kadük kalabilir.

Sarıyer’de, 28 Eylül 2008′de bir basın açıklamasından sonra üç arkadaşıyla gözaltına alınan Çeber, işkence sonucu öldürülmüş, Bakırköy 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen davada, Metris Cezaevi 2. Müdürü Fuat Karaosmanoğlu ile üç gardiyan ‘ağırlaştrılmış işkence’ suçlamasıyla müebbet hapis cezası almıştı. Ayrıca iki gardiyan ve dört polis de işkence savıyla hapis cezasına çarptırmıştı. Fakat iki gardiyan ve iki polis için tutuklama kararı verilmemişti.

Dosya sanıkların itirazı üzerine temyiz için Yargıtay 8. Ceza Dairesi’nin önüne geldi. Daire de Yargıtay Savcısı Betül Tortamış’a görüşünü sordu. Savcı Tortamış, iki ayrı gerekçeyle kararın bozulmasını istedi. 60 sanıklı davada jandarmaların, gardiyanların ve polislerin meslek gruplarına göre üç ayrı avukat tarafından savunulduğunu kaydeden Savcı Tortamış, bu uygulamaya itiraz etti.

Tortamış, sanıklar arasında menfaat çatışması olabileceğini kaydetti. Ayrıca Tortamış, mahkemenin kısa kararında bir hakimin imzasının bulunmamasını da usuli bir hata olarak gösterdi.

Çeber Ailesi’nin avukatı Taylan Tanay, bu davaya bakan hakim Nesibe Özer’in şu an HSYK 2. Daire Başkanı olduğunu, Özer’in çok hızlı bir yargılama sonucunda karar verdiğini anımsattı. Yargılama sürerken, menfaat çatışması olabileceği ikazında bulunduklarını, bunun sanıklara da sorulduğunu belirten Tanay, bir gardiyan dışında hiçbir sanığın bir diğeri hakkında beyanda bulunmadığını ifade etti. Bir hakimin imzasının unutulmuş olmasının da bozma için yeterli olmayacağını savunan Tanay, şayet savcının görüşüne uyulur ve dava yerel mahkemeye dönerse ‘işkenceyle adam öldürme’ iddiasıyla ceza alan gardiyan sanıklar dışında kalan sanıklar ve atfedilen suçların zamanaşımına girebileceği uyarısında bulundu. Taylan’ın iddiasına göre zamanaşımına girmesi muhtemel suç ve sanıklar şöyle:

Gardiyan Yavuz Uzun ve Murat Çise işkence suçunu üç kez işledikleri savıyla 90′ar ay, polisler Abdulmuttalip Bozyel ve Mehmet Pek’e 90′ar ay, polis Aliye Uçak için iki yıl 6 ay hapis, sahte evrak düzenlediği öne sürülen cezaevi doktoru Yemliha Söylemez’e 3 yıl 9 ay hapis cezası verilmiş, tümü meslekten ihraç edilmişti. Başçavuş Abdulkadir Öztekin ve iki gardiyana kasten yaralama, yedi gardiyana görevi ihmal, bir gardiyana suçu bildirmeme suçlarından beşer ay hapis verilmişti. Bu cezalar ertelenmişti.

Kaynak: Yeşil Gazete

"Vurulmadı, Askerin İşkencesiyle Yanımda Öldü"

Ulucanlar katliamının tanıklarından Özçelik, Danıştay'ın ileri sürdüğü gibi "silahlı bir direniş olmadığını, operasyonun önceden planlı olduğunu" söyledi ve ailesinin tazminat talebi reddedilen Kavlaklıoğlu'nun yanı başında işkenceden öldüğünü anlattı.

Ankara'daki Ulucanlar Kapalı Cezaevi'nde 12 yıl önce katliama dönüşen operasyonun yıldönümünde, Danıştay, "mahkumların müdahaleye zemin hazırladığını, kendi kusurları nedeniyle öldüğünü" ifade eden bir karara imza attı.

Operasyonu anlatan "Ölücanlar" belgeselinin yönetmeni Murat Özçelik, bianet'e yaptığı açıklamada, "Danıştay'ın kararı ikiyüzlü bir tutumu yansıtıyor" dedi.

Askerlere beraat

Tutuklu ve hükümlülerin yaşam koşulları, 30 kişilik koğuşlarda 120 kişinin kalması nedeniyle hızla kötüleşiyordu. Yemek masalarının üzerinde nöbetleşe uyuyor, banyo sırası ancak ayda bir kez geliyordu. Durumu birçok kez idareye ilettiler ancak yanıt alamadılar. Bunun karşılığında sayım vermeme kararı aldılar.

Tutuklu ve hükümlülerin sayım vermeme kararı, operasyonun startını verdi. Jandarma 26 Eylül 1999'da sabaha karşı cezaevine girdi. Aynı günün akşamı, 10 mahkum ölmüş, 78'i yaralanmıştı. Mahkumların darp edilmiş görüntüleri basında yer aldı.

Otopsi raporunda, "Ölümlerin çoğunun kafa ve kalbe sıkılan kurşunlarla meydana geldiği, cesetlerde ağır darp izleri bulunduğu, kemiklerinin kırık olduğu, yedi kişinin yivli silah, üç kişinin de av tüfeğinden çıkan saçmalarla hayatını kaybettiği" belirtildi.

Meclis Araştırma Komisyonu'nda hazırlanan raporda, "asker ve polisin ölüm ve yaralanmaya sebebiyet veren aşırı güç kullandığı" ifade edilerek, suçluların yargılanması istendi.

Olayla ilgili Ankara 6. Ağır Ceza Mahkemesi'nde yargılanan askerler beraat etti, başta Yarbay Ali Öz olmak üzere, operasyonu yöneten komutanlara dava açılmadı. Mahkumlara açılan davalar ise halen sürüyor.

Yaşamını yitiren mahkumların isimleri şöyle: Ahmet Savran, Aziz Dönmez, İsmet Kavlaklıoğlu, Ümit Altıntaş, Habip Gül, Halil Türker, Mahir Emsalsiz, Önder Gençaslan, Zafer Kırbıyık, Abuzer Çat.
Operasyonda ölen hükümlülerden Kavlaklıoğlu'nun ailesi, İçişleri ve Adalet Bakanlığı aleyhine tazminat talebiyle Ankara 5. İdare Mahkemesi'ne başvurdu. İdare Mahkemesi, "mahkumların yaşam hakkının devlet yükümlülüğü altında olduğunu" vurgularken idarenin "ağır hizmet kusuru" nedeniyle aileye 5 bin TL tazminat ödemesine karar verdi.

Karar iki bakanlık tarafından temyiz edilince dosya Danıştay 10. Dairesi'nin gündemine geldi. Danıştay, idare mahkemesinin kararını onadı. Ancak Daire olayı hizmet kusuru değil "cezaevinde yıllarca birikmiş yapısal sorunların bir sonucu" olarak değerlendirdi.

Danıştay'ın bu kararına iki bakanlık da itiraz etti, bu kez Daire, tam tersine devletin bir kusuru olmadığına hükmetti. Mahkeme ilk kararında direnince dosya Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu'na taşındı. Kurul da "mahkumların müdahaleye zemin hazırladığını" savunarak idareyi akladı.

"Cezaevinde asayişin sağlanması amacıyla zorunlu hale gelen müdahaleyi idarenin hizmet işleyişinde kusurlu davrandığının bir göstergesi olarak kabul etmeye olanak yoktur."

"Ölçüyü kaçırmışlar"

57 kişilik kurulda, 45 hakim "Aileye tazminat verilmesin" derken 12 hakim ise verilen karara muhalif kalarak karşı oy yazısı yazdı: "Müdahale esnasında kullanılan gücün ölçülülük ilkesine uygun olmadığı görülmektedir."

Ölen mahkumlardan Habib Gül ile Önder Gençaslan'ın ailesinin tazminat davası da geri çevrilmişti. Danıştay daha önce ölen mahkum Ahmet Savran için ailesine ise tazminat ödenmesine karar vermişti.

"Neden işkence yaptınız?"

Kendisi de operasyon esnasında Ulucanlar'da olan Özçelik, olayın gerçekte nasıl olduğunu, silahlı direniş olup olmadığını, Kavlaklıoğlu'nun nasıl öldüğünü şöyle anlattı:

* Orada bir direniş vardı tabii ama fiili anlamda bir karşı koyuş değildi bu. Silahlı ya da taşlı-sopalı bir direniş olmadı. Zaten karşılıklı bir çatışma da olmadı. Bu, gayet planlı-programlı, önceden hazırlanılmış, genel hedefe yönelik yapılanlardan biri.

* Madem ortada bir direniş, isyan vardı. Eğer amaçları isyanı bastırmaksa, neden isyanı bastırdıktan sonra neden işkence yaptılar? Operasyon, devletin işlettiği bir sürecin parçasıydı.

"Diyaloğa yanaşmadılar"

* Bizim açımızdan çözüm yolu kapalı değildi. İdare isteseydi diyalogla sorunu çözebilirdi. Tersine diyalog yollarını kapattı, çabalarımızı karşılıksız bıraktı, ailelerimizle avukatımızla görüşemedik. Ayrıca, direniş dedikleri sayım vermeme durumunu yaratan da idare olmuştu. Sorunu çözmeye yanaşmadılar.

* Ulucanlar katliamı, Hayata Dönüş Operasyonu'nun provasıydı, "pilot uygulamaydı." Sürecin kendisi de bunu kanıtladı zaten. Zaten dönemin yetkilileri, İçişleri Bakanı "Biz bu operasyona bir yıldır hazırlanıyoruz" diyerek bunu doğruladı. Şiddet görüntülerinin, yaralıların durumunun basına yansımasının da önüne geçmedikleri gibi teşvik ederek gözdağı vermek, korku yaratmak istediler.

"İsmet yanımda işkenceyle öldü"

* Olayı yaşayan bizler açısından Danıştay'ın kararı ikiyüzlü bir tutumdur. Güvenlik güçleri "orantısız güç kullanmış" gibi masum bir açıklamayla geçiştiriyorlar ama sınırsız ve bilinçli bir şiddet uygulandı, katliam yapıldı.

* Mahkumlarda Danıştay'ın ya da mahkemenin söylediği gibi silah yoktu. İsmet Kavlaklıoğlu da çatışmada öldürülmedi. İsmet yakalandığında üzerinde kurşun izi yoktu, operasyon sonrasında götürüldüğümüz hamamdaki işkence esnasında hayatını kaybetti, ben de o sırada yanındaydım.

"Onlar serbest biz yargılanıyoruz"

* Olayda yer alan askerle ceza almadı ama biz hala yargılanıyoruz. Askerler "Emri yerine getirdik" diyerek beraat ettiler, komutanlarına da dava açılmadı. Mahkumların her biri, ben de dahil, 200 yıla varan cezalarla yargılanıyoruz. Ölenlerden bazılarını mahkumların öldürdüğünü iddia ediyorlar ayrıca kamu malına zarar vermek gibi suçlamalar da var.

Kaynak: Bianet

Medyanın Kürt Sorunundaki Ağız Birliği

Türkiye Barış Meclisi'nin düzenlediği "Kürt Sorunu ve Medya" panelinde İslami ve milliyetçi medyanın Kürt sorunun yansıtırken barış dilini kullanmayarak iki tarafı birbirine ötekileştiren bir tutum sergilediği belirtildi.


Türkiye Barış Meclisi'nin düzenlediği "Kürt Sorunu ve Medya" panelinde son dönemdeki çatışma ortamında medyanın Kürt sorununu nasıl yansıttığı ve çatışmayı yükseltmedeki rolü konuşuldu.

Taksim Cezayir Toplantı Salonu'nda  moderatörlüğünü Gençay Gürsoy'un yaptığı toplantıda  Galatasaray Üniversitesi'nden Prof. Dr. Yasemin İnceoğlu, Radikal Gazetesi Yayın Koordinatörü Bülent Mumay, Dr. Savaş Çoban ve T24 Genel Yayın Yönetmeni Doğan Akın konuştu.

"Tarafların ortak zeminde buluşmaları gösterilmeli"

İnceoğlu, barış gazeteciliği üzerine yaptığı sunumda,  medyanın terör haberlerini basitleştirdiği, kişiselleştirdiği ve olayların bazı boyutlarını öne çıkartırken bazı boyutlarını görmezden geldiği bu yüzden de olayın bütününü görmediğini söyledi.

"Medyadaki mülkiyet ilişkilerinin barış gazeteciliğine çok da imkan veremeyeceğini bilsek de, medya çatışmanın sonuçları ve bağlantının izlerini de sürmeli. Şiddetin yalnız görünen değil görünmeyen etkileri de haberleştirilmeli, tarafların ortak zeminde buluşmalarını sağlayacak kısımları göstermeli."
İnceoğlu bugünkü Gözcü gazetesinin "Pazarlığı bırak, göz yaşına bak" manşetini diğerini dışlayan nefret söylemine örnek olarak gösterdi.

"Ötekini dışlamada ortaklık"

Doğan Akın, son 10 yılda normalde bir araya gelmeyecek İslami ve milliyetçi basının Kürt sorununa bakışta ortaklaşarak Türkçülüğün ötekini dışlaya dilini benimsediğini söyledi.

Akın, medyada haber verme kriterinden önce kanaat ve o meselenin nasıl görülmesi gerektiğine dair 90 yıllık dayatmalar olduğunu söyleyerek bunun bir demokrasi sorunu olduğunu belirtti; ayrıca Kürt medyasında da objektifliğe dair sıkıntılar yaşandığını bunun üzücü olduğunu söyledi.

"Medya 90'lardaki kadar kötü değil"

Bülent Mumay, medyanın 90'lardaki kadar trajik noktada olmadığını söyledi.

"90'larda medya ordu ve iktidarın dilini hemen benimsedi. O dönem bölgeden bilgi alma güçlüğü de vardı;  medyanın köy yakma ile ilgili tek fotoğraf yayınlamaması bir utançtır ama aynı zamanda bir sonuçtur."

Mumay, 90'larda "Manyağa Bak" manşeti atıldığında İnsan Hakları Derneği merkezinin basılıp insanların öldürülmeye çalışıldığını hatırlatarak medyanın bu süreçten gereken dersi aldığını söyledi ve MİT-PKK görüşmesinin beş yıl önce medyada "hainler, ihanet" başlıklarıyla yansıtılacağını söyledi.

"Tüm kesimler çaba sarf etmeli"

Savaş Çoban, sözlerine Barış annesi Rahime İnce'nin "Medya beş gün vicdanlı yayın yapsa, bu savaş biter" sözleriyle başlayarak Akın gibi iktidar yanlısı medya ile ana akım medyanın Kürt sorunu meselesinde "ağız birliği" yaptığını söyledi.

"Yeni Şafak'ın BDP'lileri hedef gösteren manşeti, Cnntürk'te Mehveş Evin'in PKK saldırısı karşısında gazeteciliği  bırakarak askeri taktik uzmanı kesilmesi ve Flash tv'nin Kandil'e yapılan bombalı saldırıyı gol sesleriyle vermesi barış dilinin kullanılmamasına örnek."
Çoban, barış dilini yaratmak için gazeteci, akademisyen ve sanatçıların çaba sarf etmesi gerektiğini söyledi.

Soru cevap kısmında Çoban'ın Radikal gazetesinin diğer gazeteler gibi barış dilini kullanmadığını söylemesine Mumay, Radikal'i diğer gazetelerle aynı kefeye koymanın mümkün olamayacağına gazetenin bugünkü ilk sayfasını örnek göstererek yanıt verdi.

Kaynak: Bianet

Balık ağlarındaki kuşlar

Denizlerdeki aşırı avlanma kuşları da öldürüyor...


Dünyada yiyeceğe olan talep gezegen üzerinde büyük bir baskı yaratıyor. Dünya denizlerindeki balıkların büyük bir kısmını şimdiden yedik. Ama aşırı avlanma sadece balık nesillerini tehdit etmiyor.

Denizlerdeki aşırı avlanma kuşları da tehdit ediyor.

Son olarak yapılan bir araştırmada her yıl 320 bin kuşun balık avı sırasında öldüğünü ortaya çıkardı. Dünya Deniz Biyoçeşitliliği Konferansı'nda İngiltere Kuşları Koruma Birliği'nin açıkladığı araştırmaya göre kuşlar aşırı balık avı yapan troller ve balık ağları yüzünden ölüyorlar.

Kaynak: Ntvmsnbc

ABD Dört Yılda 250 Barajı Yıktı

Türkiye'nin gündeminden düşmeyen HES projeleri, her geçen gün vadilerdeki yaşam savaşını törpülüyor. Hukuk ihlalleri, rüşvet çarkları, çantacılar, simsarlar, lisans devirleri ve planlama hataları yüzünden ortaya çıkan tablo tam bir rezalet boyutunda.
Dört bir yanıyla çürüme belirtileri gösteren sektörden yükselen kokular yakın gelecekte daha net ortaya çıkacak.

Başbakan Erdoğan'ın, HES'ler konusundaki tavrı 'Allah'ın suyunu paraya çeviriyoruz', 'eskiden su akar Türk bakar' diyorlardı, 'şimdi su akar Türk yapar' diyorlar şeklinde özetlenebilir. Erdoğan'ın görüşü, aynı zamanda devletin resmi görüşü haline gelmiş durumda. Bakanından bürokratına, müdüründen memuruna kadar görünürde hakim olan görüş bu yönde. HES ateşinin düştüğü vadilerde büyük bir yaşam savaşı verilse de halkın büyük çoğunluğu da HES'ler konusunda başbakandan farklı düşünmüyor.

ABD Törenle Barajlarını Yıkıyor

Ancak Türkiye'nin her konuda kendisine model aldığı ABD, barajlar konusunda geçtiğimiz günlerde ülke tarihinin en önemli dönüm noktalarından birini yaşadı. Washington yakınlarında bulunan 33 metre yükseklikteki Elwha barajının geçtiğimiz hafta sonu adeta törenle yıkılması, Amerikalıların akarsuların yönetimi yönünde bir kaç yıldır gerçekleştirdikleri geniş çaplı değişimin son adımı olarak yorumlandı.

Onlar Da  'Su Boşa Akıyor' Demişlerdi

ABD yönetiminin kabusu haline gelen barajların yıkılmasıyla ilgili ayrıntılara geçmeden önce kısa bir anımsatma yapmakta yarar var. 1800'lerin sonunda başlayan büyük barajlar yapma konusunda ABD'li yöneticilerin hemen hepsinin görüşü de aynıdır. Dönemin yöneticilerine göre doğa vahşi bir güçtür ve insanoğlunun onu eğitmesi gerekmektedir. ABD Jeolojik Tetkik Dairesinin, 1881-1889 yılları arasındaki başkanı Wesley Powell'in 'nehirler denize israf ediliyor' sözü, 1902'de Başkan Roosevelt'e de ilham verir ve büyük baraj ve sulama projelerinin temeli atılır. Hintli aktivist Vandana Shiva'nın 'bgts'  yayınları arasında çıkan 'Su Savaşları' kitabından aktardığımız bu ayrıntıların yanına, yine Shiva'nın dikkat çektiği Ordu Mühendis Kıtaları'nı da ekleyelim. 1775'te ABD ordusu bünyesinde kurulan mühendis kıtalarının 32 bin sivil, 300 de asker personeli olduğunu kaydeden Shiva, ABD'nin baraj projelerini yürüten bu devasa örgütün ülke sınırlarını aşarak 'Yeşil Devrim' hareketiyle üçüncü dünya ülkelerinde barajlar inşa ettiğini aktarıyor.

Yüzyılın başında doğayı terbiye etmek kibriyle devasa barajlar ve HES'ler inşa eden Amerikalılar, bugün son kullanma tarihi gelmiş on binlerce barajı büyük maliyetler karşılığında sökmenin derdine düşmüş durumda. Nehirlerin restorasyonuyla ilgili ayrıntıları, uzantıdaki videolardan izlenebilir: 

Washington Post, Barajların Yıkılmasını Mercek Altına Aldı

Amerikalıların nehirlerin restorasyonu yönünde attığı adımları inceleyerek bu konudaki görüşleri de yansıtan bir makale yazan Washington Post yazarı Juliet Eilperin, ABD'deki barajların  kaldırılması çalışmalarının 2006-2010 yılları arasında 241 barajın yıkılması ile birlikte artış gösterdiğini ve bu konuda yüzde 40 oranında artış olduğunu kaydetti. Yıkılan barajların çoğunluğunun ülkenin doğu ve içbatı kesiminde yer aldığını ve dokuma fabrikalarıyla kağıt ürünleri üreten işletmeler dahil 20. yüzyıl sonlarında tüm sanayinin enerji ihtiyacını karşılayan kaynaklar olduğunu belirten Eilperin, makalesinde zaman içerisinde yıpranan altyapı ve azalan balık rezervleri tehdidiyle yüz yüze kalan insan topluluklarının, akarsuların kontrol altına alınmayıp serbestçe aktığında daha fazla ekonomik fayda sağlayabileceğini anlayarak, ülkenin her köşesinde kilit noktalardaki su yolları üzerinde kurulan  barajları bir bir yıkmaya başladıklarını aktarıyor.

Geçmişte Radikal Görüştü, Şimdi Geniş Kabul Görüyor

Makalesinde, barajların yıkılmasıyla ilgili görüşlere de yer veren Eilperin, bu yıkımları  çevresel nedenlerden dolayı destekleyen Amerika Nehirleri Grubunun başkanı Bob Irvin'in “geçmişte radikal olarak görülen düşüncenin günümüzde hakim görüş olarak benimseniyor.  Bütün yaşananlar doğanın kendisini nasıl yenileyebildiğine dair deneyler olarak nitelendirilebilir ve Elwha bunun en büyük örneğidir" yönündeki görüşünü aktarıyor.

Nehirler Restore Ediliyor

Yerel topluluklar ve çevreci grupların hukuki itilaflar oluşturarak yükselen seslerinin, ABD yetkililerini normal şartlarda bugün varlığını sürdürebilecek bazı barajların kaldırılması yönünde harekete geçirdiğini belirten Eilperin, "bu kararlar, barajın varlığının önem taşıdığı Kuzeybatı Pasifik gibi bölgelerde siyasi tartışmalara yol açsa da, aynı zamanda bugünkü tarihsel uzlaşmalara da  şekil vermiştir. İçişleri Bakanı Ken Salazar bir beyanında, 'Elwha Nehri restorasyon çalışması, toplumun geniş bir kesiminin desteğiyle, nehirlerimizin ve geçimini bu nehirlerden sağlayan toplumların yaşatılmasını sağlayacak çalışmalara bir temel sağlayarak,  nehir restorasyonu alanında yeni bir dönemi başlatmaktadır' şeklinde ifadeler kullandı" diyor.  

Barajların Yıkımına Karşı Çıkanlar Da Var

Eilperin'in çarpıcı makalesinin önemli bölümlerinde ayrıca şu bilgilere yer veriliyor: "2009 sugücü  verilerine göre, bölgedeki elektrik ihtiyacının yüzde 70'ini karşılayan Kuzeybatı Pasifikte ki önde gelen  nehirlerin üzerine kurulmuş olan barajların yıkılması yönündeki bu baskı, Hükümet Meclisi Doğal Kaynaklar Komitesi Başkanı Doc Hastings gibi siyasete yön veren etkin kişiler tarafından eleştirilmektedir. Hastings barajların yıkılması için kaynak yaratılmasını engellemek için çaba  sarfetmesinin yanında Başkan Obama'nın balık, yaban hayat ve parklar müsteşarlığına atanmak üzere  barajların yıkılmasını destekleyen Amerikan Nehirleri  eski başkanı Rebecca Wodder'ı seçmesini engellemeye de uğraşmıştır. Hastings bir röportajında, barajların sadece elektrik üretmediğini,aynı zamanda sulama, eğlence ve ulaşımda da faydalanıldığını belirterek 'Barajların kaldırılması sürecini kuşku ile izlemekteyim' dedi.

İhtiyacın Yüzde Onunu Karşılıyor

1940 yılında  Birleşik Devletlerin  elektrik ihtiyacının yüzde 40’ını karşılayan barajlar bir zamanlar ulusun enerji kaynağı olarak büyük rol oynadı. Bugün, Birleşik Devletlerdeki barajların üretim kapasiteleriyle övünç duyulan sadece yüzde 3 kadarının üretimi ile ihtiyacın yüzde 7 ila 10'u karşılanmaktadır. Ortalama bir kömür santralinin 500 megavatlık kapasitesiyle karşılaştırıldığında Elwha nehri üzerindeki 19 megavatlık iki baraj çok mütevazı bir miktarda elektrik üretiyor. Ulusal Hidrolik Enerji Birliği Başkanı Linda Kilisesi Ciocci, hidroelektriğin düşük karbon emisyonu nedeniyle ideal bir enerji kaynağı olduğunu söylüyor. Ciciocci, endüstriyel barajları geliştirmenin yanında dalga ve gelgit enerjisi gibi teknolojik yeniliklerle birlikte 15-20 yıl içinde üretim kapasitesini yüzde 66 oranında arttırmayı umuyor.

80 Bin Baraj 50 Yaşına Geldi

ABD'deki 80 bin barajın 50 yıl önce inşa edilmesi, ülke çapında devlet yetkililerini endişelendiriyor. Bugünlerde yetkililer, üretim kapasiteleri dolan bu barajlardan nasıl kurtulacağını düşünüyor. Duke Üniversitesi'nden Nehirbilim ve politika profesörü Martin Doyle, ABD'deki barajların yüzde 85'inin 2020 yılına kadar ömürlerini tamamlayacağını tahmin ediyor.

Milyonlarca Dolarlık Söküm Maliyeti Fonlardan Pennsylvania Eyaletinde sökülen toplam 186 barajın neden olduğu zararları gidermek için ödenen tazminatların küçük bir ülkenin bütçesine eşit olduğu belirtiliyor. Devlet fonları milyonlarca doları bulan barajların kaldırılması maliyetini karşılamak için ülke genelinde büyük çabalar sarfediliyor. 1900'lü yılların başında sadece bir kaç yıllık enerji üretimi için inşa edilen dev barajlar bugün Amerikan devletinin en büyük sorunlarından biri haline gelmiş durumda."

Yusuf Yavuz
Kaynak: kesfetmekicinbak.com

Mısırlı Vicdani Retçi İçin Özgürlük Çağrısı

Mısır'ın "ifade özgürlüğü" kıstaslarına isyan etiği için tutuklanan Maikel Nabil Sanad'ın sağlık durumu kötüye gidiyor. Ülkede ordunun yönetime el koyuşunun ardından ifade özgürlüğü kapsamındaki tutuklamalar artış gösterdi.

Mısır'da kişisel blogundaki ve Facebook sayfasındaki hükümet ve ordu eleştirileri gerekçe gösterilerek mahkum edilmiş olan Maikel Nabil Sanad, 23 Ağustos'tan beri açlık grevinde. Uluslararası Af Örgütü (AI) Ortadoğu ve Kuzey Afrika Direktör Yardımcısı Hassiba Hadj Sahraoui, dün (26 Eylül) yaptığı bir açıklamada, Nabil Sanad'ın "acilen ve koşulsuz bir şekilde" bırakılmasını istedi.

27 yaşında olan Maikel Nabil Sanad, 28 Mart'ta tutuklanmış, ardından da 10 Nisan'daki askeri mahkemede üç yıl hapis cezasına çarptırılmıştı. Önce İnsan Hakları (Human Rights First - HRF))  kuruluşu 20 Mart'ta, mahkemede Nabil Sanad'ın avukatlarının bulunmasına ise izin verilmediğini duyurmuştu.

Huffington Post'ta yer alan bir habere göre "vicdani retçi" olan Nabil Sanad, kendisini tutuklayan askerlerin cinsel tacizlerine ve fiziksel tahribatına da maruz kaldı.

AI, Sanad'ın kalp hastası olduğunu ve cezaevi yönetiminin ilaçlarını vermediğini belirtiyor. Nabil Sanad'ın kardeşi, "Mısır'da askeri yönetim el koyduğundan beri durumun pek de değişmediğini hatta daha kötüye gittiğini" belirtti. Kardeşine destek olduğu için kendisinin de hapse gönderilme tehdit edildiğini belirten Mark Nabil Sanad, Mısır'da protestoların başladığından beri 12 bin kişi hakkında askeri dava açıldığını da açıklamalarına ekledi.

Kaynak: Bianet

26 Eylül 2011 Pazartesi

Vicdani Ret Hakkı İçin Son İki Ay

Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi'nin Türkiye'ye zorunlu askerliğin kaldırılması yönünde Aralık ayına kadar süre tanımasını değerlendiren avukatlar Üçpınar ve Erkan, Türkiye'nin adım atmaması durumunda ciddi tazminat cezalarına çarptırılacağını söyledi.

Vicdani retçi Osman Murat Ülke'yi askerlik yapmadığı için cezalandıran Türkiye, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) tarafından mahkum edildikten sonra Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, Ülke'nin mağduriyetinin giderilmesi için yasal önlem alınmasını istedi.

Komite'nin Eylül toplantısından çıkan sonuca göre, Türkiye'nin benzeri ihlalleri önlemek için yasal önlem almasını ve Komite'nin aralık toplantısından önce, olası düzenlemeleri kabul takvimi ile birlikte bildirmesi istendi.

Gelişme hakkında Milliyet'e görüş veren eski AİHM yargıcı ve Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) milletvekili Rıza Türmen, kararın tüm üye ülkeler için bağlayıcı olduğunu belirterek, ülkelerin askerliğe alternatif hizmet yolları üretmesi gerektiğini söyledi.

Üçpınar: En azından somut adımlar belirlenmeli

AİHM'nin bugüne kadar Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (AİHS) ülkelerin inisiyatifine bıraktığı vicdani ret hakkını, AİHS'nin "Din ve vicdan özgürlüğü" ile ilgili 9. madde kapsamında değerlendirmesini bianet'e değerlendiren vicdani retçilerin avukatlarından Hülya Üçpınar, alınan kararı olumlu bulduğunu söyledi.

Türkiye'nin 2006'dan beri bu kararı alması gerektiğini ancak her seferinde "karar alacağız-yapacağız" diyerek oyaladığını söyleyen Üçpınar, Türkiye'nin zorunlu askerlik uygulaması nedeniyle AİHM tarafından cezalandırılmaması için Aralık ayına kadar en azından bu konuda atacağı adımları somut olarak belirtmesi gerektiğini söyledi.

Erkan: Adım atılmazsa, daha çok tazminat ödenir

22 gündür açlık grevinde olan vicdani retçi İnan Süver'in avukatlarından Davut Erkan ise Osman Murat Ülke ile alınan ve tüm vicdani retçileri ilgilendiren bu kararın yeni bir karar olmadığını söyledi.

2006'da alınan bu kararın gereklerinin derhal uygulanması gerektiğini söyleyen Erkan, Osman Murat Ülke'nin hak ihlallerinin giderilmesi, zararlarının tanziminin karşılanması ve bu kapsamda gerekli tüm yasal düzenlemelerin derhal yapılması gerektiğine dikkat çekti.

Bu düzenlemelerin aslında 2006'da yapılması gerektiğini ama yıllar geçmesine rağmen henüz bir adım atılmadığını ifade eden Erkan, Türkiye'nin belli aralıklarla, yılda üç kere bu konuda uyarıldığını ama Türkiye'nin her seferinde "Çalışmazların devam ettiği" yönünde beyan vermesine rağmen adım atmadığını hatırlattı.

Etkili bir yasal düzenleme yapılması ve hem İnan Süver hem diğer vicdani retçiler bakımından olumlu koşullar oluşmasını ümit ettiğini söyleyen Erkan, zorunlu askerlikle ilgili olarak AİHM'de Türkiye aleyhine açılmış pek çok dava olduğunu, adım atılmaması durumunda Türkiye'nin hepsinden tazminata mahkum olacağını ifade etti.

"Sadece mevcut davalardan değil, şu an zorunlu askerlikten mağdur olan bakaya, firar kaçağı, firar durumunda olan herkes de AİHM'e giderek hakkının ihlal edildiğini ileri sürerek başvurabilecek" diyen Erkan, zorunlu askerlik kaldırılmadığı, vicdani ret hakkı tanınmadığı sürece Türkiye'nin çok daha fazla tazminat ödemeye mahkum olacağının altını çizdi.

Kaynak: Bianet

Evli Olmayana Koruma Yok

Şiddet gördüğü için Ankara Adliyesi’nde suç duyurusunda bulunan kadın, “imam nikâhlı” olduğu için “Ailenin Korunmasına Dair Kanun”a tabii olamadı ve koruma alamadı.

Ankara'da 30 yaşındaki A.A, imam nikâhlı olarak yaşadığı Emin K. tarafından, garsonluk yaparak kazandığı parayı vermediği için dövüldü. Dört yaşındanki kızını da alarak hastaneye giden A.A, daha sonra oturduğu semtteki karakola başvurdu.

Ankara Adliyesi'ne giderek savcılığa suç duyurusunda bulunan A.A, rapor alması için Adli Tıp'a gönderildi.

Gazetelerde çıkan haberlere göre,  A.A suç duyurusunda, maruz kaldığı şiddeti anlattı ve Emin K'nın kendisine "Seni öldürmeden polise teslim olmayacağım" dediğini belirtti.

A.A, Şiddet gördüğüne ilişkin Adli Tıp raporuyla birlikte savcılığa geri döndü.

Çocuğuyla birlikte kararı bekleyen A.A'ya, "imam nikâhlı" olması nedeniyle 4320 sayılı "Ailenin Korunmasına Dair Kanun" kapsamında mahkemece tedbir kararı verilemeyeceği bildirildi.

Mevcut kanuna göre, evli olmayanlarla ilgili koruma ve tedbir kararlarını ancak kaymakamlıklar verebiliyor.

Ankara Barosu, A.A'ya şiddet gören kadınlar için başlatılan "Gelincik Projesi" kapsamında hukuki destek için bir avukat görevlendirdi.

On yıldır beraber yaşadığı Emin K.'dan daha önce de sistemli şiddet gören A.A,  bir süre önce bıçaklanmış ve hayati tehlikesi olduğu için yoğun bakımda tutulmuştu. Emin K. olay sonrasında cezaevine girmiş ancak A.A'nın şikâyetini geri çekmesi üzerine serbest bırakılmıştı.

Kaynak: Bianet

"Cezaevindeki Şiddetten Haberdar mısınız?"

CHP Milletvekili Gök, Adalet Bakanı Ergin'e verdiği soru önergesinde, "Ankara Sincan Kadın Cezaevi'nde yaşanan şiddetten haberdar mısınız?" diye sordu; ÇHD de olayı kınayan bir açıklama yayınladı.

20 Eylül Salı günü Ankara Sincan Kadın Cezaevi'nde, biri kadın iki müdür yardımcısı gözetiminde 30 kadın gardiyanın beş kadın tutukluya saldırdığı ifade edildi.

TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Üyesi, Cumhuriyet Halk Partisi Ankara Milletvekili Levent Gök de Adalet Bakanı Sadullah Ergin'in yanıtlaması istemiyle, bugün (26 Eylül) bir soru önergesi verdi.

Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) Ankara Şubesi'nin açıklamasına göre, Nehar Avcı, Diren Yağan, Didem Ezgi Serap, Müzeyyen Çınar, Eda Dişkaya adlı kadın tutuklulara kaba dayak atıldı, o gece ve ertesi gün tutuklulara yiyecek ve su verilmedi.

Adli tıpa gitmek isteyen tutuklular, Salı akşamı götürüldükleri Sincan Devlet Hastanesi Acil Polikliniği'nde nöbetçi kadın doktorca gözle muayene edildi. ÇHD, "tutukluların kol ve bacaklarında, yüzünde, kafalarında darp izleri olduğunu" açıkladı.

Olayla ilgili suç duyurusunda bulunulacak.

"İnsan hakkı ihlali değil mi?"

Gök, soru önergesinde "Cezaevlerinde tutuklu ve hükümlülere uygulanan kötü muamele ve şiddet çok sayıda şikâyete konu oluyor. Bakanlığınızca yapılan açıklamalarda ise cezaevlerindeki durum tam tersi bir şekilde ifade ediliyor ve sorunsuz bir şekilde cezaevlerinin yürütüldüğünden söz ediliyor" ifadelerini kullandı ve şu soruların yanıtlanmasını istedi:

* 20 Eylül'de Ankara Sincan Kadın Cezaevinde Avcı, Yağan, Serap, Çınar, Dişkaya isimli tutuklu kadınların, iki müdür yardımcısı gözetiminde 30 kadın gardiyan tarafından dövüldüğünden ve kendilerine su ve yiyecek verilmediğinden bilginiz var mı?

* Dövülen tutuklu kadınların aynı günün akşamı Sincan Devlet Hastanesi Acil Polikliniği'nde doktor muayene odasına kelepçeli alındıklarını ve görevli doktorlarca kendileri ile ilgilenilmediğinden haberdar mısınız?

* Tutuklu kadınların tek kişilik hücrede tutulmaları, cezaevinde uğradıkları şiddet ve hastanede karşılaştıkları gayriinsani tavır sizce en temel insan haklarının ihlali değil midir?

* Kadın tutuklulara karşı şiddet gösteren gardiyanlar ile onları tek kişilik hücrede tutan cezaevi idaresi ve götürüldükleri hastanede muayene etmek istemeyen görevli doktor hakkında ne yapmayı düşünüyorsunuz?

ÇHD Ankara Şubesi ayrıca, "Cezaevlerindeki hasta tutuklu ve hükümlülerin serbest bırakılarak tedavilerinin insani koşullarda yapılmasını" talep etti.

Kaynak: Bianet

25 Eylül 2011 Pazar

Siyanürcü Ceza Aldı, Faturayı İşçiye Kesti

Eti Gümüş tesislerinin dolan siyanür havuzlarını kapatılırken, yeni havuzlar açılıyor. Çevreyle ilgili duyarlı davranmadığı gerekçesiyle bu güne kadar toplam 5 milyon TL ceza kesilen tesislerde cezanın faturası aynı firmanın Gümüşhanedeki işçilerine çıkarıldı. Şirket Eti Gümüşteki cezaları gerekçe göstererek, madeni kapattı ve iki aydır maaş vermediği 630 işçiyi kapı önüne koydu.

Kütahya Tavşanlı’da bulunan Eti Gümüş tesislerinin 4 siyanür havuzu kapatıldı. Kütahya İl Çevre Kurulu teknik heyetin hazırladığı raporu geçtiğimiz günlerde görüştü. 24 yıldır kullanımda olan havuzların kullanım ömrünü doldurduğunun belirtildiği rapora dayanılarak, çamurla dolan havuzların kapatılmasına karar verildi. İl Çevre Kurulu “havuzların çamurla dolması ve kullanılmaz hale gelmesine karşın bu konuda duyarlı davranmadığı” gerekçesiyle Eti Gümüş Şirketine 500 bin lira para cezası verdi. Kurulun bugüne kadar tesislere kestiği para cezasının toplamının 5 milyon TL’yi bulduğu dile getiriliyor.

YENİ HAVUZLAR AÇILIYOR

Öte yandan dört havuzu kapatıldığı açıklanan tesislere yeni atık havuzlarının yapımı ise devam ediyor. ÇED Raporu var mı yok mu tartışmalarının Geçtiğimiz aylarda devreye sokulan yeni bir havuzun yanı sıra, şirketin özellikle Dulkadir köyüne ait arazileri satın alarak atık havuzu yapmayı planladığı iddialar arasında. Konuyla ilgili görüşlerini aldığımız Metalurji Mühendisleri Odası Genel Başkanı Cemalettin Küçük, kapatıldığı söylenen havuzların zaten dolduğunu belirterek, “Önemli olan bu havuzlardaki zehirlerin ne olacağı. Anlaşıldığı kadarıyla bu zehirler başımıza kaldı. Zaten sızdıran bir yapıları var bu havuzların. Yeni havuzun açılmasına kesinlikle karşıyız” dedi.

CEZANIN FATURASI İŞÇİYE ÇIKARILDI

Küçük, Gümüşhane’nin merkeze bağlı Karamustafa Köyü’nde faaliyet gösteren ve Eti Gümüş tesislerinin de sahibi olan Yıldızlar Holding’e bağlı Yıldız Bakır Madencilik A.Ş.’ye ait tesiste işçilere paralarının ödenmemesine gerekçe olarak Eti Gümüş’e kesilen cezaların gösterildiğini söyledi. İki aydır maaşlarını alamayan maden işçilerdi önceki gün Gümüşhane Valiliği’ne yürümüştü. Bir süredir maaşlarını alabilmek için iş yavaşlatma eylemi yapan işçiler, sonuç alamayınca iş bırakarak valiliğe yürümüşlerdi. Vali Yusuf Mayda ile görüşen işçiler, 640 işçinin işine son verildiği ve işletmenin kapatıldığı haberi verilmişti.

‘Asıl suçlu çevreyi kirletenler’

ANKARA’da çok sayıda çevre platformu ve demokratik kitle örgütü ortak bir açıklamayla, çevre savunucularına saldıranları azmettirdiği gerekçesiyle Koza Altın Şirketi patronu Akın İpek hakkında açılan davanın zamanaşımına uğratılmak istenmesine tepki gösterdi. Açıklamada, çevreyi kirletenlere ağır işleyen yargının, çevreyi savunanları hızla cezalandırdığına dikkat çekilerek, “Çevre direnişleri değil, çevreyi kirletenler suçludur” denildi.

Sendika ve meslek örgütlerinin Ankara şubeleriyle çevre platformlarının imzasıyla yayınlanan açıklamada, Akın İpek’in 2005 yılında 5 Haziran Çevre Günü’nde madenci şirkete karşı çıkanlara yapılan saldırının azmettirici olarak yargılandığının kamuoyundan gizlenmeye çalışıldığı ifade edildi.

ŞİRKETE AYRI, HALKA AYRI

Anayasa’da bir yurttaşlık görevi olarak tanımlanan “sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkı”nı savunan halkın gözaltı ve yargılamalarla baskı altında tutulduğu, Onur Hamzaoğlu gibi bilim insanlarının hakkında soruşturmalar açıldığı hatırlatılan açıklamada, yargının çifte standart uyguladığına dikkat çekildi. Açıklamada, “Çevre direnişçileri hakkında açılan davalar, bir yıldan daha kısa sürede sona erdirilerek haklarında hapis ve para cezaları veriliyor. Çevre haberleri yapan gazeteciler, çevreci direnişçilerinin avukatları, destekleyen kurumlar ve bilim insanları, kirli yatırımların sahibi şirketler tarafından haklarında tazminat davalarıyla susturulmak isteniyor” denildi.  
Çevreyi ve geleceklerini yok eden projelere karşı direnen vatandaşlara polis ve jandarmanın “şirketlerin özel güvenlik görevlisi gibi” davrandığı kaydedilen açıklamada, yargı kararlarını uygulamayan kamu görevlileri hakkında soruşturma izni verilmezken, çevre direnişçilerinin yargılanmasının adalete olan güven duygusunun sarsılmasına yol açtığı dile getirildi.

‘AKP HUKUKU DA, DOĞAYI DA KİRLETTİ’

Açıklamada, “AKP, her gün yenisini çıkarttığı Kanun Hükmünde Kararnamelerle kanun tanımazlığa devam etmekte, sadece doğamızı değil hukuku da kirletmektedir. Hükümetin hukuk alanında yatırımcı şirketler lehine uyguladığı çifte standartlar, çevre direnişlerine karşı anti-demokratik baskıları arttırmaktadır. Bergama’da çevre direnişçilerine saldıranlarla bugün Turgutlu’da aba altından sopa gösterenlerin bu cesaretlerini en fazla hükümetten aldıklarını biliyoruz” denildi.

Açıklamaya imza veren kurumlar: Ankara Nükleer Karşıtı Platform, Ankara Tabip Odası, Çağdaş Hukukçular Derneği, Ege Çevre Ve Kültür Platformu, Devrimci 78’liler Federasyonu, Derelerin Kardeşliği Platformu, DİSK Ankara Bölge Temsilciliği, Halkevleri, İzmir-Bergama-Eşme-Sivrihisar-Havran-Küçükdere Elele Hareketi, KESK Ankara Şubeler Platformu, ODTÜ Mezunları Derneği, Pazarcık Ovama Dokunma Çevre Hareketi, EMO Ankara Şubesi, İMO Ankara Şubesi, JMO, Metalurji Mühendisleri Odası, Tez-Koop-İş Ankara 2.Nolu Şube, TÜMTİS Ankara Şubesi.

Kaynak: Evrensel

24 Eylül 2011 Cumartesi

Bu katliam Katalonya’da yarın bitecek

İspanya ile özdeşleşen ve milyonlarca hayvanseverin yıllardır karşı çıktığı “boğa güreşi” özerk bölge olan Katalonya’da, 25 Eylül’de son bulacak. Yasak, 180 bin hayvanseverin imzasının ardından çıktı.



İspanya’nın kuzey doğusunda özerk bir bölge olan Katalonya’da son kez boğa güreşi yapılacak.

Yarın gerçekleşecek olan boğa güreşinin ardından bölgede boğa güreşi tarihe karışacak.

Katalonya Parlamentosu’nda geçen yıl temmuz ayında yapılan oylamanın ardından alınan karara göre, boğa güreşleri yasaklanmıştı.

Konu, 180 bin imza toplayan hayvan hakları savunucularının mücadelesiyle parlamentoya taşınmıştı.

2012 yılında başlayacak yasak öncesi düzenlenecek boğa güreşi festivaline ait afişlerse, bölgedeki ağaçları ve duvarları süsledi.

Ülkede, “Pamplona Chica” (Küçük Pamplona) olarak bilinen ve Sanfermines Festivali’nin ardından yapılan etkinlik her yıl hâlâ başkent Madrid’de düzenleniyor. Kızgın boğaların caddede koşan kalabalığı kovaladığı, etkinlikte onlarca kişi yaralanırken, ölenler de oluyor.

Kaynak: Habertürk

Şirket STK İşbirliği Eleştirisi

2. Mezopotamya Sosyal Forumu'ndaki "Ekoloji" çadırında, orman yangınları, baraj sorunu ve şirketler ile çevre örgütlerinin işbirliği konuşuldu.


"İnsanlık İçin Özgürlük Kazanacak" sloganı ile yola çıkan 2. Mezopotamya Sosyal Forumu dün (21 Eylül) yapılan yürüyüş ve konserle başladı.

Diyarbakır'da bulunan Sümerapark'da kurulan forum kapsamında bugün Ekoloji çadırında "Ekolojik Yaklaşım Bağlamında Enerjiye Bakış" başlıklı oturumda TMMOB Diyarbakır adına Bilal Gümüş ve Gültekin Aydeniz, Karadeniz İsyandadır Platformu'ndan (KİP) Merve Sayar ve  Çamur-Toprak ve Su Dergisi'nden Kızılca Yürür konuştu.

"Barajlar sınır gibi kullanılacak"

Gümüş, Hakkari ve Şırnak arasındaki barajın güvenlik amaçlı yapıldığına dikkat çekerek bölgeyi ikiye ayırdığını söyledi.  Bu barajların kentler arasında sınır gibi kullanıldığını ifade eden Gümüş, suların toplanması gibi bir amaç taşımadığını olmadığını belirtti.

Aydeniz, doğaya zarar vermeden de enerji üretimi yapılacağını Diyarbakır'da kurulan güneş evi örneği ile anlattı.

"Bölgedeki yangınlarda neden örgütler suskun?"

Sayar, sivil toplum kurumları ile şirketler arasında nasıl bir ilişki olduğunu anlatmaya geldiklerini belirterek; "Büyük Anadolu Yürüyüşü adı altında yapalan yürüyüş sivil toplum kuruluşlarının (STK) halkı kullanarak şirketlerin doğayı katletmesinde nasıl ön açıcı olduklarına bir örnektir" diye konuştu.

Yürür de bölgede çıkan orman yangınlarına karşı sessiz kalan ekoloji ve çevre STK'larına tepkilerini dile getirdi.  Askerlerin ateş açması sonucu bölgede çok fazla sayıda orman yangını çıktığını hatırlatan Yürür, "Muğla'da orman yangın çıktığında tüm Türkiye'yi ayağa kaldıran TEMA, Greenpeace gibi çevre örgütleri bölgedeki ormanlara karşı neden suskun?" diye sordu.

Doğa Derneği ve WWF Türkiye'nin sularını kullanma hakkı için özel şirketlerle işbirliği yaptığını dillendiren Yürür, TEMA'nın kurucularından bir çoğunun hidroelektrik santral (HES) yapan şirketlerin sahibi olduğuna dikkat çekti.

Kaynak: Bianet

HES'e Jandarma Kalkanı

Trabzon'daki Solaklı deresine, mahkemenin verdiği yürütmeyi durdurma kararına rağmen yapılmak istenen HES'e köylüler karşı çıkınca jandarma müdahalesiyle karşılaştılar.

Trabzon'un Çaykara ilçesindeki Karaçam beldesinde bulunan Solaklı deresinde yapılması planlanan Derebaşı Hidroelektrik Santral (HES) projesine karşı çıkan köylülere jandarma müdahale etti. İkisi asker yedi kişi yaralandı, üç kişi gözaltına alındı.

HES çalışmalarını başlatmak amacıyla köye iş makineleriyle giren Okan Holdinge bağlı BTA şirketinin çalışanları ve onları korumak için gelen jandarma ile köyler karşı karşıya geldi. Yoldan çekilmeyen köylülere jandarma müdahale etti, bazı köylüler dereye yuvarlanarak yaralandı.

Köylüler HES yapımının durdurulması için Trabzon İdare Mahkemesi'ne dava açtı. Mahkeme, üç ay önce bölgede yapımı planlanan proje için yürütmeyi durdurma kararı verdi ve bölgede bilirkişi incelemesi yapılmasını kararlaştırdı.

Jandarmayı atlatma taktiği

Ancak şirket dün (22 Eylül) bölgeye iş makinelerini götürerek şantiyesini kurmaya başladı. Durumu haber alan köylüler, Derebaşı mevkiine doğru yürüyüşe geçti. Köylülerin yolu, şantiye sahasına 300 metre kala jandarma timlerince kesildi.

Köylüler, geçişlerine izin vermeyen askerlerle tartıştı. Bu arada bir grup köylü, jandarmaya fark ettirmeden dağ yolunu kullanarak şantiye sahasına ulaştı. Bir süre buradaki bir yamaçtan çalışmaları gözleyen köylüler, iş makinesinin harekete geçmesi üzerine müdahale etti, kavga çıktı.

Barikatı geçerek şantiye sahasına yürümek isteyen köylüler ile jandarma güçleri arasında da arbede çıktı. Çıkan kavgada ikisi asker yedi kişi yaralandı. Jandarma üç kişiyi gözaltına alındı. HES firması çalışmalarını durdurmak zorunda kaldı. Köylüler şantiye sahası yakınında beklemeyi sürdürüyor.

Kaynak: Bianet

23 Eylül 2011 Cuma

Füze Kalkanına Karşı İnisiyatif Kuruldu

Malatya Kürecik'te kurulması planlanan NATO Füze Kalkanı, Erken Uyarı Radar Sistemi'ne karşı yöre derneklerinin oluşturduğu inisiyatif amaçlarının kalkanı protesto etmek değil, kurulmasını engellemek olduğunu söyledi.

Malatya ilindeki yöre dernekleri Kürecik'e kurulması planlanan NATO Füze Kalkanı, Erken Uyarı Radar Sistemi'ne karşı inisiyatif oluşturdu.

Taxim Hill Otel'de tanıtılan "Kürecikte Füze Kalkanına Hayır İnisiyatifi", Kürecikliler Kültür ve Dayanışma Derneği,  Sevdilliler Dayanışma Derneği, Gücüklüler Dayanışma Derneği, Akçadağ ve Elbistan Sağlık ve Eğitim Vakfı, Köşk Köyü Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği, Kistikliler Vakfı, Kahyalı Orta Köy Derneği'nden oluşuyor.

Toplantıya Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) milletvekili Celal Dinçer, Barış ve Demokrasi Partisi (BDP), Emek Partisi (EMEP), Ezilenlerin Sosyalist Partisi'nden (ESP) de temsilciler katıldı.

Basın açıklamasını okuyan Leyla Han Tüzel, Küreciklilerin 1960'lı yıllarda da Kürecik'teki radar üssüne karşı çıktıklarını hatırlatarak bölge halkı ve kurumlarla yapılacak ortak mücadeleyle amaçlarının kalkanı protetso etmek değil, kurulmasını engellemek olduğunu söyledi.

"Hükümetin İsrail tutumu samimi  değil"

Tüzel, ABD'nin füze kalkanlarını Polonya ve Çek Cumhuriyeti'ne kurmak istediği ama bu ülkelerin kabul etmemeleri üzerine Türkiye'ye getirilmek istendiği belirtildi.

"İsrail'i koruma projesi olan füze kalkanı, hükümetin İsrail'e yönelik sert tutumunun halkı aldatmaya yönelik olduğunu gösteriyor."

"Ulusal çıkarlar"ı korumak için kurulduğu öne sürülen kalkan için Tüzel, Türkiye'nin kendisine füze ile saldıracak herhangi bir düşmanı olmadığını söyledi.

"Gerekçe İran'ın İsrail'e saldıracağıdır. Gerçek şu ki ABD, İran ve diğer bölge halklarına karşı hazırladığı savaşta, insanlarımızı canlı kalkan yapmak istiyor."

"Kayısı, hayvancılık zarar görecek"

Tüzel, füze kalkanın bölge halkı için çevresel ve insan sağlığı üzerinde olumsuz etkileri olduğunu söyledi.

"Radar sitemi ve füze kalkanlarının ayacağı radyasyon ve zararlı gazlar, Malatya'nın sembolü kayısı ve şehrin temel geçim kaynağı hayvancılığa zarar verecek."

Bölgedeki tüm kesimlerin bu soruna ortak tepki vermesi gerektiğini söyleyen Tüzel, bunun sadece Küreciklilerin değil tüm Türkiye'nin sorunu olduğunu belirtti.

"AKP'ye oy verenler de destek vermeli"

Açıklamadan sonra söz alan Mustafa Yalçıner, füze kalkanın sadece İran ile değil Rusya ve Çin'e karşı da güvensizlik yaratacağını ve Türkiye'yi hedef konumuna getireceğini söyleyerek, buna karşı çıkmanın sadece Küreciklilere bırakılmaması gerektiğini söyledi.

EMEP Genel Başkan yardımcısı Ender İrmek de Malatya'nın büyük bir kısmının AKP'ye oy verdiğini hatırlatarak bu mücadelede özellikle bu kesimin desteğinin çok önemli olduğunu vurguladı.

İnisiyatif pazar (25 Eylül) saat 14:00'te Taksim Meydanı'nda basın açıklaması yapacak. Kürecikte de bölge dernekleri 2 Ekim'de bir miting gerçekleştirecek.

Kaynak: Bianet

22 Eylül 2011 Perşembe

HES Gerekçesi: Su Boşa Akıyor!

Rize'deki içme suyu tesislerine "su boşa akıyor" diyerek yapılması planlanan HES projesinin, doğanın ve suyun kalitesini bozacağı ve suyun fiyatını artıracağı ifade ediliyor.



Rize Belediyesi, Rize kent merkezi ile dokuz ilçe ve belde ile 26 köyün ve yaklaşık 250 bin kişilik bir nüfusun içme suyunun sağlandığı Andon İçme Suyu Tesisleri'ne hidroelektrik santral (HES) yapacak.

Yıldız Teknik Üniversitesi Çevre Mühendisliği Bölümü'nden Prof. Dr. Beyza Üstün, bianet'e yaptığı açıklamada, bu tesisin, HES'lerin çevresel etkilerinin yanı sıra bölge halkına ekonomik ve sağlık bakımından zararlı olacağını söyledi.

Derelerin Kardeşliği Platformu Dönem Sözcüsü Ömer Şan da ihale çalışmaları başladığında, tesisin yapılmaması için yasal yollara başvuracaklarını açıkladı.

Adalet ve Kalkınma Partili (AKP) Rize Belediyesi bünyesinde kurulan ve Belediye İktisadi Teşebbüsleri (BİT) kapsamındaki Rize İli Yerel Yönetimler Andon İçme Suyu Tesisleri Yapma ve İşletme Birliği'nin (RİZESUYAP-İŞ), Andon İçme Suyu Tesisleri su girişlerinde HES yapılması için ihale kararı aldı.

Fiyatı dört kat artabilir

RİZESUYAP-İŞ yayınladığı açıklamada, "tesis giriş suyuna kurulması düşünülen santralin zarar vermesinin hiçbir şekilde söz konusu olmadığı" belirtildi ve "aksine boşa akan içme suyunu kontrol altına alıp fazla yağış durumunda güvenlik de sağlanacak" dendi.

Prof. Dr. Üstün, "İçme suyunun önüne yapılan tesisle, su, ihaleyi alan şirketin ya da şirket-kamu ortaklığının kontrolüne girecek. İçme suyunun kullanım koşullarını da onlar belirleyecek.

"Suyun fiyatı, kamu ve şirketin imzaladığı protokolle belirleniyor ve bu bedel de kamuya mal ediliyor. Su piyasalaşacak, dünyada birçok örneğini gördüğümüz üzere, bu durum fiyatın dört katı artmasına kadar varabiliyor."

"Su fakirleşecek"

"Ayrıca bu tesisin ardından, suyun, 'içme suyu' olup olmadığı sorgulanır" diyen Üstün, kurulacak tesisle suyun doğal çevriminden koparılarak taşınmasıyla, suyun vasıfsızlaştığını ifade etti.

Kente bu yolla içme suyu olarak taşınacak suyun "fakirleşeceğini" belirten Üstün, bir HES'in doğaya vereceği genel zararların da bunun üzerine ekleneceğini söyledi ve "Doğal döngüde kopuşlar olacak" dedi.

Şan da 20 yıllığına ihaleye çıkarılacak olan tesis için, "Firma suyu kendi malı gibi değerlendirmeye çalışıyor. Suyun kullanım hakkı devredilemez" dedi. Şan, RİZESUYAP-İŞ'in "içme sularının boşa aktığı" şeklindeki gerekçesini de "akıl, mantık ve bilim dışı" olarak değerlendirdi.

Kaynak: Bianet