29 Temmuz 2011 Cuma

Artvin'de doğa kazandı

Rize İdare Mahkemesi'nin, UNESCO'nun biyosfer rezerv alanı ilan ettiği Artvin'in Macahel Havzası'nda yapılması planlanan iki HES projesine verilen ''ÇED gerekli değildir'' ve ''orman kullanım izni'' kararı için yürütmeyi durdurma ve iptal kararı verdiği bildirildi.


Derelerin Kardeşliği Platformu Avukatı Yakup Şekip Okumuşoğlu, yaptığı yazılı açıklamada, Doğu Karadeniz'de yapılması planlanan 700'e yakın HES projesine karşı yürütülen demokratik ve hukuksal mücadelelerinin artık yeni kazanımlar verdiğini ifade etti.

Okumuşoğlu, bu kapsamda Artvin'in Borçka ilçesine bağlı Macahel (Camili) Vadisi'nde İÇTAŞ Enerji grubuna ait Dağlar Elektrik firması tarafından yapımı planlanan Sarnıç 1-2 Regülatörleri ve HES projesi için Çevre ve Orman Bakanlığı tarafından verilen ''ÇED gerekli değildir'' kararı ile yine aynı bölgede Kiler Holding'e bağlı Gülkar Enerji firması tarafından yapımı planlanan 5 megavat kurulu gücündeki Düzenli Regülatörü ve HES projesi için 280 bin metrekarelik ''ormanlık alan kullanım izni'' raporları hakkında Camili Çevre Koruma Derneği ile 18 kişinin Rize İdare Mahkemesinde iptal ve yürütmenin durdurulması amacıyla dava açtıklarını kaydetti.

Okumuşoğlu açıklamasında şu ifadelere yer verdi:

''Rize İdare Mahkemesi, UNESCO tarafından Dünya Biyosfer Rezerv Alanı ilan edilen Macahel Vadisi'nde yapılmak istenen Sarnıç 1-2 Regülatörü ve HES Projesi ile Düzenli Regülatörü ve HES projesi için iptal kararı verdi. Mahkeme Sarnıç HES için verilen 'ÇED gerekli değildir' kararının açıkça hukuka aykırı olduğu ve kamu yararına uygun bulunmayan bu işlemin telafisi güç zararlar doğuracağı sonucuna varmıştır. Mahkeme, Düzenli HES için verilen 'orman kullanım izni'nin ise doğal yaşama müdahale niteliği taşıyacağı ve bunun doğal yaşama ciddi bir tehdit oluşturacağına, iptal kararında dikkat çekmiştir. Mahkeme ayrıca, Orman Kanunu uyarınca bu işlem için ortada bir zaruret olmadığı gibi işlemde açıkça kamu yararına, mevzuata ve hukuka uyarlık bulunmadığına da vurgu yapmıştır.''

Ülkenin her köşesindeki hemen hemen her dere üzerinde birbiri ardına projeler üretildiğini belirten Okumuşoğlu, şunları kaydetti:

''Derelerin en az yüzde 90'ının kaynağından denize kadar borulara, tünellere, kanallara hapsedilip, peş peşe onlarca HES projesinin planlandığı bir anlayışı kabul etmemiz mümkün değildir. Aynı dere üzerinde birbirinin kopyası projeler ve ÇED raporları ile su kaynaklarımızı en az 49 yıllığına elimizden alan bir anlayışa karşı yürüyen mücadelenin bir çevre ve doğa mücadelesinin ötesinde, bir su mücadelesi, bir su hakkı mücadelesi olduğu bilinmelidir. Suya erişimin, insanların sudan yararlanmasının temel bir insan hakkı olduğu Birleşmiş Milletlerde 122 ülke tarafından kabul edilmiş bir temel insan hakkıdır. Dünya üzerinde su olmadan yaşam olamayacağından, su mücadelesi, diğer bir temel hak olan yaşama hakkı ile de doğrudan ilgilidir. Kaldı ki bu hak, sadece insanların değil, doğadaki tüm canlıların hakkıdır.''

Türkiye'de mevzuatlarla suyun, ham madde olarak görüldüğünü ve su madenciliği yapıldığını ileri süren Okumuşoğlu, şöyle devam etti:

''Suyun ticaret konusu haline getirilmesi, alınır-satılır kılınması hak kavramı ile bağdaşmaz. Sular doğaya aittir. Doğadan kopartılıp, borulara, kanallara tünellere hapsedilemez. 'Suyun şu kadarını, bu kadarını dere yatağına bıraktım' diyen bir anlayışla hazırlanıp, 'çevreye zararı yok' diyen bir anlayış kabul edilemez. Bu anlayışla hukuk mücadelemiz bundan sonra daha çok 'su hakkı' kavramı üzerinden yapacağımız tartışmalar ile sürecektir.''

Mahkemenin verdiği her iki iptal kararını da sevinçle karşıladıklarını belirten Okumuşoğlu, açıklamasını şöyle tamamladı:

''Ancak gelecek için endişelerimiz var. Politik anlayışta bir değişim olmadığı sürece, bu kararlar bir son karar olmayabilir. İdare tarafında bir görüş değişikliği olmadığı takdirde küçüklü büyüklü yaklaşık 4 bin 500 HES ile 2023 yılı itibarı ile Anadolu'nun tüm derelerindeki sular bir bakıma özelleştirilmiş olacak. Bu sürecin sonunda Anadolu kırsal yaşamının büyük bir ekolojik açmazla karşı karşıya kalacağını, aynı zamanda su hakkı üzerinden pek çok tartışmaya gebe bir geleceğin de bizi beklediğini düşünmekteyiz.''

AA
Kaynak: Akşam

28 Temmuz 2011 Perşembe

Munzur'da Baraj ve HES'e Geçit Yok

Munzur Vadisi Milli Parkı'da yapılması planlanan Konaktepe Barajı ve Konaktepe Hes 1 Hes 2 projelerine verilen yürütmeyi durdurma kararına itiraz reddedildi.


Munzur Vadisi Milli Parkı'nda yürütümeyi durdurma kararı verilen Konaktepe Barajı ve Konaktepe Hidroelektrik Santrali (HES) için yapılan itiraz Danıştay İdari Daireleri Kurulu tarafından oy birliği ile reddedildi. Vadideki baraj ve HES yapımlarına Çevre Etki Değerlendirme (ÇED) zorunluluğu geldi.

Munzur Vadisi Millî Parkı'nda yapımı kararlaştırılan Konaktepe Barajı ve Konaktepe HES 1 ve HES 2 için avukat Barış Yıldırım'ın Milli Parklar Kanunu, Milli Parklar Yönetmeliği'ne aykırılık teşkil ettiği, Munzur Vadisi Milli Park Uzun Devreli Gelişme Planı'nın onaylanmadığı gerekçesiyle yürütmeyi durdurma istemiyle dava açmıştı.

Danıştay 13. Dairesi, 11 Ekim 2010'de yürütmeyi durdurma kararı vermişti.

Karara karşı Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu (EPDK) ve Konaktepe Elektrik Üretim A.Ş. itiraz etmişti. Danıştay İdari Daireleri Kurulu itirazı oy birliği ile reddetti.

"Diğer baraj ve Hes'lere emsal olacak"

bianet'e konuşan avukat Barış Yıldırım, kararın Millî Park'ta yapımı kararlaştırılan Bozkaya Barajı ve HES, Kaletepe Barajı ve HES için de emsal niteliğinde olduğunu söyledi.

Yıldırım, kararın 45 kişinin oy birliği ile alınmasının da çok sevindirici olduğunu söyledi. Bundan sonra vadide baraj yapımının önünün kapanacağını belirtti.

Kaynak: bianet

Dünyada Mülteci Sayısı 43 Milyona Dayandı

BM verilerine göre, mülteci sayısındaki artış son 15 yılın en yüksek seviyesinde. Bu artış dünyadaki şiddet olaylarının artışı ile doğru orantılı. Mültecilerin kuzey ülkelerini tercih ettikleri yönündeki düşünce de yanlış.

Dün Birleşmiş Milletler Mülteci Sözleşmesi'nin kabul edilişinin 60'ıncı yıldönümüydü. Konuyla ilgili olarak Deutsche Welle Türkçe'de, Helle Jeppesen imzasıyla bir makale yayınlandı. "Mültecilerin dramı büyüyor" başlıklı yazıda, sorun dünya ölçeğinde ele alınıyor. Dünyanın çeşitli yerlerinde "iç savaş, şiddet olayları ve çevre felaketleri yüzünden ülkelerini terk etmek zorunda kalanların" sayısının 43 milyona ulaştığı vurgulanan yazıda, mülteci sorunun ana hatlarıyla bir portresi çiziliyor.

Yazıdan bazı satır başları şöyle:

BM Mülteciler Yüksek Komiserliği'nin mültecilerin durumuna ilişkin 2010 yılı raporuna göre, dünyada mülteci sayısı 43 milyona tırmandı. Bu, son 15 yılın en yüksek seviyesi. Mülteci sayısındaki bu artış dünyadaki şiddet olaylarının artışı ile doğru orantılı.

Kriz bölgelerinin sayısında büyük bir artış var. Bu yılın başından beri Fildişi Sahili, Libya, Suriye, Yemen'de şiddet olayları var. Aynı zamanda eski krizler de sürüyor. Afganistan, Somali ve Kongo'da 20 yıldır şiddet olayları sürüyor.

Her dört mülteciden üçü, üçüncü dünya ülkelerinde yaşıyor.
BM Mülteciler Yüksek Komiseri Antonio Guterres, mültecilerin genelde kuzey ülkelerini tercih ettiği algısının yanlış olduğunu açıkladı. "Gerçek şu ki, mültecilerin korunması konusunda bir sorumluluk söz konusuysa, bu güneydeki ülkeler, gelişmekte olan ülkeler tarafından yerine getiriliyor."

BM raporuna göre, mültecileri genelde komşu ülkeler kabul ediyor; Afrika Boynuzu'ndaki kıtlık yüzünden Somalili ve Etiyopyalı mültecilere kapısını açanlar da Kenya gibi komşuları oldu. Raporda, ayrıca her dört sürgünden üçünün de komşu ülkelere kaçmayı tercih ettiği ve orada yıllarca kendi vatanlarına geri dönmeyi beklediğine dikkat çekiliyor. Ancak 2010 yılında gönüllü olarak kendi ülkesine dönen sürgünlerin sayısı son 20 yılın en düşük seviyesinde. Pek çok bölgede çatışmaların sürüyor olması bunun nedeni olarak gösteriliyor.

Çatışma, iç savaş ya da çevre felaketleri gibi nedenler yüzünden kendi ülkelerinde mülteci konumuna düşenlerin sayısı ise diğerlerine göre biraz daha iyi. 27 milyon 500 bin mültecinin yaklaşık 3 milyonu koşullar değiştikten sonra evlerine geri dönebildi.

Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiseri Antonio Guterres, zengin ülkelerin tutumunun değiştirmesinin de önemine dikkat çekiyor: "Kalkınmış ülkelerde göçe yönelik katı yaklaşım ve 11 Eylül'den sonra oluşan güvenlik kaygısı yüzünden yaşananlar endişe verici. Gerçek şu ki sınırlar kapatılıyor. Kalkınmış ülkelere iltica etmek zorlaşıyor, hatta ülkeye giriş dahi engelleniyor."

Kaynak: bianet

"Cezaevindekilerin Sosyalleşmesi Sağlanmalı"

Boğaziçi Üniversitesi'nde ceza infaz sistemi, "içeride" olmak ve cezaevleridekilerin günlük yaşamlarındaki problemler üzerine bir panel gerçekleştirildi.

Boğaziçi Üniversitesi Sosyal Sorumluluk Klübü (BUSOS) tarafından 26 Temmuz'da düzenlenen "Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum, 'İçeride Olmak' ve Farkında Olmadıklarımız Üzerine" başlıklı panelde, cezaevindeki sorunları konuşurken içerideki trans bireyleri, çocuklar, çalışan personeli, psikolog ve sosyal hizmetler uzmanlarını gözardı etmemek gerektiği vurgulandı.

Panelde "Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği" kurucuları Zafer Kıraç ve Dilek Çelik konuştu. Boğaziçi Üniversitesi Psikoloji Bölümü Öğretim Üyesi Dr.Serra Müderrisoğlu ise zaman zaman eklemelerde bulundu.

Cezaevindeki sorunların giderilmesinde  içeride çalışan personele büyük sorumluluk düştüğünü ifade eden Kıraç, içerisinde hayat ve bütünlüğü barındıran cezaevlerinde sadece hükümlü ve tutuklularla ilgilenmenin marjinalleşmek olduğunu dile getirdi.

"Bir memura altı mahkum"

Avrupa'ya ziyaretlerde de bulunan dernek, Türkiye'de bir memura altı mahkum düştüğünü bunun Avrupa'da neredeyse bire bir olduğunu  ve mahkeme sonunda beraat edenlerin oranının Türkiye'de yüzde 50 iken Avrupa'da yüzde yedi olduğunu söyledi.

Kıraç, içerideki 30 bin kişinin suçsuz olması ve her an kendimizin de orada olma ihtimalini kabul ederek içeridekileri dışarıdaki hayata olabildiğince yakın tutmak,  sosyalleşmelerini sağlamak ve onları kategorize etmeden kendilerine olan saygılarını yitirmemeleri için projeler yaptıklarını, sivil toplumun ve devletin bunun gerekliliğini hissederek yardımda bulunmasını talep etti.

Annesiyle cezaevinde bulunan 0-6 yaşındaki çocuklar için ayrı bina yapılması, kadın cezaevi olmayan yerlerde bunun için alan sağlanması, heykel, resim ve fotoğraf atölyeleri yapılması, içeridekilerle zaman geçirmek ve onları dış hayattan haberdar etmek, gözlemler sonucu belirlenen eksiklikler dahilinde imkanların genişletilmesi, derneğin başlıca çalışmaları arasında.

2006'da cezaevlerine yapılan ziyaretler sonucunda kurulan Ceza İnfaz Sistemi'nde Sivil Toplum Derneği'nin faaliyetleri, tarafısz, şiddete karşı ve kamuyla birlikte çalışma becerisi ilkesine dayanıyor. Türkiye'nin çeşitli cezaevlerindeki projeler için ise gönüllülere ihtiyaçları var.

Derneğin sitesine ulaşmak için tıklayınız.

Kaynak: bianet

SİİRT’TE TOPLU TECAVÜZ DAVASI: Müdür Yardımcısı Sanık Bulunamıyor!

Siirt'te dört ilköğretim öğrencisine iki yıl boyunca toplu tecavüz edilmesine ilişkin davanın duruşması  dün (27 Temmuz) yapıldı. Adli Tıp Raporu'nun gelmemesi ve sanık Fahrettin Kuzu'nun hala bulunamamasından dolayı duruşma 21 Eylül tarihine ertelendi.

Tutuklu yargılanmaya tepki gösteren 10 sanığın duruşmaya topluca katılmama kararı verdikleri ve bunun mahkeme heyetine iletildiği bildirildi. Sanıkların duruşmaya katılmama talebi tutanakla dava dosyasına eklendi.

Bu arada sanık yakınları, mahkeme dışında davanın takipçisi olan kadın örgütlerine, "siz buraya gelmeseniz, sanıklar serbest bırakılacak" diyerek, kadın örgütlerinin davanın takipçisi olmasını istemediklerini belirttiler.

Kadınlar: "Davanın takipçisi olacağız"

Yüksekova Haber'in haberine göre davayı takip eden Berfin Kadın Dayanışma Merkezi Yöneticisi Katibe Demir, "Ne acıdır ki biz kadınlar bugün kentimizde tecavüz davasını takip ediyor ve kaygılarımızı sizlerle paylaşıyoruz. Bununla birlikte aldığımız son haberlere göre taş atan çocuklar Siirt Cezaevi'nde cinsel istismara maruz kalmaktadır" dedi.

"Kız çocuklarına toplu tecavüz davasının gidişatı biz kadınları kaygılandırmaktadır. Bir buçuk yılı aşkındır hesabından maaşını çekmesine, ameliyat olmasına rağmen her ne hikmetse okul müdür yardımcısı Fahrettin Kuzu yakalanmamakta, utanç davasının sanıkları da ikişerli ve üçerli olmak üzere serbest bırakılmaktadır."

Demir, "AKP hükümetinin bakanı bugün kadın kırımına çözüm bulmakta, 'kadına yönelik şiddeti masaya yatırdık ve çözümünü bulduk, şiddet uygulayan erkeğe elektronik takip uygulayacağız' demektedir. Bunun yetersiz olduğunu biliyor ve daha köklü çalışmaların yapılması gerektiğine inanıyoruz" diyerek kadınların bu davanın takipçisi olacaklarını söyledi.

Kaynak: bianet

ZEYTİNBURNU OLAYLARI: Kürt Olanlar Terörle Mücadele'ye, Olmayanlar Asayiş’e

Zeytinburnu’nda çıkan olaylarda gözaltına alınanlardan Kürt olanlar, Terörle Mücadele Şubesi’ne, Kürt olmayanlar ise asayişe gönderiliyor. Yargılamalar ayrı mahkemelerde yapılacak. Avukat Akın Atalay: “Hukuk kullanılarak ayrımcılık yapılıyor” diyor.

Sırrı Süreyya Önder, dün Bengi Yıldız, Sebahat Tuncel, Ertuğrul Kürkçü ve Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) yöneticilerinin olduğu heyetle birlikte Zeytinburnu'ndaydı.

Önder, 18 Temmuz'da başlayan Zeytinburnu olaylarıyla ilgili gözaltına alınanlardan Kürt olanların Terörle Mücadele Şubesi'ne, diğerlerinin ise Asayiş'e götürüldüklerini belirtti. Önder'in söylediğine göre, bu durum İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu ile de görüşülmüş ve o da ilgileneceğini söylemiş.

Gözaltına alınanlardan bir kısmının avukatlığını yürüten Hüseyin Boğatekin, bianet'e yaptığı açıklamada, gözaltına alınan 22 kişinin Terörle Mücadele Şubesi'ne, geriye kalanların ise Bakırköy Savcılığı'na götürüldüğünü söyleyerek, bunun hukuksuz bir uygulama olduğunu ifade etti.

Tutanakta 'milli duyguları hassas ilçe sakinleri' ifadesi var

Boğatekin, "Tek olay var ama birbirinden bağımsız iki ayrı soruşturma açılıyor. Kürtler, örgüt propagandası yaptıkları gerekçesiyle Terörle Mücadele Şubesi'ne, diğerleri ise asayişe gönderiliyor. Şubedeki yakalama tutanaklarında Kürt olmayanlar, 'milli duyguları hassas ilçe sakinleri' olarak tanımlanmış" diyor.

Buna göre davalar da ayrı görülecek. "Birbirinin nedeni ama bağımsız" olarak ele alınan Zeytinburnu olaylarında, Kürt olmayanların davası Bakırköy Asliye Ceza Mahkemesi'nde, Kürtlerin davası ise Beşiktaş Ağır Ceza Mahkemesi'nde yapılacak.

Atalay: "Peşin kesilmiş bir ceza"

Görüşlerine başvurduğumuz avukat Akın Atalay bu uygulamanın hukuksuz olduğunun altını çiziyor. Atalay, bu uygulamanın peşin kesilmiş bir ceza olduğunu söyleyerek, şöyle devam ediyor:

"Hukuk kullanılarak ayrımcılık yapılıyor. Daha soruşturma aşamasında, polisin hukuku istediği gibi yönlendirmesi suretiyle haksızlık yapılıyor. Şu anda itiraz dahi edilemez çünkü olay, Özel Yetkili Savcılık'ın soruşturma alanına sokuluyor; en azından dava açılana kadar mağdur edilmiş olacaklar. Bu olay, tek olarak ele alınmalıydı. Hepsi adli vaka ya da terörle mücadele kapsamında olmalıydı."

Hukuksuz uygulamanın geç olmadan düzeltilmesi için yetkililerin harekete geçmesi gerekiyor.

Zeytinburnu'ndaki olaylarda yaklaşık 100 kişi gözaltına alındı; tutuklanan on kişiden yedisi Kürt. Emniyet'in verdiği bilgilere göre, olaylarda çoğu Kürtlere ait 70 ev ve işyeri, 130 araç hasar gördü.

Kaynak: bianet

Ne terörist ne şehit sadece çocuk

24 Temmuz günü Silopi’de kışın öğrencisi olduğu okulun önünde kafasına isabet eden gaz bombasıyla yere yıkıldı, 13 yaşındaki Doğan. Hastanede iki gün sonra öldü. Silopi’de altına ‘Şehit’ yazılmış resimleri taşınıp tabutuna sarı, kırmızı, yeşil bayrak örtülerek defnedildi. Oysa tek göz odada altı kardeşi ve anne, babasıyla yaşayan, dondurma satarak kardeşlerinin karnını doyurmaya çalışan çileli hayatın bir çocuğuydu. 



Doğan Teyboğa’nın dramı henüz doğmadan başlamıştı. Anne ve babasının yaşadığı köy 20 yıl önce yakılmış ve onlar Silopi’ye göç etmişti. O hiç görmedi o köyü, sadece büyüklerinden duydu. Köylerini yakan gerçek yakasını bırakmadı kısa hayatı boyunca.

Yaşadığı Silopi’nin sokaklarında yakılan lastikler, kurşun sesleri, beyaz dumanlar saçan gaz bombaları hiç eksik olmadı. Eylemler ve polis müdahaleleri hiç bitmedi. 



Ama bütün bunlardan bile daha sertti yoksulluk. Paraları olmadığı için amcalarının evinin bir göz odasına yerleşmişlerdi 9 kişi. Anne ve babasının yanı sıra en küçüğü bir yaşında altı kardeşi vardı Doğan’ın. Baba İsmail Teyboğa başkalarına ait kamyonları Kuzey Irak’a sürüyordu. Annesi ise uzak köylerde başkalarına ait koyunların sütlerini sağıyordu küçük yevmiyeler karşılığında. 



Dondurma satan çocuk

Anne ve babasının olmadığı zamanlarda altı kardeşine Doğan bakıyordu. Çocukları yengesine emanet ettiğinde ise sokaklarda dondurma satarak evin geçimine destek olmaya çalışıyordu. 
24 Temmuz 2011 günü içinde büyüdüğü karmaşada normalleşmiş bir çatışma vardı. Polise taş atanların arasına o da katıldı. Polise göre PKK’lılar eline taş verip öne sürüyordu çocukları, oranın bazı insanlarına göre ise yaşadıkları acılar onları politikleştirmişti.

Ama tek gerçek vardı, o gün hiç kimse çocukların taş atmasını engellemedi. Tehlikenin göbeğinde olmalarına herkes göz yumdu. Polis de gaz bombalarıyla onları dağıtmak istedi. 

Polisin attığı bir gaz bombasının fişeği kışın öğrencisi olduğu Cumhuriyet İlköğretim Okulu’nun önünde Doğan’ın başına isabet etti ve kanlar içinde yere devrildi . İddialara göre 1.5 saat yattığı yerde kaldı. Kaldırıldığı Diyarbakır Devlet Hastanesi’nde 26 Temmuz sabahı öldü. Doğan’ın annesi, oğlunun başına gelenleri ölümünden sonra öğrendi. Baba İsmail Teyboğa ise o sırada Habur Sınır Kapısı’ndan giriş yapmaya uğraşıyordu. Cenaze bu yüzden iki saat musallada bekletildi; ama baba oğluna yetişemedi. 

Taziyeleri kabul ettiği sırada Radikal’e konuşan baba İsmail Teyboğa oğlunu ve ölümünü “Evimin direği gitti. Ben olmadığımda eve, kardeşlerine o bakıyordu” diye anlatırken bir yandan da “Bu olayı kim yaptıysa yakasını bırakmayacağım” diyerek tepkisini dile getirdi. 

Şırnak Valiliği’nden bir yetkili Doğan’ın ölümünden büyük üzüntü duyduğunu söyledi. Kendi içlerinde bu olayla ilgili idari soruşturma başlattıkları bilgisini veren yetkili şöyle konuştu: “Terör örgütü çocukları zorla ve tehditle eylemlere zorluyor. Birçok aile polise gelip, ‘Çocuklarımızı eyleme götürüyorlar, biz engelleyemiyoruz’ diyormuş.”

Yetkili, Doğan’ın 1.5 saat sonra hastaneye kaldırıldığı iddialarını ise yalanlıyor. Polisin olaydan 15 dakika sonra Doğan’ı hastaneye götürdüğünü belirtiyor. Herkes üzgün ama şiddetin içine doğmuş çocuğun kaderini bu değiştirmiyor. 




Gaz bombası kurbanları:

Gaz bombaları pek çok kişinin ölümüne neden oldu.

9 Ekim 2009: Şırnak Cizre’de gaz bombası kafasına isabet eden 18 aylık bebek Mehmet Uytun öldü.

4 Nisan 2009: Mustafa Dağ jandarmanın attığı gaz bombasının kafasına isabet etmesi sonucu öldü.

27 Nisan 2011: Bismil’de gaz bombalarından etkilenen 60 yaşındaki Kazım Şeker kalp krizi geçirdi ve öldü.

31 Mayıs 2011: Hopa’da sıkılan biber gazı Metin Lokumcu’nun kalp krizi geçirerek ölmesine neden oldu. 



‘Bir çocuk istismarı’

Çocukların eylemlere katılmasıyla ilgili olarak uzman görüşleri ise şöyle:

Pedagog Dr. Melda Alantar: Fikirleri olgunlaşmış değil. Korunmaları gerekir. Kullanılmaları, çocuk haklarının ihlali. Hayata bakış açılarını olumsuz etkiler, güven duygularını zedeler. Hafızalarında uzun süre kalır. 
Çocuk Suçlarını Önleme Derneği Başkan Yardımcısı Gülhan Şişman: Bu bir duygusal istismardır. Çocuk kendi bilinç seviyesinin dışında bir şekilde kullanılıyor. Çocuğun o anki ve istikbalinde ciddi sonuçları olacaktır. 

Yine çocuk yaralandı 
Doğan Teyboğa’nın ölümünü Silopi’de protesto eden grupların polisle çatışmasında yine bir çocuk yaralandı. Hastaneye kaldırılan ve polisin attığı gaz bombası kovanından yaralandığı öne sürülen 8 yaşındaki Zeynep Ödük isimli çocuğun genel durumunun iyi olduğu belirtildi.

Kaynak: Radikal

Türkiye’ye hayvan satma!

Türkiye, hayvan taşımacılığında sınıfta kalmanın sıkıntısını yaşıyor.

Hayvan hakları savunucusu çok sayıda örgüt, ortaklaşa kaleme alınan bir yazıyla Türkiye’yi, canlı hayvan taşımacılığında hiçbir kurala uymamakla suçlarken, Avrupa Birliği’ne de çağrı yaparak, Türkiye’ye hayvan ihracatının askıya alınmasını istedi. Çağrıda, “Avrupa Komisyonu’nu, AB’deki hayvanların daha fazla kötü muameleye maruz bırakılmasını önlemek adına, Türkiye’ye hayvan ihracatını askıya almaya çağırıyoruz. Doğrusu, bize göre bu acımasız ve gereksiz ticaret tamamen ortadan kaldırılmalı. Uzun mesafeler ve yüksek sıcaklıklar öylesine aşırı ki, bu şartlarda hayvanlara doğru muamele edilmesini sağlayacak asgari ihtiyaçları sağlayabilmek imkânsız” denildi. Bu çağrının arka planında, bazı hayvan örgütlerince, Türkiye-Bulgaristan sınırında, hayvan ulaşımının nasıl yapıldığını kontrol etmek üzere gerçekleştirilen bir çalışma bulunuyor. Bu çalışmada uzmanlar, sınırdan geçişin bazen saatler, hatta günler aldığını, bunun da, veterinerlerin gelmesini ve gümrük yetkililerinin geçişe izin vermesini beklemekten kaynaklandığı sonucuna vardı.

Kaynak: Hürriyet

27 Temmuz 2011 Çarşamba

İşçiler Zehirlendi, Madenin Mühürlenmesi İstendi

Siyanürle gümüş madenciliği yapan ve atık barajlarının çökmesiyle gündeme gelen Eti Gümüş A.Ş.'de çalışan 97 işçide sınır değerin üstünde ağır metal kirliliği çıktı. Yapılan suç duyurusunda madenin mühürlenmesi talep edildi.

Kütahya'da faaliyet gösteren Eti Gümüş A.Ş.'nin madeninde çalışan işçilerin rutin sağlık kontrolleri esnasında sınır değerin üzerinde ağır metal kirliliğine rastlandı. Bu nedenle yapılan suç duyurusunda madenin mühürlenmesi de talep edildi. 97 işçi Ankara Meslek Hastalıkları Hastanesi'ne sevk edildi.

Konuyla ilgili olarak harekete geçen Türk Tabipleri Birliği, Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK), Türkiye Devrimci Maden Arama ve İşletme İşçileri Sendikası (DEV MADEN SEN), Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği'ne (TMMOB)  bağlı çevre, kimya, ziraat ve jeoloji mühendisleri odaları; Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu'na (KESK) bağlı sendikalardan, Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası (SES)  ve Eğiitim ve Bilim Emekçileri Sendikası ( Eğitim Sen) ise Tavşanlı Cumhuriyet Savcılığı'na suç duyurusunda bulundu.

Suç duyurusu yapan avukatlardan Mehmet Horuz bianet'e yaptığı açıklamada, "orada çevreyi kirletme suçu var ama daha da önemlisi, bakanlığın, valiliğin ve il müdürlüklerinin ağır ihmali olduğunu düşünüyoruz" dedi.

Daha önce gazetelerde uyarı niteliğinde haberler yapıldığını, Metalürji Mühendisleri Odası başkanının olaydan önce basına yansıyan uyarı niteliğinde açıklamaları olduğunu hatırlatan Horuz, hadisenin göz göre göre gerçekleştiğini vurguladı. "Tipik bir çevreyi kirletme suçu değil orada olan, açıkça insan yaşamına ilişkin bir fiil var. Kasıt düzeyinde olduğunu savunuyoruz." Suç duyurusu da bu nedenle sadece çevreyi kirletmekten değil, görevi ihmalden ve yaralamaya sebebiyet vermekten de yapılmış.

Avukat Mehmet Horuz en başından beri "havaya karıştığı için oradaki insanların siyanüre maruz kaldığını ve ağır metal kirliliği olduğunu" iddia ettiklerini hatırlattı. Horuz'un altını çizdiği en önemli nokta ise madenin mühürlenmesinin gerekliliği. "TCK'da açık bir hüküm var. Bu tip durumlarda savcılığın acilen işletmeye el koyması gerektiğini talep ediyoruz."

Horuz, bu olaydan sonra madendeki faaliyetin devam etmesinin en büyük ihmal olduğunu anlattı. "Valiliğin zaten buna yetkisi var ama valilik ısrarla bu yetkisini kullanmıyor. Savcının da yetkisi var. En azından savcının bu yetkisini kullanarak işletmeye el koymasını, madeni mühürlemesini talep ediyoruz. Ayrıca delillerin karartılmaması açısından da, şu anda savcılıkta yürütülen soruşturmanın sağlıklı yürütülmesi açısından da madenin mühürlenmesi gerekiyor."

Kaynak: bianet

"Halkın Sağduyusu İle Felaketten Dönüldü"

Milletvekilleri Tuncel, Önder, Yıldız ve Kürkçü, Zeytinburnu'ndaki olayların ardından dükkanları hasar gören esnafı ziyaret etti.

Zeytinburnu'nda 18 Temmuz'da başlayan ve birçok işyerinin hasar görmesine de neden olan olayların ardından Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku milletvekilleri ilçede zarar gören esnafın dükkanlarını ziyaret etti.

Aralarında Sırrı Süreyya Önder, Bengi Yıldız, Sebahat Tuncel, Ertuğrul Kürkçü ve Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) yöneticilerinin olduğu heyet önce BDP binasında ilçe sakinleriyle görüştü.

İlk konuşmayı yapan BDP Zeytinburnu İlçe Başkanı Nezir Demirci, olaylar başlamadan önce Kaymakam ve Emniyet ile görüştüklerini ancak ciddiye alınmadıkları için olayların bu noktaya geldiğini söyledi.

"İlk günden beri halkımızı sokağa dökmek isteyenler vardı" diyen BDP İl Başkanı Kasım Çalışkan da halkın bundan sonra da sağduyusunu kaybetmemesi gerektiğini söyledi.

Önder: Sağduyu, kirli savaş tezgahlayanlara karşılık verdi

Olaylar devam ederken de ilçeyi ziyaret eden Sırrı Süreyya Önder, dün vali Avni Mutlu ile olumlu bir görüşme yaptıklarını ve dükkanı hasar görenlerin masraflarının karşılanacağına dair kesin söz aldıklarını söyledi.

"Gözaltına alınanlardan Kürtleri Terörle Mücadele Şubesi'ne götürüyorlar, Türkleri ise Asayiş'e. Bunun halkta nasıl bir etki yaratacağını valiye anlattık. O da ilgileneceğini söyledi. Bir de dükkanı zarar gören esnafın 5833 sayılı yasaya göre, hasarının karşılanması gerekiyor, vali bunun için de kesin söz verdi."

Önder, ilçede halkın sağduyusu ile "kirli savaş tezgahlayanlara" karşılık verdiğini söyledi ve İstanbul'un 85 vekili olmasına rağmen kimsenin ilçeye gelip olaylarla ilgilenmediği belirterek, onları da sorumluluk almaya çağırdı.

Bengi Yıldız da, olayların Adalet ve Kalkınma Partisi'nin (AKP) Kürtleri hedef göstermesinin ardından ortaya çıktığını söyledi ve  "Burada oturmamız halkların dayanışmasının göstergesidir" dedi.

Kürkçü: Başbakan milliyetçilik politikasından vazgeçmeli

"Blok halkın gücünü tuzağa düşürenleri alıkoydu" diyen Ertuğrul Kürkçü de Önder'in çabaları ve halkın sağduyusuyla bir felaketten dönüldüğünü söyledi.

"Kürtlerin doğuda kendi kaderini tayin hakkı isteğine, hükümet, 'Biz de batıda dünyayı size dar ederiz' ile karşılık verdi. Herkesin her yerde yaşamaya hakkı vardır; devlet de bu hakkı güvence altına almaya mecburdur. Bu memleket herkesin."

Kürkçü, Başbakan'ın içine düştüğü milliyetçilik alanının, adım adım bölgesel çatışmaya zemin hazırladığını söyledi ve ekledi: "Başbakan bu milliyetçilik politikasından vazgeçmeli. Biz de ilelebet Meclis dışında kalmayacağız, orada bu sorunların hepsini dile getireceğiz"

Tuncel: 90'lara dönmeyeceğiz

Sebahat Tuncel de Zeytinburnu'nda felaketten dönüldüğünü ama bugün Eskişehir'de de kiraz toplama meselesinin yine etnik bir çatışmaya döndüğünü hatırlatarak, "Kürt, Türk çatışmasından nemalanmak isteyenler var" dedi.

Tuncel, '90'lı yıllara dönülüyor' söylemi için "Başbakan bile 90'lı yıllarda Kürtlerin neler yaşadığını kabul etti. O zaman bu halka aynısını yaşatmak istemek günah değil mi? Biz o yılları en kötü şekilde yaşadık, tekrar öyle olmasına izin vermeyeceğiz. Demokratik özerklik tam da birlikte yaşamımız için gerekli olan kardeşlik projesidir" dedi.

Heyet, konuşmaların ardından, ilk olarak kahvehanesi kullanılmaz hale gelen bir esnafı ziyaret etti; ardından diğer esnaflar ziyaret edildi.

10 tutuklu var

Zeytinburnu'daki olaylarda yaklaşık 100 kişi gözaltına alındı; tutuklananların yedisi Kürt vatandaşlar. Emniyet'in verdiği bilgilere göre çoğu Kürt vatandaşlara ait 70 ev ve işyeri, 130 araç hasar gördü.

Mahalleli heyecanlı da olsa sohbet edebiliyor

Yolda konuştuğumuz yaşlı bir vatandaş, oldukça "heyecanlı", yer yer sinirli bir ses tonuyla olayları yatıştırmak, gençleri evde tutmak için büyük çaba sarf ettiğini söyledi ve ekledi: "Şimdi ortalık duruldu. Umarım yeniden başlamaz."

Yanımıza gelen üç kadının üçü de olaylardan sonra bugün ilk defa sokağa çıktıklarını söylüyor. "Siz ne düşünüyorsunuz?" diye sorduğumuzda, Kürtlerle sorunları olduğunu söylüyorlar; somut örnekler istediğimizde, "artan hırsızlık, erkeklerin bakışları" gibi cevaplar verip, "Ama beş elin parmağı bir değil, genelleme yapamayız" diyorlar.

Ayaküstü sohbet devam ederken genç bir Kürt esnaf, az önce yaşlı vatandaşın söylediklerine tamamıyla katılmadığını, emniyetin olaya yeterli müdahale edemediğini belirtiyor. Yaşlı vatandaş, gencin de haklı olduğu noktalar olabileceğini söylüyor. Sohbet uzuyor da uzuyor; en azından kendilerini farklı taraflarda görenler, olayları biraz heyecanlı bir ses tonuyla da olsa konuşabiliyor.

Kaynak: bianet

Eriyen buzlar kimyasal bir silaha dönüşüyor

Küresel ısınmayla birlikte eriyen Kuzey Kutbu'ndaki Arktika’nın buzları, kimyasal bir silaha dönüşüyor. 



Eriyen buzların sıcak denizlere giden akıntılara karışmasıyla kimyasal toksinler, serbest kalıyor. 
Oysa dünya genelindeki zararlı toksinler kutuplarda birikiyor ve soğuğun etkisiyle bölgede hapsoluyordu. 



Bilim insanları, kutup bölgesindeki zehir miktarı konusunda endişeli. 

Hava sıcaklığının artmasıyla eriyen buzlarda biriken zirai ilaç DDT, böcek ilacı ve endüstri kimyasalı PCBs'nin yanı sıra insan sağlığını tehdit eden klordan maddesi sızıyor. 

Bu maddeler, 2004’teki Stockholm toplantısında doğayı kalıcı kirletenler olarak tanımlanmış ve yasaklanmıştı. 

Bu kimyasallar, doğrudan kansere, sorunlu doğumlara sebep oluyor ve doğada çözülmesi uzun yıllar sürüyor. 



Önceki yıllarda yaşanan düşük hava sıcaklıkları bölgedeki zararlı uçucu maddeleri buzun ve soğuk suyun içinde tuttu. 

Kanadalı ve Norveçli bilim insanlarına göre, 'kirletenler' küresel ısınma ile serbest kaldı. 



Environment Canada’nın hava kalitesi araştırma bölümünde çalışan Hayley Hung, çalışmalarının Arktik’teki zararlı maddelerin yer değiştirmesinin ilk kanıtı olduğunu söyleyerek bunun ne kadar miktarda ve ne kadar hızlı sızacağını bulmak için sadece bir başlangıç olduğunu söyledi. 



1993 ve 2009 arasında Zeppelin Araştırma İstasyonu’nda havadaki mevcut kirleten maddelerin ölçümleri incelendi. Buna göre sıcaklık arttıkça, miktarı bilinmeyen sıkışmış ve kalıcı çevre kirliliğine yol açan maddeler deniz yaşamı ile insanları tehdit ediyor.

Kaynak: Haberlink

Yavru Kedinin Ayaklarını Kestiler


Şanlıurfa’da, acımasız kişi ya da kişiler, bir yavru kedinin ön ayaklarını bıçakla kesip sokağa attı.

Vatandaşlar tarafından bulunan hayvan için belediye veterinerleri seferber olurken, güvenlik güçleri ise yavru kediye yönelik vahşeti gerçekleştiren kişi ya da kişilerin bulunması için çalışma başlattı. Gören ve duyanların kanını donduran olay, sabah saatlerinde meydana geldi. Balıklıgöl'de temizlik yapan belediye görevlileri, yerde kanlar içerisinde acı çeken yavru bir kedi gördü. Islak olan ve üzerine sıcak su dökülerek haşlanmış olmasından kuşkulanılan yavru kedinin ön ayaklarının kesildiğini fark eden görevliler, durumu belediyeye bildirdi. 


İhbar üzerine Balıklıgöl'e gelen Şanlıurfa Belediyesi veterinerleri, yavru kediyi tedavi için merkeze götürdü. Kesik olan ön ayaklarından kanlar akan yavru kediyi görenler ise vahşeti yapanlara tepki gösterdi. Daha önce de aynı bölgede 3 kedinin madde bağımlıları tarafından vahşice öldürüldüğünü söyleyen vatandaşlar, yavru kediye işkence yapan kişi ya da kişilerin yakalanarak cezalandırılmasını istedi. Yavru kediyi bulan temizlik görevlisi Cüneyt Aşık ise karşılaştığı manzaranın kendisini şoke ettiğini söyledi. Aşık, "Çimlerin arasında iki ayağı bıçakla kesilmiş, sıcak suyla haşlanmış yavru kediyi görünce yüreğim parçalandı. Yavru bir kediye bu işkenceyi yapan insan olamaz. Bunu yapan madde bağımlısı gençlerdir. Daha önce de benzer olaylara şahit olduk, sürekli hayvanlara eziyet ediyorlar" dedi. Görenlerin tepkisine yol açan olayın ardından bilgilendirilen polisler ise yavru kediye işkence yapan kişi ya da kişilerin belirlenmesi için bölgede araştırma yapmaya başladı.

Kaynak: Sanlıurfa.com

Sahipsiz Hayvana İşkence Cezasız Kalıyor

Son olarak Urfa'da ağır işkenceye maruz kalan sahipsiz kedi yavrusu, akıllara sahipli hayvanlara kötü muamele yapanlarla sahipsiz hayvanlara kötü muamele yapanlar hakkında uygulanan farklı kanunları getirdi.

Urfa'da, işkence yapılmış yavru bir kedi bulundu. Balıklıgöl'de bulunan kedi, temizlik yapan belediye görevlileri tarafından Şanlıurfa Belediyesi veterinerlerine teslim edildi.

Daha önce de aynı bölgede üç kedinin öldürülmüş olması ve sokak hayvanlarına uygulanan şiddetin cezasız kalmasını tekrar gündeme getirdi.

"Hayvanlara kötü muamele Ceza Kanunu kapsamına alınsın"

Konu hakkında bianet'e konuşan Hayvan Hakları Federasyonu Başkanı Avukat Ahmet Kemal Şenpolat, esas sorunun insanlar tarafından sahiplenilen hayvanlarla sahipsiz hayvanlara yapılan eziyet ve işkence karşısında yasaların farklılık göstermesi olduğu görüşünde.

İnsanlar tarafından sahiplenilen hayvanlara zarar verilmesi veya öldürülmesi durumunda fail hakkında Ceza Kanunu'nun 151. maddesinden, "mala zarar vermek" suçlamasıyla dört aydan üç yıla kadar hapis cezasıyla dava açılabildiğini söyleyen Şenpolat, bu noktada hayvana "mal" muamelesi yapılmasını eleştiriyor.

Ancak insanlar tarafından sahiplenilmeyen hayvanlara kötü muamele yapılması veya öldürülmesi durumunda bundan daha vahim bir tabloyla karşı karşıya kalıyoruz.

Sahipsiz hayvanlara yapılan her türlü kötü muamelenin Kabahatler Kanunu çerçevesinde değerlendirildiğini söyleyen Şenpolat, failin bulunması durumunda verilen cezanın 300 lira civarında olduğuna dikkat çekiyor ve ekliyor:

"Sokak hayvanlarına işkence yapan veya hayvanları öldürenlerin yüzde 80'i bilinmiyor. Urfa'daki durum da böyle; ortada fail yok. Suç Kabahatler Kanunu çerçevesinde değerlendirildiği için de savcının veya polisin delilleri toplayıp fail veya failleri bulmak gibi bir yetkisi de yok."

"Bilinçlendirme şart"

Öncelikli olan hayvanlara karşı yapılan her türlü kötü muamelenin, sahipli-sahipsiz farkı gözetilmeksizin Ceza Kanunu kapsamına alınması gerektiğini söyleyen Şenpolat, aksi taktirde hayvanlara bu zulmü çektirenlerin cezasız kaldığını ifade ediyor.

Bunun yanı sıra insanların küçük yaştan itibaren hayvan hakları konusunda bilinçlenmesi için belediyelerin, okulların, camilerin, yerel yayın organlarının ve sivil toplum kuruluşlarının üstüne görev düştüğünü ifade ediyor.

Kaynak: bianet

Yanlışlıkla Öldürüldü ama "Kusurluymuş"

PKK'li sanılarak öldürülen Fil'in tazminat davasında, Hatay Valiliği'nden yanıt geldi: "Kusurunun olduğu açıktır, o bölgede örgüt mensupları olduğu biliniyor."

Hatay Valiliği, kekik toplarken öldürülen Mustafa Fil'in tazminat davası açan ailesine, "Olay anında örgüt mensuplarının olduğu bilinen kırsaldaydı" yanıtını verdi.

28 Haziran 2010'da Hatay'ın Çardak Yaylası Şekerdere Bölgesi'nde kekik toplayan 66 yaşındaki Fil ile 63 yaşındaki Ali Dalmış, Jandarma Özel Harekât Taburu'nca PKK'li sanılarak öldürülmüş, iki köylü de yaralanmıştı.

Hatay Valiliği Fil ve Dalmış'ın ailelerine 21 bin 650'şer lira "terör tazminatı" ödemeye karar verdi. Ancak Fil'in ailesi tazminatı az bularak valiliğin kararının iptali ve 80 bin TL maddi tazminat talebiyle Hatay İdare Mahkemesi'ne başvurdu.

Radikal gazetesinden Mesut Hasan Benli'nin haberine göre,  Hatay Valiliği mahkemeye gönderdiği "Fil olay anında örgüt mensuplarının olduğu herkesçe bilinen, Amanos Dağları Çardak Yaylası kırsalında bulunmaktaydı. Bulunulan noktaya araçla dahi gidilmediği, 1000 metresinin yürüyerek ulaşıldığı açıkça belirli olup, davacısının kusurunun da olduğu açıktır. Güvenlik güçlerince bölücü terör örgütü üyesi olduğu düşünülerek ateş edilmiştir" cevabıyla, Fil'in kusurlu olduğunu savundu.
"Dağda gezen herkesi öldürebilirler"

Hatay Valiliği, mahkemeye gönderdiği yazıda ayrıca şu ifadelere yer verdi:

"Davacılar Fil'in daha yaşlı olmasına rağmen kendisinden 14 yaş küçük eşine baktığını, bağ ve bahçe işlerini yaptığını, 2 bin 500 kök üzüm, ayrıca pamuk, buğday ve sebze yetiştirdiğini iddia etmektedir. Yaşlı ve bakıma ihtiyacı olan bir eş ve babadan ailenin böylesine çalışma beklentisi tarafımızca anlaşılmamıştır."

Fil ailesinin avukatı Ali Habip ise verdiği karşı dilekçede şu ifadelere yer verdi: "Davacının kendi memleket dağlarında özgürce gezmesini bir kusur olarak gören davalının anlayışını, hangi hukuki değerlendirme içine alacağımızı bilemediğimizden eleştiriye ve cevap vermeye dahi değer görmüyoruz. Davalının bu zihniyetine göre dağda gezen her vatandaşın öldürülmesi mümkün olacaktır."

Samsun'un Havza ilçesinde 16 yaşındaki Gökhan Çetintaş da 19 Temmuz'da PKK'li sanılarak öldürülmüştü.

Kaynak: bianet

Savcı, 'Kadın belki aldatmıştır' indirimi istedi!

Ailesinin baskısı sonucu kuzeni Kerem Kaçan ile evlendirilen Eylem Pesen iki yıl önce korkunç bir cinayete kurban gitti. 2009 yılının mayıs ayında Kerem Kaçan, 5 aylık hamile olan 17 yaşındaki imam nikahlı eşi Eylem Pesen’i önce bıçaklayıp ardından arabayla üzerinden geçerek öldürdü. Van 2. Ağır Ceza Mahkemesi'nde dün yapılan duruşmada Cumhuriyet Savcısı müebbet hapisle yargılanan sanık Kaçan için, kadının aldattığı düşüncesiyle haksız tahrik indirimi istedi. 



Van’ın Cevdet Paşa Mahallesinde iki yıl önce meydana gelen korkunç cinayet şöyle gelişti: Evine gelen Kerem Kaçan (29) eşi Eylem Pesen (17) ile tartışmaya başladı. Ağabeyiyle ilişkisi olduğunu öne sürerek, eşini suçlayan Kaçan ile Pesen arasında şiddetli bir tartışma başladı. Tartışma kısa sürede kavgaya dönüştü. Bu sırada çılgına dönen Kaçan, 5 aylık hamile eşini bıçaklamaya başladı. Eşini defalarca bıçaklayan Kaçan, hırsını alamayarak eşinin bitkin bedenini sürükleyerek yola çıkardı. Daha sonra arabasına binen gözü dönmüş eş, arabayla defalarca Eylem’in üzerinden geçti. Tüyleri diken diken eden olayı gören komşuların polise haber vermesi Kaçan’ı gözaltına aldı. Mahkemedeki ifadesinde Kaçan, eşinin kendisini ağabeyiyle aldattığını iddia ederek pişman olmadığını söyledi. 



Eylem Pesen, baba Necmettin Pesen'in zoruyla lise ikinci sınıftan alınarak, 12 yaş büyük dayıoğlu Kerem Kaçan ile imam nikahıyla evlendirildi. 



Eylem’in ölümünden sonra polislerce gözaltına alınan baba Pesen, kızını zorla evlendirdiğini itiraf etti. İfadesi alındıktan serbest bırakılan baba Pesen, kızının sürekli eşinden şiddet gördüğü için zaman zaman kaçarak eve geldiğini ve her seferinde kızını tekrar eşinin evine geri gönderdiğini söyledi. 



Anne Herdem Pesen ise kızının, damadı ile ağabeyi arasında mal paylaşımı yüzünden çıkan kavgadan dolayı öldürüldüğünü belirterek, "Damadım para için ağabeyi ile yaptığı kavgada kalkıp karısını öldürdü. Kızıma iftira atıyorlar. Namus cinayeti değil, damadım para için cinnet getirdi. Aklı da yerindeydi, bilseydim aklı yerinde değil, kızımı vermezdim. Kızım okuyordu" şeklinde konuştu. 



Van 2. Ağır Ceza Mahkemesi'nde dün yapılan duruşmada Cumhuriyet Savcısı tartışılacak bir mütalaa verdi. Sanığın imam nikahlı eşi Eylem Pesen'in kendisini ağabeyiyle aldattığını düşündüğünden 'haksız tahrik indirimi' yapılması ve tutukluluk hallerinin cezadan indirilmesi yönünde talepte bulundu. Mahkeme heyeti savcının mütalaasını kabul ederse Kerem Çakan 18 yıl ile 24 yıl arası hapis cezası alacak.

Kaynak: Haberlink

Hopa Tutuklularına "Yumurtadan" Dört Yıl

Hopa eyleminden tutuklu bulunan iki öğrencinin de aralarında olduğu 13 öğrenciyle ilgili yazılan iddianamede, Kuzu'ya yumurta atmaktan dört yıla varan hapis cezası isteniyor.

Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde AKP İstanbul Milletvekili Burhan Kuzu'ya konuşması sırasında yumurta atan 13 öğrenciyle ilgili iddianamesini tamamlayan Cumhuriyet Savcısı Kürşat Kayral, dört yıla varan hapis cezası talep etti. İddianame değerlendirilmek üzere mahkemeye sunuldu.

Hakkında dava açılan öğrencilerden ikisi olan Ozan Gündoğdu ile Ömür Çağdaş Ersoy, Hopa protestolarına katıldıkları gerekçesiyle Sincan Cezaevi'nde tutuklu. İki öğrenciye, parasız ulaşım eylemine katıldıkları için de 600'er TL para cezası verildi.

13 öğrenci arasında, Devlet Bakanı ve Başmüzakereci Egemen Bağış'a yumurta attığı gerekçesiyle iki yıl hapisle yargılanan Siyasal Bilgiler Fakültesi birinci sınıf öğrencisi Nihal Çarıkçı da var.
Yumurta Hopa dosyasında

Avukatları Sevinç Hocaoğulları, bianet'e yaptığı açıklamada, "Hopa sürecinde böyle bir şeye maruz kalmalarının nedeni muhalif kimlikleri, daha önceden de demokratik protestolarda bulunmuş olmaları" diye konuştu.

Hocaoğulları, zaten ayrı soruşturmalar açılmış "Hopa eylemi" ile "yumurta eylemi" şeklindeki iki ayrı olayın, Hopa soruşturma dosyasına da girdiğini belirtti. Bu olayların, Hopa eylemiyle ilgili olmadığı için dosyadan çıkarılmasını talep ettiklerini ancak savcının bu isteği geri çevirdiğini açıkladı.

"Bu ceza az oldu"

İddianamede adı geçen 56 yaşındaki Hasan Hüseyin Özkan, bianet'e yaptığı açıklamada, kendisine isnat edilen suçun "koltuk fırlatmak" olduğunu söyledi. "Bunu bekliyorduk" diyen Özkan, protestolara karşı bu derece ağır uygulamalara gidildiği için dört yıl ceza istemine şaşırmadıklarını söyledi.

İddianameye, "Geçmişte idamımızı istiyorlardı, bu ceza az oldu" diyerek espriyle yaklaşan Özkan, yumurta eyleminin ardından kendisi hakkında "eylemi yönlendiren provokatör" diye yazan Yeni Şafak gazetesi hakkında da tazminat davası açtığını belirtti. Ankara 2. Asliye Ceza'da 5 bin TL tazminat istemiyle, muhabir Mustafa Kahraman ile gazeteye açılan davada, Yeni Şafak'tan istenen yazının, "elimizde haber mevcut değil, arşiv tutmuyoruz" diyerek mahkemeye verilmediğini de ekledi.

"Küçük düşürücü eylem"

Siyasal Bilgiler Fakültesi Konferans Salonu'nda 8 Aralık 2010'daki "Türkiye'de Anayasa Sorunu" isimli konferansın ilk konuşmacısı CHP Eskişehir Milletvekili Süheyl Batum'un sözü ıslıklar ve sloganlarla kesilmişti. Kuzu'nun kürsüye çıkmasıyla salondaki öğrenciler "Kolektif Yumurta Şenliğine Hoş Geldiniz" ve "Hesap Soracağız Öğrenci Kolektifi" yazılı pankartlar açtı. Ardından Kuzu'ya yumurta atıldı.

İddianamede, öğrencilerden birinin güvenlik görevlilerine koltuk attığı, başka bir öğrencinin hakaret ettiği bir başkasının ise sivil güvenlik görevlisinin boğazını sıktığı ileri sürüldü. Öğrencilerin, savcılık ifadelerinde, yumurta ve ayakkabı attıklarını kabul ettikleri ifade edildi.

Savcılığın iddianamesinde, yumurta ve ayakkabı atılmasının "küçük düşürücü" nitelik arz ettiği ifade edilerek eylem, "hakaret" kapsamında değerlendirildi. İddianamede, üniversite öğrencilerinden 10'unun, Türk Ceza Kanunu'nun (TCK) 125/1-3a-4. maddeleri gereğince, "Kamu görevlisine görevinden dolayı hakaret" iddiasından, 1 yıl 2 aydan 2 yıl 4 aya kadar hapisle, üçünün ise TCK'nın 265/1-3. maddeleri uyarınca, "Kamu görevlisine görevini yaptırmamak amacıyla cebir kullanmak" gerekçesiyle, 8 aydan 4 yıla kadar hapisle cezalandırılmaları talep edildi.

Protestodan 600 TL ceza

Sanıklardan Ersoy ile Gündoğdu, 31 Mayıs'ta Hopa'da emekli öğretmen Metin Lokumcu'nun öldürüldüğü olayların ardından Ankara'da yapılan protesto eylemlerine katıldıkları gerekçesiyle Sincan Sincan L Tipi 1 No.lu Kapalı Cezaevi'nde tutuklu bulunuyor. Haklarında henüz iddianame yazılmadı.

İki öğrenci, 17 Mart 2010'da Ortadoğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) ile Hacettepe Üniversitesi'nde düzenlenen ulaşım zammını protesto eylemine katılmaktan da para cezasına çarptırıldı.

Eylemlerde 126 kişi gözaltına alınmış, 12 öğrenci hakkında dava açılmıştı. Ankara 14. Asliye Ceza Mahkemesi'ndeki davanın 7 Temmuz'daki karar duruşmasında, Ersoy, Gündoğdu, Erkan Kütük, Şelale Balanbar ve Çağrı Cinas "karşılıksız yararlanmaya teşebbüs" suçundan 600'er TL adli para cezası ödemeye mahkum oldu.

Kaynak: bianet

26 Temmuz 2011 Salı

Devletin İmamı Zeytinburnu’nda Linç Vaazı Verdi


Zeytinburnu’nda Kürtlere yönelik faşist saldırılarda bir cami imamının cuma namazı vaazında ‘devletin bölünmez bütünlüğüne karşı çıkanlara prim vermemek gerektiğini’ sözleri ardından camiden çıkan kişilerin ‘Allahuekber’ diyerek saldırılara katıldığı ortaya çıktı.

Kürtler Zeytinburnu’nda, bir haftadır polis ve ırkçıların ablukası altında yaşıyor. Veli Efendi, Çırpıcı ve Yeşiltepe Mahalleleri’nde geceleri sokağa çıkma yasağı sürerken, linç girişiminde bulunanların tümü (65 kişi) serbest bırakıldı.

KÖRÜKLEYEN VAAZ

ANF’ye konuşan Mahalle sakinlerinden Mehmet Korkmaz, 21 Temmuz Perşembe günü Kürt işyerlerine yapılan saldırı sonrası, Cuma namazı için gittiği camide imamın ırkçı söylemlerle vaaz verdiğini söyledi. Korkmaz, “Hocanın Cuma namazında halka sağduyu çağrısı yapacağını sanıyordum. Hoca, devletin ağzıyla konuşuyordu. Devletin bölünmez bütünlüğüne karşı çıkanlara prim vermemek gerektiğini söyledi ve olayların daha ateşlenmesine neden oldu” dedi.

Nitekim yayınladığımız fotoğraflarda faşist gösterilerde sakallı yaşı ilerlemiş kişilerin bulunması da dikkat çekiyor.

Mehmet Korkmaz devamla şunları anlattı: “Bu vaazdan sonra, hem cami hocası, hem de polis tarafından teşvik edilen ırkçılar ‘Allahuekber’ sloganlarıyla insanlara bıçak ve sopalarla saldırdılar. Artık geceleri dışarıya çıkamaz hale geldik. Bunlar nasıl kendilerine ‘Müslümanım’ diyorlar, ben anlamadım. Bunlar resmen Emevi.”

POLİS İŞARET EDİYOR IRKÇILAR SALDIRIYOR

Yaşanan olaylarda ortaya çıkan önemli ayrıntılardan bir diğeri ise saldırıların başladığı günlerde MHP’lilerin grupların öncülüğünü etmesi oldu. Saldırıların başladığı ilk günlerde 58’inci Bulvar’da ırkçıların toplandığı yere gittiğini dile getiren Korkmaz, “Aralarında 50 yaşında olan eski MHP’liler vardı. Bir tanesi Tatar, ismini hatırlamıyorum ama eski vukuatlıdır. MHP’nin içindeki göçmenleri kendi çıkarları için taşeron olarak kullanıyor” dedi. Akşam 58’inci Bulvar’a gidilmesi durumunda, orada sadece Arnavutların, Tatarların ve Lazların olduğunun görüleceğini ifade eden Korkmaz, “Bunlar devletin polisi önünde kimlik kontrolü yapıyorlar resmen. Çarşamba günü BDP binasına saldırı olmadan önce bizim mahallede oturan Mardinli bir kadının kimliğine bakmışlar, sonra ağza alınmayacak küfürler etmişler. Kadın ilçeye geldiğinde perişandı” diye konuştu.

SALDIRININ ZEMİNİNİ POLİS HAZIRLAMIŞ

Saldırganların bu hareketlerine karşılık bir araya gelmek istediklerini ancak, BDP’li yöneticilerin kendilerinden dağılmalarını istediğini ifade eden Korkmaz, şunları aktardı:

“BDP ilçe başkanı bu şekilde bizi evlerimize gönderdi. Biz dağıldıktan sonra, BDP’nin bütün camları aşağı indirilmiş, ırkçılar sokakta yakaladıkları Kürtleri linç etmişler. Kağıt oynadığımız Şenol Kıraathanesi önüne sürekli sivil polisiler arabalarla konuşlanıyordu. Saldırıdan birkaç dakika öncesinde gereksiz bir şekilde bizim kahvenin yanına gaz attılar ki biz dağılalım ırkçılar rahat saldırsın diye. Yoksa mümkün değil biz buraya saldıracaklarını bilsek bu şekilde ister 5 bin kişi gelsinler sonuna kadar kavgamızı ederdik.”

TELSİZİNDEN ‘SALDIRGANLARA DOKUNMAYIN’ ANONSU

Kendi işyerinin de hedef seçildiğini anlatan Midyat Kıraathanesi sahibi İdris Doğan, iş yeri yerle bir edilmeden önce sivil polislerin oraya geldiğini, bir süre duraklandıktan sonra, kahvesinin hedef seçildiğini söyledi. İdris Doğan, polisin işaretlediğini, ardından ırkçıların saldırdığını aktardı.

Mahalle sakinleri ayrıca bir sivil polisin telsizden, ‘ellerinde bayrağı olanlara sakın dokunmayın’ diye anons geçtiğini belirtiyorlar.

22 yıldır Yeşiltepe’de oturduğunu belirten taşlanan Şenol Kıraathanesi’nin sahibi Ramazan Seferoğlu ise bugüne kadar hiç böyle bir saldırıya maruz kalmadıklarını söyledi. Seferoğlu, Perşembe günü kahvenin nasıl hedef alındığını şöyle anlattı:

“Saat 21.00’di. Kahvede oturuyorduk. Dışarıdan sloganlar yükselmeye başladı. Bazı arkadaşlar ne oluyor diye bakmaya gitti. Geldiklerinde elli bayraklı 40 kişilik bir grubun eylem yaptığını, Kürtlerin evlerini yakacaklarını söyleyerek, çok ağır hakaretler ettiklerini söylediler. Bunun üzerine tedbiri aldım ve herkesi dışarı alarak kahveyi kapatmaya hazırlanırken, bizim burada hiçbir gerginlik olmamasına rağmen, birden polis tarafından kahvenin yanına gaz bombaları atılmaya başlandı. Tüm müşteri mağdur oldu. Herkes kahveden çıktı ben de kapattım, evlerimize dağıldık. Yarım saat sonra sloganlar eşliğinde cam sesleri duydum. Ortalığın sakinleşmesini bekledim. Aşağı indiğimde kahvenin camlarının yerle bir olduğunu gördüm. Tekrar evlere döndük. İkinci kez saldırıya uğradı. Tekrar aşağı indiğimde karşılaştığım manzara karşısında yıkıldım. Bu kez kahvenin içini yerle bir etmişlerdi. Ne buzdolabı, ne masa, ne televizyon, ne vantilatör, ne dolap bırakmışlardı. Bu kahveyi satın alabilmek için 22 senelik emek verdim işçi olarak çalıştım, beş saniye de yok ettiler. Diyarbakırlı olduğum için hedef seçildim.”

“ESAS AMAÇ KÜRTLERİ SÜRMEK”

Yerle bir edilen bir başka bir kıraathane de Çırpıcı Mahallesi’nde bulunan Batmanlıların Dostlar Kıraathanesi idi. Olay sırasında kıraathanenin içinde üç arkadaşıyla rehin kalan işyeri sahibi Ender Taşkıran ise dehşet verici dakikaları şöyle anlatıyor:

“Çarşamba gecesiydi, kahveyi kapatmak üzereydim. Yanımda iki arkadaşım vardı. İçerde temizlik yapıyordum. Birden ‘Ya Allah Bismillah Allahuekber’, ‘Şehitler ölmez, vatan bölünmez’ gibi sloganlarla kahvenin önüne geldiler. Dışarıya çıktım konuşmaya çalıştım. Madem dertleri askerlerin ölümü ise ben de askerlik kimliğimi göstererek, izine geldiğimi söyledim. Bana mısın demediler. Beni darp etmeye kalkıştılar. Hemen kahvenin içine girdim kapıyı kapattım. Birden camlar teker teker inmeye başladı. Kahvedeki başka bir bölüme sığındık arkadaşlarla. Sesler geliyordu. Çok ürkütücüydü. Amaçları Kürt halkını bu mahalleden sürmek.”

“155’İ DEFALARCA ARADIM, KİMSE YARDIMA GELMEDİ”

Mahsur kaldıkları kıraathaneden defalarca 155’i aradığını, durumu anlattığını ancak kimsenin yardıma gelmediğini söyleyen Ender Taşkıran, “Onu da boş verin, bizim kahve saldırıya uğrarken caddenin hemen köşesinde polis ekipleri konuşlanmıştı. Saldırıyı izlemekle kaldılar. Tam gece saat 03.00’a kadar içerde mahsur kaldık. Bizi polisler değil esnaflar kurtardı. Yerle bir olmuş kahvemin dışına çıktığımda polislerin orada olduğunu görünce, daha da çileden çıktım” dedi. Yaşananların bu saldırının organize bir iş olduğunu gösterdiğini ifade eden Taşkıran, “Ne cam kaldı ne masa. 2000 yılından beri abimlerle burayı işletiyoruz. Ben askere gittiğim için abilerim bakıyordu. 12 sene boyunca emek verdik. Karadenizlerin de kahvesini önünde barikat kuran polis, bizim işyerimizin yerle bir olmasına resmen göz yumdu” diye konuştu.

AFGANLAR DA KULLANILDI

Çalıştıkları tekstil atölyesinde tanık olduğu olayı anlatan Sema Al, atölyede yaklaşık 30 Afganlının çalıştığını belirterek, “Afganlılar Cuma sabahı saat 08.00’da iş yerine geldiler. ‘Biz 15 Kürt öldürdük’ diyerek, dalga geçiyorlardı. Bu akşam yine sokağa çıkıp Kürtleri keseceklerini söylüyorlardı. Dayanamadım araya girdim, ‘Ne diyorsun sen’ diye tepki göstermemle kavga çıktı” dedi. “Göçmen oldukları için kimsenin onlara iş vermediği bir ortamda Diyarbakırlı olan bizim işyeri sahibi onlara kucak açtı” diyen Al, “Aylardır burada kazandıkları parayla ayaktalar. Ama gelip utanmadan Kürt kimliğine saldırıyorlar” diye sordu.

Saldırılardan sadece yetişkinler değil, çocuklar da mağdur oldu. Yazın her gece dışarıda oynadıklarını belirten Cemil, “Artık sokak bize yasak. Geceleri sesler geliyor. Ellerinde odunlarla gezen adamlar. Çok korkuyorum. Saat 19.00 olduğunda ise hemen eve sokuyor. Biz eskisi gibi oynamak istiyoruz. Bu olaylar ne zaman bitecek” diyor.

GİRESUNLU İKİ KADIN

Giresunlu Fatma Öz ise artık bu ırkçılığın bitmesini istediklerini, Kürt komşularıyla hiçbir sorun yaşamadıklarını ve bu provokasyonlara gelmeyeceklerini söylüyor. Ancak konuştuğumuz bir başka Giresunlu kadın Filiz Arslan ise “Bu olayların sorumluları Diyarbakırlılar ve Bitlisliler. Biz Kürtleri istemiyoruz. Mahalleden gitsinler istiyoruz. Askerleri onlar öldürüyorlar. Bana bir kötülükleri olmadı. Ama bizim gençler onlara saldırıyorlarsa bildikleri bir şey vardır” dedi.

Kaynak: ANF

Eski JİTEM'ci: Öldürdüğümüz kişi başına "para ödülü" aldık

Ergenekon soruşturması kapsamında Şile'deki mühimmatla ilgili açılan davanın ilk duruşmasında konuşan itirafçı Özel, JİTEM'de çalıştığını, öldürdüğü kişi başına zarf içinde "ödül" aldığını söyledi. 



İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesi'ndeki Ergenekon duruşmasında ifade veren sanık Ulaş Özel, kendisine JİTEM Elazığ Bölge Komutanlığı'nda görev verildiğini ve katıldığı operasyonlarda öldürdüğü kişi başına "para ödülü" aldığını söyledi. 



Ergenekon soruşturması kapsamında Şile'de yapılan kazılarda ele geçirilen silahlar ve mühimmatla ilgili olarak açılan davanın dün (25 Temmuz) görülen ilk duruşmasına, tutuklu sanık Özel ile tutuksuz sanıklar Hüseyin Yanç, Okan İşgör ile Yusuf Ethem Akbulut katıldı. Mahkeme, İşgör ile Yanç'ın tutuklanmasına karar verdi, ayrıca İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülen 1. ve 2. Ergenekon dava dosyalarını istedi. 



CNNTurk'un haberine göre, Türkiye Komünist Partisi/Marksist Leninist (TKP/ML) üyesiyken itirafçı olduğu açıklanan Özel, ifadesinde şunları söyledi: 



"TİKKO adına faaliyet yürütürken teslim olduktan sonra JİTEM Elazığ Bölge Komutanlığı'nda görevlendirildim. Devlet adına birçok operasyona katıldım. Cezaevinden alınıp üç-dört ay boyunca katıldığım operasyonlarda, öldürdüğümüz kişi başına zarf içinde para ödülü alıyorduk. İstanbul'da görevliyken de kaçırdığımız kişiyi Tunceli'ye götürüp 'Operasyonda yakaladık' diyorduk. Bugüne kadar 35 TİKKO mensubu ile 90'ın üzerinde PKK'linin öldürüldüğü operasyonlara katıldım." 



Radikal gazetesinin haberine göre de, 1999'daki Metris isyanı öncesinde İBDA-C mensuplarıyla 18 ay boyunca cezaevinde kaldığını söyleyen İşgör, istihbaratçılara 400 sayfalık ifade verdiğini söyledi. 

PKK itirafçısı Yanç da generallerin kendileriyle görüştüğünü söyledi ve "Osman Eker Paşa benim babam gibidir. Jandarma Kurmay Başkanı Korgeneral İbrahim Açıkmeşe ile de Ankara'da görüştük" açıklamasında bulundu. 



1. Ergenekon davasının ilk duruşması da dün görülmüştü.

Kaynak: Haberlink

Çetin: ‘Bu Dava Üzerine Gidilmezse Bitirilecek’

Gazeteci Hrant Dink’i 19 Ocak 2007 tarihinde İstanbul’da Agos Gazetesi önünde vurarak öldüren Ogün Samast’ın çocuk mahkemesinde "Hrant Dink’i tasarlayarak öldürmek" suçundan hüküm giymesinin ardından gözler tekrar örgüt üzerinde duran esas davaya çevrildi. Hrant’ın Arkadaşları Platformu ve Dink ailesi avukatı Fethiye Çetin, salı günü İstanbul Cezayir Restoran’da düzenledikleri bir basın toplantısında davanın bugüne kadarki seyrinde araştırılması ısrarlı taleplerine rağmen reddedilen ipuçlarını ve şüphelerini anlattılar.


Çetin, "Hrant Dink devlet tarafından çok yakından izleniyor, gene devletin çok yakın izlediği kişilerce öldürülüyor" dedi ve ekledi: "Her şey devlet kurumlarını işaret ediyor. O kadar açık ki."

Tutuklu sanık Erhan Tuncel’in geçen duruşmada "Bu cinayetin sadece üç beş kişiyle sınırlandırılması için ikna edildim" dediğini hatırlatan Çetin, Tuncel’in ayrıca ifade vermemesi için zamanın İstanbul Terörle Mücadele Şube Müdürü Selim Soykan ve İstanbul İstihbarat Şube Müdürü Ahmet İlhan Güler tarafından telkin edilidiğini söylediğini de ekledi.  "Bir şüphelinin ifade vermemesi için dellilleri toplamakla görevli kamu görevlileri ikna ediyorlar. Böyle şey olabilir mi?"

"Soruşturmanın yeniden başlamasını istiyoruz" diyen Çetin’in dikkat çektiği ihmaller ve soruşturma kapsamında gerçekleştiğini iddia ettiği usulsüzlükler başlıklar halinde şöyle:

* Trabzon’da sadece Jandarmaya yönelik sulh ceza mahkemesinde dava açıldı, polise yönelik soruşturma davaya dönüşmedi.

* İstanbul Emniyeti’ne dair soruşturmalardan sonuç alınamadı.

* MİT’ten iki kişi soruşturulacak ancak kurumun suikaste dair hiç bir bilgisinin olmadığı iddia ediliyor.

* Ogün Samast’ın evine giden polisler, tutanağa babası Ahmet Samast’ın oğlunun nerede olduğunu bilmediğini yazdılar ancak "jandarma komutanına sorun, o bilir" dediği atlandı. Bu polislere soruşturma açılmadı. Samast’ın kullandığı SIM kartında "komutan" diye kayıtlı bir telefon numarası olduğu biliniyor. Bunlara rağmen mahkeme konunun araştırılması talebini reddetti.

* Cinayet mahallindeki kameralarda göründüğü iddia edilen Osman Hayal’in cep telefonu kayıtlarından tespit edilmesi için baz istasyonları kayıtlarının incelenmesi talebi de mahkeme tarafından reddedildi. Dava dosyasına göre Hayal’in cep telefonu 13 Ocak gününden itibaren İstanbul’da sinyal verdi ve cinayet günü kapandı.

* Mahkeme, Trabzon Emniyeti’nden Osman Hayal’in biyometrik fotoğrafının istenmesi talebini kabul etti ancak fotoğraf halen gelmedi. Hayal’in halen Trabzon’da olup olmadığı meçhul.

* Olay yerindeki MOBESE kamera kayıtları kayıp. Yapı Kredi Bankası şubesinin kamera sisteminin cinayetin işlendiği 19 Ocak ve önceki günde arızalı olduğu iddia ediliyor.Akbank şubesinin bir cephesinindeki kameranın kayıtları da bulunamıyor. Çetin polisin ilk aşamada Yapı Kredi’ye görüntü var mı diye sormadığını söyledi ve kamera kayıtları konusundaki eksiklik ve ihmallerde kötü niyet olduğunu düşündüklerini ekledi.

* Eldeki kamera kayıtlarında görünen ve Samast ile birlikte olduğu düşünülen kişilerin kimlik tespitleri için yardım istenen Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı (TİB) "yasalara uygun değil" diyerek talebi reddediyor ve ilgili kişilerin isimlerini istiyor. Taleplerinin zaten bu kişilerin kimliklerinin tespiti için istendiğini söyleyen Çetin, konuşma içeriklerine değil, bölgedeki baz istasyonlarının olay günü belli bir zaman diliminde kaydettiği konuşma listelerine ihtiyaç duyduklarını belirtti.

* Ogün Samast’ın uzun zaman geçirdiği, cinayet mahalline yakın internet kafe, tesadüfen bulduğunu söylese de, Çetin’in ifadesine göre bulunduğu binanın ikinci katında ve "kafanızı kaldırıp bakmadığınız sürece" tabelasını görmek zor. Sahibi Adem K. ve işletmecisi (oğlu) Salih K.’nın polis olduklarını söyleyen Çetin, kafenin Dink’e yönelik tehditlerin yoğunluk kazandığı 2004 yılında açıldığını ve 2007 yılında cinayetten kısa süre sonra kapandığını ekledi. Çetin kendi taleplerinden önce polisin kafeye dair hiç bir araştırma yapmadığını ve talepleri sonrasında ilk başta "hatırlamıyorum, bilmiyorum" diye ifade veren Salih K.’nın mahkemeye çağırıldığında girdiği ayrıntılarla herkesi şaşırttığını söyledi. Tanığın mahkemede Samast’ın üzerindeki silahı farkettiği, hatta terörle mücadele birimini uyardığını söylediğini hatırlatan Çetin, Salih K.’nın Agos’a ilan vermek için gittiğini de söylediğini, ancak gazetenin kayıtlarında böyle bir ilanın bulunmadığını da ekledi. Söz konusu kafenin bilgisayarlarından Samast’ın yazışmalarına dair herhangi bir delil elde edilemedi ve konuya dair polise yönelik yapılan suç duyururusu sonuç vermedi.

* Bir soruşturmanın gizli olmasının sebebinin sağlıklı yürümesi olduğuna dikkate çeken Çetin, "Soruşturmanın gizliliği emniyetçilerin işine yarıyor. Soruşturma delilleri gizlemek ve yok etmek için kullanılıyor" iddiasında bulundu.

Davanın yeni savcısının sanıkların Ergenekon, Balyoz ve Kafes adlarıyla anılan davaların sanıklarıyla ilgileri olup olmadığına dair polisten bilgi istediğini hatırlatan Çetin, bu durumun arzu ettikleri gibi davanın derinleşmesine mi yoksa uzamasına mı yol açacağı sorusuna ise "Derinleştirebilir de, uzatabilir de" diye yanıt verdi.  Olası bağlantıların Dink dosyası kapsamında araştırılmasını istediklerini söyleyen Çetin, Ergenekon’a bağlanan Danıştay saldırısı davasında ana dava bitmeden karar verildiğini hatırlattı.

"Bu dava üzerine gidilmezse bitirilecek" diyen Çetin, 29 Temmuz Cuma günü görülecek duruşmada destek çağrısı yaparak kamuoyunun sürece ilgisinin canlı tutulmasının önemini vurguladı.

Kaynak: bianet

25 Temmuz 2011 Pazartesi

Avrupa'da faşizm hep yükselişte


Norveç’teki çifte saldırılarla Avrupa’da faşizm yeni bir ivme kazandı. 11 Eylül saldırılarının aksine Norveç’teki olaylar, daha çok 1995 yılındaki Oklahoma olayına benziyor. Europol’un “Avrupa’da aşırı sağ tehlikesi yok” şeklindeki raporun aksine Almanya, Fransa, İsveç, İngiltere, Finlandiya, Polonya ve Macaristan’da artan faşist örgütlemeler dikkat çekiyor. 



Ünlü Alman kuantum teoricisi Werner Heisenberg ölüm döşeğindeyken Tanrı’ya “Neden türbülans var?” diye soracağını söylemişti. Sadece Heisenberg değil, hemen fizikçilerin kafa yorduğu türbülans kimilerine göre her şey yolunda giderken, birden tersine dönmesi. Sevgi nefrete, güzel çirkine, iyi kötüye. Tıpkı Avrupa’da hayat standardının en yüksek olduğu Norveç’in türbülansı gibi. 



Norveç’in türbülansa iten ise 32 yaşındaki Anders Behrin Breivik. Ancak önce sosyal paylaşım sitesi Facebook’taki profilinde Machiavelli, Tolstoy, Dante, Kafka ve George Orwell okuduğunu yazan Breivik türbülans geçirdi. Bir tarım şirketi sahibi, avcılıkla uğraşan, klasik müzik dinlediğini yazan Breivik, son olarak 17 Temmuz günü Twitter’e “İnançlı bir insan, 100 bin çıkarcı insana bedeldir” şeklinde mesaj attı. 



Daha önce hiçbir suça bulaşmayan Breivik, 22 Temmuz Cuma günü Oslo’da parlamentosu ile Utaya adasında İşçi Partisi’nin gençlik kampında düzenlenen silahlı saldırının en önemli zanlısı olarak yakalandı. İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana ilk kez böyle bir trajediyle sarsılan Norveç’teki çifte saldırı, anında New York ve Washington’a 11 Eylül 2001 günü yapılan saldırılara benzetildi. 



Fakat 91 kişinin hayatına mal olan Norveç’teki saldırılar, Brevik’in aşırı sağcı radikal bir Hıristiyan kimliği yüzünden ABD’nin Oklahoma kentinde 1995 yılında düzenlenen bombalı saldırıyla benzerlik arz ediyor. Aşırı sağcı Timothy McVeigh’in devlet binasını havaya uçurması sonucu 168 kişi ölmüştü. Ancak tüm spekülasyonlara rağmen Norveçli yetkililer, olayın perde arkasına ilişkin iddialarda bulunmaktan kaçınıyorlar. 



MARKS’I VE İSLAMİYET’İ SEVMİYOR! 



Polis ve hükümetin olayın siyasi yönüne ilişkin henüz bir açıklama yapmazken Anders Behrin Breivik’in siyasetle yakından ilgilendiği ve internetteki tartışmalarına sık sık katılması gözlerden kaçmıyor. Anti-İslam görüşlerin yer aldığı “document.no” sitesindeki arşive ulaşan Alman Spiegel dergisi Breivik’in İslam düşmanlığının yanı sıra Marks’ı da sevmediğini duyurdu. 



En çok merak edilen soru ise Breivik’in saldırıları tek başına mı planladı, yoksa bir grubun parçası mı? Polis Breivik’in herhangi bir gruba üye olması halinde izleneceğini savunurken, onun sadece aşırı sağcı ideolojilerden etkileneceğini düşünüyor. Norveç güvenlik birimleri ise Şubat ayında hazırladıkları bir raporda güvenlik sorununa dikkat çektikleri ortaya çıktı. Ulusal güvenlik raporunda ülkedeki aşırı sağcı grupların başta İsveç olmak üzere diğer Avrupa ülkelerindeki gruplarla ilişkiye geçtikleri ve 2011 yılında eylemler olabileceğine yer verilmiş. 



Radikal solcuları ve İslamcı grupları izlemeye alan Avrupa polis birimi Europol’un 2010 yılı raporunda ise radikal sağcı grupların tehlikeli olmadığı yazılmıştı. Ancak Avrupa ülkelerinde artan işsizlik, Müslümanların varlığı ve göçmen akışı nedeniyle son yıllarda aşırı sağ yükselişte. 



Norveç’te ise Avusturya Özgürlük Partisi (FPÖ) ve Hollanda’daki LPF (Lijst Pim Fortuyn)’ye benzetilen aşırı sağcı Gelişim Partisi yüzde 25 oy alarak meclise giren ikinci büyük parti oldu. Avrupa’da ırkçılığın en çıktığı bazı ülkeler ise şöyle: 



AVRUPA’DA YÜKSELEN FAŞİZM 



ALMANYA: Nazi rejiminin yıkılmasına rağmen Almanya’da faşizm hep gündemde. Fakat Almanya 2. Dünya Savaşı’nın ardından ilk kez 1975 yılında Neonazilerin terör eylemlerinden korkmaya başladı. Diğer ülkelerin aksine radikal sağcı gruplar siyaset arenasında yer almazken, fakat kimi zaman Neonaziler değişik isimlerle bazı eyalet meclislerine bile girmeyi başardı. İki Almanya’nın birleştiği 1990’dan bu yana ise çoğunluğu göçmen 140 kişi aşırı sağcı saldırılarda hayatını kaybetti. 



FRANSA: 1972 yılında Jean-Marie Le Pen tarafından kurulan aşırı sağcı parti Ulusal Cephe (FN), ilk 1983 yılındaki seçimlerde büyük başarı elde etti. Seçimlerde göçmen karşıtlığı yapan partinin yüzde 15’lik başarının ardından ırkçı saldırlar da arttı. Sadece 1980-1985 yılları arasında 130 kişi ırkçı saldırıların kurbanı oldu. Son yıllarda ise diğer ülkelerde olduğu gibi Fransa’da da “Ülke İslamlaşıyor” korkusu büyüyor. 



İNGİLTERE: ABD ile bağlantılı Neonazi grupların etkili olduğu İngiltere’de ilk Nazi partisi 1962’de Ulusal Sosyalist Harekatı adıyla kuruldu. Ülkede 1982 yılında kurulan bir başka sağcı parti ise İngiliz Ulusal Parti oldu. Şu anda AP’de iki üyesi olan parti Euro’ya girilmesine karşı çıkarken, yabancıların İngiltere’den çıkarılmasını istiyor. Yine “Adolf Hitler mücadele grubu” adlı Neonaziler özellikle İskoçya ve İrlanda’da göçmenlere yönelik düzenlediği saldırılarla gündemde. 



İTALYA: Mussolini’nin liderliğinde Avrupa’da faşistlerin ilk iktidara geldiği ülke ise İtalya. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından faşist örgütlenmeler İtalya’da hep devam etti. Mussolini taraftarların kurduğu İtalyan Sosyalist Hareketi (MSI)’nin oy oranı kimi zaman yüzde 8’lere kadar çıktı. MSI 1995’de kapatılırken, yerini Ulusal İttifak (AN) aldı. Şu anda hükümete destek veren Kuzey Ligi, ülkede önde gelen radikal sağcı partilerin başını çekiyor. Faşistlerin Almanya Neonazi gruplarla tarihi işbirliği ise sürüyor. 



HOLLANDA: Sömürgeci geçmişi nedeniyle Hollanda göçmen ülkesi olarak bilindi ve bu yüzden de yabancı düşmanlığı hep gündemde kaldı. Irkçı lider Pim Fortuyn’in listesi 2002 seçimlerinde yüzde 17’lik başarı sağlarken, 2004 yılında İslam eleştirmeni Theo van Gogh’ın öldürülmesiyle Müslüman göçmen karşıtlığı ve bununla bağlantılı radikal sağcılık yükselişe gelişti. Yine Hollanda’da da Neonazi gruplar, Alman NPD partisini örnek olarak Hollanda Halk Birliği adıyla legal siyasetteler. 



POLONYA: Sovyet rejiminin yıkılmasıyla 1990’lı yıllarla birlikte Polonya’da aşırı milliyetçiler yeniden siyaset sahneye çıktılar. Sağın yükselişinin en önemli nedeni işsizlik ve nüfusun önemli bir kesiminin yurt dışında çalışması. 25 yaş altı gençlerin yarısının işsiz olduğu Polonya’da diğer ülkelerin aksine Almanlar, eşcinseller ve Romanlar hedefte. 



İSVEÇ: Batı Avrupa’da Neonazi gruplar ile radikal sağın en fazla örgütlü olduğu ülkelerin başında İsveç geliyor. Geniş basın ve düşünce özgürlüğünden faydalanan radikal sağ gruplar değişik isimlerle örgütleniyorlar. Avrupa’daki Neonazilere kitap, broşür ve CD gibi materyallerin sağlandığı İsveç’te ırkçılar 1998 yılında Adalet Bakanı’na patlamayan bombalı bir mektup gönderdiler. 1999 yılında ise 3 kişinin ölümü, 2 gazetecinin yaralanmasına neden olan bombalı bir saldırı düzenlediler. 



FİNLANDİYA: Geçtiğimiz Nisan ayında aşırı sağcı “Gerçek Finler”in sandıktan yüzde 19’luk bir başarı elde ederek üçüncü parti olarak çıkmasıyla gözler bu ülkeye de çevrildi. Timo Soini’nin başkanlığındaki partinin hedefinde sadece AB ve Euro yok. Diğer Avrupalı milliyetçiler gibi göçmenleri ve İslam karşıtlığını seçim malzemesi yapan Gerçek Finler Partisi kürtaja da karşı çıkıyor ve “Doğum oranını yükselteceğiz” diyor. 

İSPANYA: Faşist lider Franco’nın yıllarca iktidarda olduğu İspanya’da yılda ortalama 4 bine yakın ırkçı saldırı meydana geliyor. Radikal sağcı grupların gündeminde ise kaçak göçmen akışı var. Hatta 5 Şubat 2000’de El Ejido kentinde Marokolu göçmenlere ait 500’ye yakın işyeri yerle bir edildi. Polis ancak kentte ancak 2 gün sonra kontrolü sağladı. 



MACARİSTAN: Komünist rejimin yıkılmasıyla ülkede birçok faşist grup ve radikal sağ gruplar örgütlenmeye başlandı. Hatta Macaristan, Avrupa’daki Neonazilerin tatil ülkesi olarak biliniyor, çünkü Nazi bayrakları ve sembolleri serbest. Macaristan’da silahlı faşistler cirit atıyor. Hedeflerinde Romalar ve eşcinseller var. En tehlikeli grup ise binlerce silahlı üyesi bulunan ve 'Savunma Kuvvetleri' anlamına gelen Vedero. 



Kaynak: ANF

24 Temmuz 2011 Pazar

Kadın cinayetlerine Taksim'de isyan vardı

 
Kadın cinayetlerini durdurmak için uzun süredir mücadele veren kadınlar düzenledikleri büyük yürüyüşte toplumun her kesiminden kadını bir araya getirdiler. 



Kadın örgütlerinin oluşturduğu “Kadın Cinayetlerini Durduracağız” platformu tarafından düzenlenen kadın cinayetlerine karşı büyük kadın yürüyüşü bugün (24 Temmuz) saat 14:00’da Tünel Meydanı’nda başladı. 



Kadın kortejinin en önünde, aile meclisi tarafından infazına karar verilen Ceylan Soysal’ın fotoğrafı yer aldı. Fotoğrafın arkasında, kadın cinayetlerini sembol eden siyah renkli kumaşa sarınan bir tabut kadınlar tarafından taşındı. İkinci tabut ise, Şefkat-Der tarafından hazırlanan tabuttu. Bu tabutu, Şefkat-Der sığınma evinde yaşayan, fiili olarak ölüm tehdidi altındaki kadınlar taşıdı; kadınlar kanlı beyaz kefene sarılmıştı ve yüzlerinde öldürülen Ayşe Paşalı’nın maskesi vardı. 



Tabutların arkasında, öldürülen evli kadınların “kefeni haline gelmiş gelinlik” taşındı. “Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu”nun pankartının arkasında yürüyen kadınlar, üzerinde öldürülen kadınların resimleri ve isimleri olan dövizler taşıdılar. Tatil olmasına ve aşırı sıcağa rağmen yürüyüşe katılım yüksekti. 


“Sorumlusunuz” 



Emekçi Hareket Partili Kadınlar Merkezi sorumlusu Berna Görgülü tarafından okunan basın açıklamasında kadın cinayetlerinden sorumlu olarak kadınları korumayan yetkililer gösterildi. Açıklamada şöyle dendi: “Koruma talebiyle başvuran kadınlara koruma vermeyen savcılık ve mahkemeler kadın cinayetlerinin sorumlusudur. Koruma kararı alınan kadınları korumayan, şikayet için gelen kadınları katillerinin kucağı olan evlerine geri yollayan polis ve jandarma kadın cinayetlerinden sorumludur.” 



Açıklamada, ayrıca kadınların öldürülmeden önce ve gerçek koruma istedikleri ve kadın cinayetlerini durdurmak için her kesimden kadının bir araya geldiği söylendi. 


“Yaşam Yürüyüşü” 



Kadın cinayetlerine karşı kadınların yaşam yürüyüşü olarak değerlendirilen “Büyük Kadın Yürüyüşü”nde dikkat çeken birçok pankart vardı. Bu pankartlardan birinde “Ey Devlet, öldürülecek kadınların isimleri savcı ve poliste, katil adayları da. Daha neyi bekliyorsun, vicdansız!” yazıyordu.

Yürüyüş boyunca kadınlar çeşitli sloganlar attılar. “Meclis/Polis / Savcılar Sorumlusunuz”, “kadın katillerine indirim değil ağır ceza”, “erkek vuruyor, devlet koruyor”, “asla yalnız yürümeyeceksin”, “yaşasın kadın dayanışması”, “kadın cinayetleri politiktir/ sistematiktir” sloganları yürüyüş boyunca atıldı. Şefkat-Der Başkanı Hayrettin Bulan, üzerinde “Hepimiz Kadınız” pankartını taşıyarak yürüyüş boyunca kadınlara eşlik etti. 

"Mücadeleyi Sürdüreceğiz" 



Taksim tramvay durağında sona eren yürüyüşün ardından kadın örgütleri temsilcileri ve öldürülen kadınların yakınları konuşma yaptı. 

Bayrampaşa’da eski kocası tarafından oğluyla birlikte yakılan Tuğba Özbek’in arkadaşı Demet, “sevdiğim erkek tarafından öldürülmek istemiyorum, sevmek istiyorum. Bedenimde kimsenin hakkı yoktur” dedi. 



Sosyalist Kadın Meclisleri Sözcüsü Birsen Kaya, “devlet-yargı-erkek üçlüsüne teslim olmayacağız, mücadelemizi kararlılıkla sürdüreceğiz” dedi. 



Emekçi Hareket Partisi Genel Başkanı Sibel Uzun, mevcut hükümetin muhafazakar ve kapitalist olduğuna dikkat çekerek, “kadınları karlı olmadığı için korumuyorlar, kadınlar toplumsallaşmasın aile içinde kalsın diye korumuyorlar” dedi. Ev İşçileri Dayanışma Sendikası adına konuşan Hatice Çiftçi ise, ekmeğini kazanmaya çalışan ev işçilerinin de tacize, tecavüze ve şiddete maruz kaldığına dikkat çekti. 



Sanatçı Nur Sürer yaptığı açıklamada, aile meclisi tarafından infazına karar verilen Ceyla’ın haberini duyduktan sonra uyuyamadığını ve Ceylan’ın annesinin kızının ardından konuşmasının çok can yakıcı olduğunu söyledi. Annelerin de bu cinayetlere ortak olduğunu söyleyen Sürer, “kadınların öldürülmesi yetkililerin vicdanlarını nasıl sızlatmıyor” diye sordu. 



Kadın Cinayetlerine Karşı Büyük Kadın Yürüyüşü’nü bianet’e değerlendiren Emekçi Hareket Partili Kadınlar Merkezi Sorumlusu Berna Görgülü, “bugün kadınlar burada cevaplarını vermişlerdir. Devlet konuyu parçalı ele alıyor ama buradaki kadınlar konunun bütünlüklü olarak ele alınmasını istedi. Kadın Bakanlığı’nın geriş getirilmesini ve kadına karşı şiddete karşı özel birim kurulmasını istiyoruz. Kadın cinayetleri sorunu asla kısmi olarak ele alınamaz” dedi.

Platformdaki kurumlar: 

Emekçi hareket Partili Kadınlar, ESP/ Sosyalist Kadın Meclisleri, Ev İşçileri Dayanışma Sendikası, İstanbul LGBTT, Kadın Kapısı, Sosyalist Demokrasi Partisi Kadınlar, Sosyalist Gençlik Derneği’nden Kadınlar, Tüm İGD’li kadınlar

Destekleyen kurumlar: 

BDP Kadın Meclisi, DİSK Kadın Komisyonu, Emek Partili Kadınlar, İHD Kadın Komisyonu, İstanbul Kadın Hakları Koruma Derneği, İşçi Cephesi’nden Kadınlar, Özgürlük ve Dayanışma Partili Kadınlar, Şefkat-Der, Türkiye Komünist Partili kadınlar, Yeni Demokrat Kadın.

Kaynak: Haberlink

23 Temmuz 2011 Cumartesi

Tahliye olacaktı, F tipinde asılı bulundu

8 aydır tutuklu bulunan öğrenci, lehine olan kamera kayıtları dosyaya girdikten sonra asılı bulundu. Öğrencinin ailesi bulunduğu öne sürülen "intihar mektubu"ndaki el yazısının oğullarına ait olmadığını balertiyor.

Kütahya Dumlupınar Üniversitesi'nde bir kişinin ölümüyle sonuçlanan kavgadan sonra tutuklanan üniversite öğrencisi Seyfettin Bal 'ın (28) Sincan F Tipi Cezaevi'nde kaldığı koğuşun banyosunda asılı bulunmasıyla ilgili soruşturmada ilginç bilgiler ortaya çıktı.

Sincan 2 No 'lu F Tipi Cezaevi'nde Kasım 2010'dan bu yana ülkücü ve Kürt öğrenciler arasında çıkan ve bir kişinin ölümü ile sonuçlanan kavga yüzünden, "PKK üyesi olduğu ve ölümlü kavgaya karıştığı" iddiasıyla tutuklu bulunan Bal, 20 Temmuz gecesi saat 04.30'da banyonun parmaklıklarına asılı halde bulundu. Bal'ın cesedi Keçiören Adli Tıp Kurumu'na kaldırıldı ve dün çıkan ön raporda ölümün "asıya bağlı olarak" gerçekleştiği belirtildi.

MEKTUPTAKİ EL YAZISI İNCELENECEK

Bal'ın hücresinde ise ailesinden helallik isteyen ve intihar ettiği için Allah'tan af dileyen, el yazısı bir mektup bulundu. Ancak ailesi kurşun kalemle yazılan mektuptaki yazının Seyfettin Bal'ın el yazısı olmadığını belirtti. Bunun üzerine savcılık, bu mektup ile Bal'ın cezaevindeki not defterindeki yazının kriminal açıdan karşılaştırılmasına karar verdi.

Bal'ın avukatı Sinem Coşkun, Bal'ın 27 Temmuz'da yapılacak duruşmada çok büyük olasılıkla tahliye olacağını bildiğini belirterek, "Lehine olan kamera kayıtları var. Onu bekliyorduk, o kayıtlar gelmediği için tutuklu yargılanıyordu. O kayıtlar dosyaya girdi ve duruşmada yüzde 90 tahliye olacaktı. Bunu kendisi de biliyordu" dedi.

Bal'ın psikolojik sorunu olmadığını, oda arkadaşları ile iyi geçindiğini ve intihar için bir nedeni görünmediğini anlatan avukat Coşkun, "Tutuklu olmaktan kaynaklı sıkıntıları dışında önemli bir sorunu yoktu. Dindar ve inançlı biriydi" dedi.

DURUŞMADA BAZI ŞEYLER SÖYLEYECEĞİM

Savcılık, cezaevi idaresinden cezaevi koridorlarını gören kamera ve ses kayıtlarını istedi. Savcılığın ifadesine başvurduğu ağabeyi Faysal Bal ise kardeşinin olaydan iki gün önce kapalı görüşte kendisine "Duruşmada bazı şeyleri söyleyeceğim" dediğini söyledi. Coşkun, Bal'ın olaydan 10 saat önce ailesiyle yaptığı telefon görüşmesinde yeğenlerini görüşe getirmelerini ve para istediğini de anlatarak "intihar ettiği söylenen bir kişinin bu taleplerde bulunması ilginç" dedi.

Kaynak: Emek Dünyası

"Tecavüz ruh halini bozmaz"

Kayseri'de geçmişte bedenini satarak geçinen bir kadına yönelik tecavüz davasına ilişkin hazırlanan iddianamede, yaptığı işten dolayı 'beden ve ruh sağlığını bozmasının söz konusu olmadığı' ifadeleri yer aldı.


Habertürk gazetesi tarafından yapılan habere göre Kayseri'de geçmişte bedenini satarak geçinen bir kadına  yönelik tecavüz davasına ilişkin hazırlanan iddianemede, yaptığı işten dolayı 'beden ve ruh sağlığını bozmasının söz konusu olmadığı' ifadeleri yer aldı.

Geçmişte bedenini satmak zorunda kalarak geçinen F.O. ile Ü. K.'nın, gayri resmi olarak birlikte yaşadıkları anlatılan iddianamede, ikilinin ortak tanıdıkları S.E.'nin evinde kaldıkları kaydedildi. Ü.K.'nın olmadığı bir sırada eve gelen İ.S. ve H.A.'nın zorla içeri girdiği, kendisine engel olmak isteyen S.E.'yi darp ettikleri ifade edildi.

Saldırganlardan İ.S.'nin, F.O.'ya, "Hayat kadını olarak çalışacaksın, kazandığını da bana getireceksin" dediği öne sürülen iddianamede, kadının bunu kabul etmemesi üzerine ikilinin tecavüze uğradığı bildirildi.

Kayseri Cumhuriyet Savcılığı'nca 9 ay önce hazırlanan iki saldırgan hakkında 'nitelikli cinsel saldırı' suçundan 10.5'ar yıldan 18 yıla kadar hapis cezası istenen  ve halen ağır ceza mahkemesinde devam eden davaya ilişkin hazırlanan iddianemede, "Müştekinin geçimini hayat kadını olarak sağlaması nedeniyle, rızaya dayalı olmasa bile cinsel ilişkinin mağdurenin beden ve ruh sağlığını bozmasının söz konusu olmadığı" şeklinde ifadelere yer verildi.

BİZ DOĞUŞTAN BÖYLE OLMADIK

Habertürk muhabirinin telefonla görüştüğü F.O., hayat kadınlarının hor görülmemesini isteyerek, "Hayat kadını diye niye tecavüz ediliyor. Biz doğuştan böyle olmadık ki! Zorla içeri girdiler. Bana tecavüz ettiler. Olaydan dolayı psikolojimin etkilenip etkilenmediği yönünde bir uzmana götürülmedim. Sadece tecavüz olup olmadığı yönünde bir doktor incelemesi oldu. Şikâyetim üzerine dava açıldı. Ancak davamı geri almam için tehdit ediliyorum" dedi.

MADDE 438' FİLME KONU OLMUŞTU

Antalya'da yaşayan N.T. adlı kadın, 1986'da 4 kişinin tecavüzüne uğradı. Sanıkları yargılayan Antalya 2. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Ali Güzel, fahişeye tecavüz halinde üçte iki oranında indirimi öngören ve 1926'dan beri yürürlükte olan TCK'nın 438. maddesinin iptali için Anayasa Mahkemesi'nde dava açtı. Mahkeme talebi reddetti. O günlerde, 438. madde sinema filmine bile konu oldu. SDP ve Anavatan Partisi, 438. maddenin iptali için bir önerge hazırladı. 1990 yılının Kasım ayında 438. madde yürürlükten kaldırıldı.

Kaynak: Emek Dünyası

Erdoğan Çiller'in izinden gidiyor

Başbakan Erdoğan'ın iç güvenlik harekâtlarında polisin de görev yapması için harekete geçildiğini açıklamasının ardından 'Demokratik Açılım'ın rafa kaldırıldığı, 1990'larda Çiller'in izlediği imha ve faili meçhul politikasına dönüş yapıldığı değerlendirmeleri yapılıyor.

Başbakan Erdoğan'ın Diyarbakır'da 2005 yılında "Kürt sorunu vardır" açıklamasıyla başlayan 'açılım' Silvan'daki çatışmada 13 askerin hayatını kaybetmesi kullanılarak tekrar inkar, imha ve saldırı politikasına dönüştü. Artık hükümetin gündeminde silahlı mücadele, sınır ötesi operasyon ve 90'lı yıllarda olduğu gibi polisin terörle mücadelede kullanılması gündeme alındı. Yakında faili meçhullerin ve köylerde yaşanacak baskıların artmasına kaçınılmaz olarak bakılıyor.

AKP'nin, 2002 yılında iktidara gelmesinin hemen ardından dolaylı yollardan varlığını kabul ettiği Kürt sorununa ilişkin en açık beyanat 2005 yılında Diyarbakır'da bizzat Başbakan Recep Tayyip Erdoğan tarafından verildi. "Kürt sorunu vardır. Bu sorunu da biz çözeceğiz" diyen Erdoğan, geçmişte büyük hatalar yapıldığını belirterek devletin Kürt sorununa bakış açısının değişeceğinin sinyallerini verdi.

GÜL: "İYİ ŞEYLER OLACAK"

Erdoğan'ın açıklamalarının ardından Kürt kamuoyu sorunun çözümü için büyük bir beklenti içerisine girdi. AKP, 2007 seçimlerinde bölgede büyük destek buldu. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün "İyi şeyler olacak" şeklindeki açıklamasının ardından Kürt sorununun çözümü kamuoyunda ciddi olarak tartışılmaya başlandı.

"Kürt açılımı", "Demokratik açılım", "Milli Birlik ve Beraberlik Projesi" gibi adı bir türlü netleşmeyen açılım sürecinde kafa karışıklığı giderilemedi. Kürtçe yayın yapan TRT Şeş dışında somut adım atılamadı.

KCK OPERASYONLARI

PKK'nin kent yapılanması olduğu gerekçesiyle 2000'den fazla Kürt siyasetçinin tutuklanması, belediye başkanlarının ellerinde kelepçeyle mahkemeye götürülmesi ise bölgede tansiyonu yükseltti. Açılımın başlangıcında sıcak mesajler veren Erdoğan, özellikle BDP'ye yönelik söylemini giderek sertleştirdi.

Erdoğan'ın seçim öncesinde söylediği "Kürt sorunu yoktur, Kürt sorunu çözülmüştür, benim için bitmiştir" sözleri ise açılımın rafa kaldırılmasının ifadesi oldu.

SAYILARI 20 BİNE ÇIKARILACAK

Başbakan Tayyip Erdoğan'ın Kürt sorunundaki bu tavır değişikliği, asker yerine polisi devreye sokma çabasının yeni olmadığı ortaya çıktı. Erdoğan, asker yerine polisin operasyonlar yapmasını iki gün önce gündeme getirdi. Ancak bunun hazırlıklarının 6 ay önce başlatıldığı bildiriliyor. Radikal'in haberine göre İçişleri Bakanlığı'nın üst düzey yetkilileri bu konu üzerinde yaklaşık altı aydır çalışıyor. Bu amaçla şu anda sayıları 7 bine yaklaşan Özel Harekât'ın bir yıl içinde 20 bine çıkarılmasının gündemde olduğu belirtiliyor.

SİLAH SİPARİŞLERİ BİLE VERİLMİŞ

Erdoğan'ın açıklamasından iki ay önce Emniyet Genel Müdürlüğü'nün hazırlıklara başladığı da gelen bilgiler arasında. Emniyetin, 'Cobra' adı verilen, üzerine ağır makineli tüfek monte edilebilen zırhlı araçların siparişini verdiği, 20 Cobra'nın, Özel Harekât Daire Başkanlığı emrine verileceği kaydediliyor. Bu araçlar Doğu ve Güneydoğu illerine gönderilecek. Özel Harekat timlerine ilk kez alınacak Cobra'lar özel olarak tasarlanmış kapalı kulesi sayesinde gece ve gündüz şartlarında, sınır güvenliği, yol ve kritik noktaların korunması ve muharebe alanında timlere atış desteğinin sağlanması gibi birçok görevde kullanılıyor. Cobra'lara otomatik tüfekler monte ediliyor. Araç içinden korunmalı olarak gözetleme ve ateş etme imkânı veren bir sistem var.

ÖRTÜLÜ ÖDENEK YİNE DEVREDE

Emniyet, yıl içinde aralarında Cobra, Akrep, Şortland ve TOMA'ların (Toplumsal Olaylara Müdahale) da bulunduğu 200 zırhlı araç satın alımı planlıyor. Zırhlı araçların finansmanı Emniyet'in bütçesi ile Başbakanlık'tan sağlanacak örtülü ödenekle alınacak. Emniyet yine bünyesindeki 1200 zırhlı aracın güçlendirilmesi için de çalışma başlattı.

KOMİSYON KURULDU

Polisin Kürt hareketine karşı yürütülecek operasyonlarda daha aktif kullanılmasına ilişkin çalışmalar için İçişleri Bakanlığı, Adalet Bakanlığı, Genelkurmay Başkanlığı, MİT, Jandarma ve Emniyet Genel Müdürlüğü temsilcilerinden oluşan bir komisyon kurulduğu bildiriliyor. Bu komisyon, polisin kırsal alanda da istihbarat çalışması yapabilmesi ve dağda yürütülen operasyonlara katılabilmesinin önünü açmayı hedeflediği belirtildi.

Kaynak: Emek Dünyası