1 Mart 2012 Perşembe

Irkçı tehditler karşısında dayanışmaya çağırıyoruz: "Benim Ülkem Sana Dar Gelir" davası 20 Mart'ta!

"Hocalı anması" diye duyurulan ve daha en başından bir nefret gösterisine dönüşeceği belli olan mitingin ardından, "Benim Ülkem Sana Dar Gelir" davasının şikâyetçisi, HYHKD Başkanı Eva Aksoy, ilk tehdidini aldı: Bahçesine, mitingde dağıtılan "Ermeni Yalanına Sessiz Kalma" şapkalarından biri atıldı. Söz konusu durumun “açık bir tehdit” olduğunu belirten Eva Aksoy "Durmadan hatırlatılan bir Ermenilik olayı dönüp dolaşıyor. Herkes kendi halinde  yaşayıp gitse ne olur? Kim bu yaptıklarıyla iftihar eder ki? ” diyor.

* Bu nefret eyleminin ardından yayınladığımız kınama bildirisini buradan okuyabilirsiniz.

2 yılı aşkın bir süreden beri süren "Benim Ülkem Sana Dar Gelir" davası, bitmek bilmiyor. Her duruşmada, ya sanık ya da sanık vekili, olmadık taleplerde bulunarak davayı mecrasından saptırmaya çalışıyor. Her duruşma öncesinde, tüm duyarlı kesimleri ırkçılığa, nefrete karşı dayanışmaya çağırıyoruz

Her ırkçı, faşist saldırıda, girişimde dayanışmanın önemini vurguluyoruz, elimizden geldiğince farklı grup ve kesimlerin dayanışma eylemlerine, ayrım gözetmeksizin katılmaya çabalıyoruz. Ancak görüyoruz ki "Benim Ülkem Sana Dar Gelir" davası yeterince sahiplenilmedi ya da önceliklerimiz bu nefret davasını geri plana itti.

Bir sonraki duruşma 20 Mart 2012 Salı günü, saat 9.00'da, Çağlayan'daki İstanbul 30. Sulh Ceza Mahkemesi'nde görülecek. En ufak bir provokasyonun ardından harekete geçmeye hazır olanlar, tehditlerini, "kendi varlıkları"nı hissettirmek için kolları sıvıyor ve nedense ilk adres, bu davanın şikâyetçisi Eva Aksoy oluyor. Onun yalnız olmadığını "eli kulağında bekleyenler"e göstermek, ona hissettirmek, yani dayanışmak için herkesi şimdiden duruşmaya katılmaya çağırıyoruz.

Aşağıda dayanışma çağrımızı, davanın gidişatı ile ilgili linkleri ve haberleri bulabilirsiniz.

Duruşma gününü lütfen şimdiden takviminize, ajandanıza ekleyin.

Dayanışma ile,
Yeryüzüne Özgürlük Derneği


Davada ne oldu?




Basında çıkmış ilgili haberler:










* * *

BASINA ve KAMUOYUNA;

Türkiye, yarattığı kafese her geçen gün birilerini daha kapatmaya, bu sonsuz cenderede her kesimden duyarlı insanı aynı eşitsiz ve adaletsiz yöntemle boğmaya devam ediyor. Adalet talebi için yolları aşındıran insanlar, kuşak kuşak, o adaletin gerçekten yerini bulacağı günlerin peşinde koşuyor. Ayrımcılık, her köşe başından o çirkin suretini ve kanlı dişlerini göstermeyi sürdürüyor.

HYHKD Başkanı Eva Aksoy’u doğrudan, Türkiye’de birlikte yaşadığı insanların içinde ötekileştirerek tek başına bırakmak amacıyla; “Taşnak kırıntısı”, “Ermeni ajanı”, "provokatör", "ajitatör" gibi sözlerle itham edip, “Benim ülkem sana dar gelir, sen Erivan’a git” diyerek kovmaya dahi cüret edebilen ve haksızlığı bir karakter özelliği haline getirmiş kişinin, hayvan hakları mücadelesinde 24 yıldır faaliyet gösteren bir derneği de, “gizli örgüt/ajanlık örgütü”, "ülke aleyhinde faaliyet gösteren örgüt" ya da “çete”; dernek destekçilerini de "tetikçi" gibi sıfatlarla yaftalamasına, Türkiye sınırları içerisinde çok da şaşıracak değiliz. Bizim asıl şaşırdığımız, bugüne kadar Türkiye’de şahit olduğumuz her türlü hukuksuzluk ve eşitlik, adalet ihlali örneğine rağmen; haksızlığın bunca geniş bir nüfusla temsil şansı bulduğu ülkemizin, resmi kurumları tarafından, haksızlığa uğrayanlardan çok haksızlığın arkasında durmak için gösterdiği azimdir.

Başta Eva Aksoy olmak üzere, adı geçen derneğin bünyesinde bulunan herkesi kriminalize etmeye çalışan, karalayan, aleyhte propaganda yürüten; üstelik bunların tamamını, Türk Ceza Kanunu’nda karşılığı ve cezası bulunan bir dolu suçu, en vahimi de, “halkı kin ve düşmanlığa tahrik ederek” yapan kişi, söz konusu kininin sınırlarını; bulduğu yoğun hukuksuzluk ortamında Aksoy’un açık ikâmetgâh adresini internet üzerinden yayınlayıp, “Nereye kaçacaksın?” diye sormaya ve "Senin sonun darağacıdır" demeye kadar vardırdığı halde, daha ‘milli’ gördükleri konularda pek keskin olan savcılarımızın gözlerinden nedense kaçmış ve hakkında bir yasal işlem yapılmasına gerek duyulmamıştır.

Küfür, hakaret, tehdit ve iftiralarını başta basın mensupları, devlet kurumları ve ilgili kişi ve kuruluşlara internet ortamından dağıtarak, insanları Eva Aksoy’a karşı kışkırtan ve “harekete geçmeye” teşvik eden ve Ermenileri, “insanları arkadan vuran ırk” olarak niteleyen böylesi bir zihniyetin, daha çok yakın tarihlerde bu memlekette ne gibi cinayetlere neden olduklarını, halklar arasındaki kardeşlik bağını nasıl budamaya kalkıştıklarını çok iyi biliyoruz.

Ergenekon Terör Örgütü’nün iddianamesinde yer alan “Kafes Eylem Planı”nda, adı, “saldırıya uğrayan gayrimüslimler” listesinde, saldırgan olarak işaretlenen kişi hakkında açılan kamu davasının beşinci duruşması 20 Mart 2012 Salı günü, saat 09:00’da, Çağlayan'daki İstanbul 30. Sulh Ceza Mahkemesi'nde görülecek.

Bu şahıs, yıllardır sürdürdüğü sözlü saldırılar, tehdit ve hakaretler nedeniyle, başından çok sonunu merak ettiğimiz bu davada, adalete hesap verecektir. Haklara saygılı tüm bireyleri bu duruşmaya katılmaya, bu dava sürecinde dayanışmaya çağırıyoruz.

Bizler, yarın hiç dilemediğimiz ve deli gibi korktuğumuz kem bir sonun ardından, “Hepimiz ......’yız” diye yollara dökülmemek için, o henüz burada ve bizimleyken o gün orada olacağız.

Yeryüzüne Özgürlük Derneği
Ayrımcılıkla Mücadele Komisyonu

Gerekçe çok ceza yok

Hrant Dink'in öldürülmesine ilişkin, dönemin Trabzon İl Jandarma Komutanı Albay Ali Öz'ün de aralarında bulunduğu 8 sanığın yargılandığı Trabzon 2. Sulh Ceza Mahkemesi'ndeki davanın gerekçeli kararı açıklandı. Mahkeme, sanıkların suçlarını ortaya koydu ama cezalar en alt seviyede kaldı.

Hrant Dink'in öldürülmesinde 'ihmalleri' olduğu için yargılanan jandarma görevlileri hakkında Trabzon 2. Sulh Ceza Mahkemesi'nin gerekçeli kararı açıklandı. Kararda, sanıkların açık 'kusurları' ortaya konulurken verilen cezanın cüzi olması dikkat çekti.

Gerekçeli kararda, davanın sanıklarından Albay Ali Öz'ün dönemin il jandarma komutanı, Kıdemli Yüzbaşı Metin Yıldız'ın istihbarat şube müdürü, Uzman Çavuş Veysal Şahin ve Astsubay Başçavuş Okan Şimşek'in jandarmanın sivil istihbarat görevlileri, Astsubay Başçavuş Hüseyin Yılmaz ve Uzman Çavuş Hacı Ömer Ünalır'ın aynı şubede görevli olan ve aşırı sağ faaliyetleri takip eden unsur komutanı ve elemanı, Astsubay Gazi Günay ve Uzman Çavuş Önder Araz'ın ise yine istihbaratla ilgili birimde çalışan jandarma görevlileri olduğu ifade edildi.

Bu kişilerden Şimşek ve Şahin'in, halkın arasına karışarak istihbarat topladıkları ve Coşkun İğci'den, Pelitli beldesinde oturan Yasin Hayal'in, Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink'i öldüreceğine dair planlar yaptığını öğrenerek Yüzbaşı Yıldız'a bildirdikleri, Yıldız'ın da aynı bilgiyi Albay Öz'e aktardığı belirtilen kararda, konunun aktarıldığı Jandarma Unsur Komutanı Astsubay Başçavuş Yılmaz'ın ise kendisine iletilen bu bilgi hakkında istihbarat elemanı Uzman Çavuş Ünalır'a not aldırdığı vurgulandı.

Gerekçeli kararda, bu değerlendirmeler sonucu Dink'in öldürülmesine yönelik planlar yapıldığı ve suikast düzenleneceğinin, olaydan en az 5-6 ay önce tüm jandarma istihbaratınca ve Albay Öz tarafından öğrenildiğine işaret edilerek söz konusu bilginin haber kayıt ve bildirim formu düzenlenerek Albay Öz tarafından üst mercilere bildirilmesi gerekmesine rağmen bunun yapılmadığı bildirildi.

JANDARMA, 6 AY ÖNCE KEŞİF YAPILDIĞINI BİLİYORDU

Hrant Dink'in 19 Ocak 2007'de İstanbul'da öldürülmesinden bir gün sonra Dink'in öldürüleceğine ilişkin istihbaratın yeni alınmış gibi "görev sonuç raporu" ile "haber kayıt ve bildirim formu" düzenlendiği, bu belgeleri imzalayan Albay Öz'ün de durumu üst mercilere bildirdiği belirtilen gerekçeli kararda, şu ifadelere yer verildi:

"Dink'in öldürülmesinden bir gün sonra düzenlenen 'haber kayıt formu'ndaki bir ayrıntı mahkememizin dikkatini çekmiştir. Formun 'b' ve 'c' bentlerinde, öldürmeyi tasarlayan kişilerin Dink'in eviyle Agos gazetesi arasındaki güzergahta keşif yaparak kroki hazırladıkları, ayrıca suikastı planlayan Hayal'in 500 lira para temin ederek Ardeşen yapımı silah temin ettiği bilgisine yer verilmiştir.

İstihbarat elamanları Okan Şimşek ile Veysal Şahin'in ifadeleri bir bütün olarak değerlendirildiğinde Hayal'in suikastı planladığının jandarma istihbaratınca 5-6 ay önce öğrenildiği, Hayal'in Dink'in evine giderek keşif yaptığı, kroki hazırladığı, hatta suikastı gerçekleştireceği silahı bile temin ettiğinin jandarma istihbaratınca suikasttan önce öğrenildiği ancak sanıkların elde ettikleri bu bilgileri üst mercilere göndermeyerek görevlerini ihmal ettikleri sonucuna varılmıştır."

'İSTİHBARATIN GEREĞİNİ YERİNE GETİRMEDİLER'

Kararda, sahte görev sonuç raporu ve haber kayıt formunda imzası bulunan Gazi Günay ile Önder Araz'ın, istihbaratı alan kişiler olmadığı ve muhtemelen üstlerinin baskısıyla böyle bir belgeyi düzenlemek zorunda kaldığı vurgulanarak, şöyle denildi:

"Sanıklar elde ettikleri istihbarat bilgilerinin gereklerini yerine getirmedi. Saldırı konusunda ayrıntılı bilgi almalarına rağmen bu bilgiyi yetkili makamlara bildirmedi. Cinayeti planlayan Hayal, Trabzon'da daha önce bombalama eylemine de karıştı, dolayısıyla sanıklarca elde edilen istihbarat bilgisi ciddiye alınarak üzerinde durulması gerekirken, ciddiye alınmadı ve hiçbir çalışma yapılmayarak ağır suretle görev ihmal edildi. İhmal edilen görevin sonucunda ağır bir netice meydana geldi."

Gerekçeli kararda bu nedenlerle, Dink'in öldürülmesi olayında "görevi ihmal" suçunu işledikleri kanaatine varılan Albay Ali Öz ile Kıdemli Yüzbaşı Metin Yıldız'a 6 ay, astsubaylar Hüseyin Yılmaz, Okan Şimşek ve uzman çavuşlar Hacı Ömer Ünalır ile Veysal Şahin'in 4'er ay hapis cezasına çarptırılmasına, Astsubay Gazi Günay ile Uzman Çavuş Önder Araz'ın ise delil yetersizliğinden beraatına karar verildiği kaydedildi.

ANA DAVADA DA 'ÖRGÜT VAR AMA DELİL YOK' KARARI

Dink cinayetine ilişkin ana davaya bakan İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi, Yasin Hayal'i, "Hrant Dink'i tasarlayarak öldürmeye azmettirme suçundan" ağırlaştırılmış müebbet hapse, "Yazar Orhan Pamuk'u tehdit etmek" ve "Ruhsatsız silah bulundurmak" suçundan da 1 yıl 3 ay hapse çarptırmıştı.

Mahkeme, Coşkun İğci hakkında Dink cinayetine katıldığına ve terör örgütü üyesi olduğuna dair kesin ve inandırıcı delil bulunamadığı gerekçesiyle beraat kararı vermişti.

Kaynak: ETHA

Vicdani Retçiler Halil Savda İçin Galatasaray'daydı

Barış İçin Vicdani Ret Platformu, vicdani retçi Halil Savda'nın tutuklanmasını protesto etmek için Galatasaray Meydanı'nda basın açıklaması yaptı.


Barış İçin Vicdani Ret Platformu, vicdani retçi Halil Savda'nın "Halkı askerlikten soğuttuğu" gerekçesiyle 24 Şubat'ta tutuklanmasını protesto etmek amacıyla Galatasaray Meydanı'nda basın açıklaması yaptı.

Platform üyeleri daha sonra üstünde çıplak bir bebeğin olduğu ve "Herkes bebek doğar" yazan kartpostalları Ağrı Doğubeyazıt Kapalı Cezaevi'nde hükümlü bulunan Halil Savda'ya gönderdiler.

Savaş Karşıtları'ndan Oğuz Sönmez, vicdani retçi İnan Süver ve Ercan Aktaş'ın da aralarında bulunduğu yaklaşık 50 kişilik grup Taksim Meydanı'ndan sloganlar eşliğinde Galatasaray Meydanı'na geldi.

Burada da sloganlara devam eden grubu gören bazı kişiler "Her Türk asker doğar" diye karşılık verirken, bir kadının küfrederek "korkaklar" demesi dikkat çekti.


"AKP'den vicdani retçiler de nasiplerini alıyor"

Barış İçin Vicdani Ret Platformu'nun basın açıklamasını platform üyelerinden Merve Arkun okudu.
Muhalif her sesi susturmaya çalışan Adalet ve Kalkınma Partisi'nin (AKP) politikalarından "savaşa hayır" diyen vicdani retçilerin de nasibini aldığını söyleyen Arkun, Halil Savda'nın cezaevine girmesine yol açan süreci şöyle aktardı:

* Savda 2006'da, İsrail'in Lübnan'a düzenlediği ve 34 gün süren saldırıya katılmayı reddeden, iki İsrailli vicdani retçiye destek olmak amacıyla yapılan basın açıklamasından dolayı beş ay ceza almıştı.

* Bu cezanın Yargıtay tarafından onaylanması üzerine Savda, basın açıklaması sırasında "askere gitme" dediği gerekçesiyle, "halkı askerlikten soğutmak" suçlamasıyla tutuklandı.

"Askere gidenlerin yaşadıklarını da biliyoruz"

Arkun, Türkiye'nin askere gitmeyi istememenin suç sayıldığı bir ülke olduğunu ifade ederek, askere giden gençlerin yaşadıklarını da bildiklerini söyledi:

"Askerlik yaptığı sırada şüpheli bir biçimde ölen ve intihar ettikleri açıklanan gençlerimizi biliyoruz."

"Önlerine tek seçenek konan, askere zorla götürülen evlatlarını kaybeden anaların, babaların çektiği acıları hepimiz gördük. Kan ve gözyaşından başka bir şey getirmeyen bu savaşa karşı durmak suç değil, en onurlu eylemdir."

"Aslında biliyoruz ki bu ülkede onurlu durmanın sonucu bu gibi tutuklamalar oluyor. Ama bizler bugün haykırdığımız ve defalarca da haykıracağımız gibi 'askere gitme kardeş kanı dökme' diyoruz."

"Halil'in bırakılması için tüm olanakları kullanacağız"

"Küresel Kadın Grevi ile güçbirliği eden erkekler örgütü" (Payday) tarafından Halil Savda'nın tutuklanması hakkında gönderilen metni ise vicdani retçi Ercan Aktaş okudu.

Açıklamada, "Kölelik, açlık ve sefalet yaratan militarizmin bir parçası olmayacağım. Hiç kimse beni ölmek öldürmek ve umutsuzluğun kaderim olduğuna ikna edemez" diyen Halil Savda'nın "militarizmi ve askerliği reddetmek" prensibinden taviz vermediği vurgulandı.

Savda'nın 2008'de tutuklu bulunduğu askeri hapishaneden "anti sosyal kişilik bozukluğu" ve "erkekliğinin ve Türklüğünün bilincine varamamak" gerekçeleriyle serbest bırakıldığının hatırlatıldığı metinde, 318. maddenin başka ülkeler için bile olsa kullanıldığına vurgu yapıldı.

"Mavi Marmara gemisinde dokuz Türkiyeliyi öldürmüş İsrail askerlerini askerlikten soğutmak suçu ironik."

"Uluslararası Siyonizm'e karşı Yahudiler hareketinden arkadaşlarımız, Filistinli tutsaklar ve İsrailli vicdani retçiler ile birlikte Halil'in 318. madde adaletsizliğine karşı mücadelesini de duyuracaklarını açıkladılar."

"Savaş karşıtı hareket, vicdani retçilerin, tutsakların ve bilgi dağıtıcıların mücadelelerine destek olmalı. Herkesin öldürmeyi reddetme, savaş suçlarını açıklama ve adalete ihtiyacı vardır."

"Halil in acilen bırakılması için bütün olanaklarımızı kullanacağız. Öldürmeyi reddetmek suç değildir. Yatırımı savaşa değil, şefkate yap!"

Kaynak: Bianet

BM'den Çocuklara Başvuru Hakkı

Birleşmiş Milletler'in hak ihlaline uğrayan çocuklara BM Çocuk Hakları Komitesi'ne bireysel başvuru hakkı tanıdığı protokol imzaya açıldı. Türkiye henüz imzalamadı. Başvuru için ulusal hak arama yollarının tüketilmesi gerekiyor.

Birleşmiş Milletler'in hak ihlaline uğrayan çocuklara BM Çocuk Hakları Komitesi'ne bireysel başvuru hakkı tanıdığı protokol imzaya açıldı. Türkiye henüz imzalamadı. Başvuru için ulusal hak arama yollarının tüketilmesi gerekiyor.

Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşme'ye eklenen Bireysel Başvuru Hakkı İhtiyari Protokolü Birleşmiş Milletler (BM) üyesi ülkelerin imzasına açıldı.

Bilkent Üniversitesi Uluslararası Çocuk Merkezi Türkiye'ye bu protokolü imzalaması ve onaylaması çağrısında bulundu.

İç hukuk tükenince

Uluslararası düzeyde Çocuk Haklarına Dair Sözleşme (ÇHS) hariç tüm insan hakları sözleşmelerinin bireysel hak arama ve adalete erişim mekanizması bulunduğunu hatırlatan Uluslararası Çocuk Merkezi, ÇHS'ye ek Bireysel Başvuru Hakkı İhtiyari Protokolü'nün bu ihtiyaca karşılık oluşturulduğuna dikkat çekti.

Karar tasarısına Türkiye'nin de katkıda bulunduğu Ek Protokol, çocuk haklarının ihlali durumunda BM Çocuk Hakları Komitesi'ne başvuru hakkı tanıyor. Başvurunun kriterlerinden biri olarak ulusal hak arama yollarının tümünün tüketilmesi gerekiyor.

Protokole göre, üçüncü şahısların ya da tüzel kişilerin çocukların bilgilendirilmiş onayı bulunmadan onlar adına başvuru hakkı bulunmuyor. Bu durum ancak çocukların yüksek yararına hareket ettiklerini kanıtlayabilirlerse göz ardı ediliyor.

İnceleme yetkisi

Ek Protokol'ün içeriğinde şu noktalar öne çıkıyor:

* Sadece ÇHS'ye, protokollerine ve Bireysel Başvuru Hakkı İhtiyari Protokolü'ne taraf devletlerden gelen bireysel başvurular BM Çocuk Hakları Komitesi tarafından incelenebilir.

* Sadece ÇHS'de garanti altına alınmış yasal hakların ihlali incelenebilir.

* Ulusal hak arama yollarının tümü tüketildiğinde ve başka bir uluslararası yasal hak arama yoluna başvurulmadığı durumlarda BM Çocuk Hakları Komitesi'ne bireysel başvuru yapılabilir.

* Bir ya da daha fazla çocuk hak ihlali ile ilgili başvuru yapabilir.

İlk imzacılar

19 Kasım 2011'de BM Genel Kurulu'nda kabul edilen protokolü ilk imzalayan ülkeler arasında Brezilya, Kosta Rika, Şili, Finlandiya, Almanya, Honduras, Macaristan, İtalya, Kazakistan, Portekiz, Sırbistan, Slovakya, Slovenya ve Uruguay var.

ÇHS çerçevesinde bir bireysel başvuru sistemi oluşturmak için ihtiyari protokol kararı 2009'da BM üyesi tüm devletler tarafından kabul edildi.

Türkiye'nin de aralarında bulunduğu birçok ülke bu ihtiyari protokolün yazılmasına doğrudan katkı verdi.

Kaynak: Bianet

Filiz Akboğa davası görüldü

Eski eşi Filiz Akboğa'yı öldürmeye teşebbüsten yargılanan Coşkun Kara'nın yargılanmasına Kartal 2. Ağır Ceza Mahkemesi'nde devam edildi. Mahkeme 29 Mart'a ertelenirken, SKM üyeleri Akboğa için adalet istedi.

Eski eşi Filiz Akboğa'yı öldürmeye teşebbüsten yargılanan Coşkun Kara'nın yargılanmasına devam edildi. Kartal 2. Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülen duruşmaya hem Akboğa hem de Kara'nın avukatları mazeret bildirerek katılmadı.

Filiz Akboğa bir önceki celsede mahkeme tarafından kabul edilen adli tıp raporuna itiraz etti. Raporda 5 yerinden yaralanan Akboğa için 3 yerinden yaralanmış denmiş, Akboğa'nın olay sebebiyle yaşadığı travma sonrası stres bozukluğuna yer verilmemişti. Akboğa itirazında, Kara'nın darbelerinin öldürücü olduğunu, olaydan önceki gün olay yerine keşfe geldiğini, Kara'nın evlilik hayatı boyunca kendisine şiddet uyguladığını hatırlatarak, Kara'nın tasarlayarak ve kasten kendisini öldürmek istediğini belirtti. Mahkeme itirazı bir sonraki duruşmada değerlendirmeye karar vererek, davayı 29 Mart'a erteledi.

Duruşma öncesi Sosyalist Kadın Meclisleri üyesi kadınlar Filiz Akboğa için adalet istedi. SKM adına konuşan MYK üyesi Nahide Kılıç, kadın cinayeti davalarında adaletin yeini bulmadığını belirterek Filiz Akboğa ve tüm kadınlar için adalet mücadelesini sürdüreceklerini duyurdu. Eylemde, "Filiz için adalet istiyoruz", "Filiz Akboğa yalnız değildir", "Ses ver şiddeti durdur" sloganları atıldı.

Kaynak: ETHA

Duruşma görülmedi, kadınlar davanın takipçisi

Öznur Uluişiden'in öldürülmesiyle ilgili davaya, hava muhalefeti nedeniyle devam edilmedi. Ancak kadınlar, Eskişehir Adliyesi önünde toplanarak, davanın takipçisi olacaklarını yineledi.



Eskişehir Demokratik Kadın Platformu bileşenleri, tecavüz edilerek öldürülen Öznur Uluişiden'in mahkemesi için 9. kez adliye önünde bir araya geldi. Katil Ali Haydar Kömeçli'nin hava muhalefeti nedeniyle mahkemeye getirilmemesi üzerine, duruşma 29 Mart'a ertelendi.

Adliye önünde toplanan kadınlar, 29 Mart'ta da mahkemeye geleceklerini bildirerek bu davanın peşini bırakmayacaklarını beyan etti. Platform adına basın açıklamasını okuyan Bilgi Tağaç, "8 duruşmadır Adli Tıptan gelecek belge bekleniyor. Adli Tıp Kurumunun, rapor sonuçlarını bu kadar sürüncemede bırakması, kadın katillerinin elini kolaylaştırıcı niteliktedir. Benzer davalardaki örneklerde Adli Tıp raporları katledilen kadınların aleyhine sonuçlanmıştır. Bu davada buna izin vermeyeceğiz” dedi. Münevver Karabulut, Ayşe Paşalı davalarında kazanımlar elde ettiklerini hatırlatan Tağaç, “Öznur'un katili Ali Haydar Kömeçli'nin de hak ettiği cezayı alana kadar adalet talebini haykırmaya devam edeceğiz. Bu davanın takipçisiyiz, bu davayı erkek egemen yargının 'erk' inisiyatifine bırakmayacağız” dedi.

Basın açıklamasının ardından 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar gününe çağrıda bulunuldu.

Kaynak: ETHA

318 davasında beraat kararı

Hakkında TCK 318. maddeden dava açılan Süleyman Tatar'ın bugün görülen duruşmasında beraatine karar verildi.


Barış için Vicdani Ret Platformu'nun kuruluş aşamasında Boğaziçi Üniversitesi'nde gerçekleştirilen eylemle ilgili olarak hakkında "halkı askerlikten soğutma" suçlasıyla dava açılan Süleyman Tatar, 2.'si görülen bugünkü duruşmada beraat etti.

Barış İçin Vicdani Ret Platformu 2009 yılında Boğaziçi Üniversitesi'nde toplanan bir kurultay ile kuruluşunu deklere etmişti. Kurultay sonrasında kampüste yürüyüş düzenleyen onlarca genç barış ve kardeşliği haykırmıştı. Yapılan yürüyüşle ilgili olarak Süleyman Tatar hakkında TCK 318'den dava açılmıştı.

Kaynak: ETHA

PANKART DAVASI: Yasa Değişecek Dedi, Mütalaa Vermedi

Taşıdıkları pankartlar delil gösterilerek altı ay tutuklu kaldıktan sonra, tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılan öğrencilerin bugün görülen duruşmalarında bir sonuç çıkmadı.

Türk Tabipleri Birliği'nin (TTB) 13 Mart 2011'de düzenlediği mitingte taşıdıkları pankart delil gösterilerek haklarında 25 yıla varan hapis cezası istemiyle dava açılan Özgür Alkan ve Bahadır Söylemez'in ikinci duruşmaları saat 10.00'da Ankara 12. Ağır Ceza Mahkemesi'nde görüldü.

Savcı yargılama konusu eylemle ilgili güncel bir yasa değişikliğinin söz konusunu olduğunu belirterek, mütalaasını bir sonraki celsede vereceğini söyledi. Bunun üzerine hakim davayı 24 Mayıs'a erteledi.
bianet'e konuşan Özgür Alkan yargılandıkları davayı komik olarak nitelendirdi. Alkan "Bu ülkede düşünce özgürlüğünün ne kadar kısıtlandığının bir göstergesi de bu davadır. Katiller hakkında dahi istenmeyen cezalar ben ve arkadaşım hakkında istenmektedir" diye konuştu.

Ne Olmuştu?

Ankara Üniversitesi öğrencileri Alkan ve Söylemez'in 13 Mart'ta Ankara'da TTB'nin düzenlediği mitingde taşıdığı pankartta 12 Eylül darbesinde idam edilen üç devrimcinin isimleri vardı: "İdamlar bizi yıldıramaz - Ethem Çoşkun, Seyit Konuk, Necati Vardar, 13 Mart Savaşçıları yaşıyor, Leninistler savaşıyor".

İddianamede, öğrencilerin, Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi'nin (THKP-C) Kızıldere'de katledilen lideri Mahir Çayan ve arkadaşlarını anmak için 30 Mart'ta düzenlenen eylemde de "Kızıldere'de düşenler kavgamızda yaşıyor-Devrimci Öğrenci Birliği" pankartını astıkları öne sürülmüştü. Kaldıkları yurtlara baskın yapılarak gözaltına alınan öğrenciler 4 Mayıs'ta tutuklanmıştı.

Odalarındaki aramada ulaşılan ve "suç delili" olarak geçenler arasında şunlar var: Mart Kültür Sanat ve Düşünce Derneği'ne gitmek, derneğin kurucusu olmak; aynı derneğin dergisini bulundurmak; Tolstoy'un "Savaş ve Barış" kitabı, Deniz Gezmiş kartpostalları, Mahir Çayan kitapları, Deniz Gezmiş resimli takvim...

Kaynak: Bianet

İHD: 2011 yılında 29 bin 366 ihlal yaşandı

İHD Diyarbakır Şubesi, Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi 2011 Yılı Hak İhlalleri Raporu’nu açıkladı. Rapora göre, 2011 yılında 29 bin 366 ihlal yaşanırken, bu rakam geçen yıl yaşanan 23 bin 520 rakamını da geride bırakarak adeta rekor kırdı. Özellikle silahlı çatışmalar, sivil ölümler, gözaltına alınmalar ve tutuklanmalarda yoğun artışların yaşandığı görülen raporda, ayrıca işkence ve kötü muamelede yüzde yüzleri aşan artışın yaşanması dikkat çekiyor.

İHD Diyarbakır Şubesi, Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi 2011 Hak İhlalleri Raporu’nu düzenlediği bir basın toplantısıyla kamuoyuna açıkladı. Dernek binasında düzenlenen basın toplantısına İHD Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi Temsilcisi Şevket Akdemir, İHD Diyarbakır Şube Sekreteri Raci Bilici, Diyarbakır Şube Yöneticisi Av. Pınar Dalkuş, Emin Ermin ve Siirt Şube Yöneticisi Abdullah Gürgen katıldı.

Raporun açıklanması öncesi 2011 yılını değerlendiren bir açıklama yapan İHD Diyarbakır şube Sekreteri Raci Bilici, 2011 yılında hak ihlallerinde neredeyse patlamanın yaşandığı bir yıl olduğunu söyledi. “Öyle ki, artık bu verileri bir araya getirmekte ve bunu sunmakta bile zorlanır olduk” diyen Bilici, “Aslında 2011 yılına girerken barış ortamının oluşması ve çözüme dair umutlarımızı diri tutmaya çalıştık. 2010 yılında PKK tarafından ilan edilen ve daha sonraları sürekli uzatılan eylemsizlik kararları, ölümlerin olmaması, hak ihlallerinin yaşanmaması ve barış ortamının hayat bulması konusunda bizleri daha da umutlandırmıştı. Nitekim geçtiğimiz yıl artık alenen ortaya çıkan devlet ve PKK görüşmelerinin doğuracağı olumlu sonuçlar her kesim tarafından benimsenen bir olgu haline gelmişti. Ayrıca gerçekleştirilen genel seçimler ve ortaya çıkardığı sonuç, sorununun çözümüne bizi her zamankinden daha fazla yaklaştırmıştı. Ancak ne yazık ki 2011 yılı ‘barış ve çözümün’ yılı olacağına, tam anlamıyla büyük bir savaşın yaşandığı bir yıl haline geldi” dedi.

'ÜLKE TOPLAMA KAMPINA DÖNÜŞTÜRÜLDÜ'

AKP Hükümetinin adeta bütün açılım ve reformları bir kenara bırakırcasına güvenlik politikalarına sarıldığını ve 90’lı yılları aratır bir düzeyde hak ihlallerinin yaşanmaya başladığını kaydeden Bilici, şöyle devam etti: “12 Haziran 2011’de yapılan genel seçimlerde ortaya çıkan tablo Kürt sorununun çözümünü sağlayacak bir ortama evrilecek iken, yaşanan hukuksuzluklar ve adaletsizlikler, iradenin hiçe sayılmasıyla tavan yaptı. 80 bine yakın oy alan Hatip Dicle’nin vekilliği düşürülürken, cezaevinden seçilen milletvekilleri dahi serbest bırakılmadı. Ayrıca tüm bunlar yetmezmiş gibi, seçimin hemen ardından ‘KCK’ adı altında yürütülen siyasi operasyonlar hız kazanarak, binlerce kişi gözaltına alınarak tutuklanmıştır. Bu operasyonlar öyle bir düzey kazandı ki, Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi başta olmak üzere Türkiye genelinde neredeyse basılmadık kurum, tutuklanmayan kurum temsilcisi kalmadı. Bu operasyon teröründen derneğimiz İHD de nasibini almış, kurumumuz 2009 yılından sonra ikinci kez polis baskınına maruz kalarak, tüm teknik donanımlarımıza el konulmuştur.”

Yapılan siyasi operasyonların sadece siyasetçilerle sınırlı kalmayıp, gazeteciler, yazarlar, akademisyenler, insan hakları savunucuları, avukatlar, sendikacılar ve öğrencilere kadar uzanarak ülkenin adeta bir toplama kampı haline geldiğini ifade eden Bilici, yılın son aylarında gerçekleştirilen bu operasyonların, ülkede neredeyse hangi noktada bir muhalif varsa onlara ulaşarak, toplumu bir bütün olarak esir almaya dönük bir politika haline geldiğini vurguladı.

AKP Hükümetinin devletin tüm kurumlarıyla ortaklaşarak hayata geçirdiği güvenlikçi politikaların siyasi operasyonların yanında askeri operasyonları da büyük ölçüde artırdığını ve bölgede çatışmalar ve beraberinde gelen ölüm haberlerinin gün geçtikçe arttığına dikkat çeken Bilici, “Yaşanan bu çatışmalar iki taraftan da büyük can kayıplarına yol açarken, maalesef sivillerin yaşam hakkına yönelik ihlallerde büyük bir artışa neden olmuştur. Nitekim hazırladığımız 2011 yılı raporunun bilançosuna baktığımızda gerek çatışmalarda yaşanan can kayıpları, gerekse, yaşanan sivil ölümler konusunda önemli oranda artışların yaşandığını görebilmekteyiz” diye konuştu.

'İŞKENCECİLERİN KORUNMASI İŞKENCEYİ ARTTIRMIŞTIR'

2011 yılında gerek gözaltında olsun, gerekse gözaltı yerleri dışında ve toplumsal olaylarda olsun işkence ve kötü muamelenin haddini aşan bir düzeye ulaştığını belirten Bilici, açıklamasını şöyle sürdürdü: “Özellikle toplumsal olaylarda ve gözaltına alınma işlemleri sırasında vatandaşların kolluk kuvvetleri tarafından darp edilmeleri, işkencenin artık sokağa taştığını gözler önüne sermektedir. Can ve uzuv kaybıyla sonuçlanan gaz bombası kullanımı, polisin hükümet ve yargının desteğini arkasına alarak, aşırı ve orantısız güç kullanımını aşan ‘öldürme kastıyla’ ateş açmaya dönüşmüştür. Gençlerimizi, çocuklarımızı sokak ortasında vuran güvenlik görevlileri, ne yazık ki ellerini kollarını sallayarak aramızda gezmektedirler. İşkencenin bu kadar artmasının temel nedeni de siyasal iktidar ve yargı organlarının işkencecileri korumasından kaynaklanmaktadır.”

'CEZAEVLERİNDEKİ YAŞAM ADETA İŞKENCEYE DÖNÜŞMÜŞTÜR'

2011 yılında yaşanan en önemli hak ihlallerinden birinin de cezaevlerinde yaşanan ihlaller olduğunu vurgulayan Bilici, İHD olarak elden geldiğince birçok cezaevine ziyaretler gerçekleştirerek, mahpusların yaşadığı sorunları yerinde tespit etmeye çalıştıklarını söyledi. Yaptıkları yerinde tespitlerin yanında cezaevlerinden kendilerine yapılan başvurulardaki artışın yaşanan ihlallerin bir göstergesi olduğunu ifade eden Bilici, Nitekim 2011 yılında cezaevlerindeki ölümün eşiğindeki hasta mahpusların durumu başta olmak üzere, uygulanan sevk ve sürgünler, sürgünler sonrası yapılan işkenceler, çeşitli hak gaspları, artık cezaevlerinin gerçek anlamda gözden geçirilmesi gerektiğini ortaya koymuştur. Son 3 yıl içerisinde siyasi operasyonlar sonucu binlerce kişinin tutuklanmasından kaynaklı cezaevlerindeki doluluk oranı, bu yapılardaki yaşamı adeta işkenceye çevirmiştir. Son olarak Pozantı Cezaevi’nde çocukların maruz kaldığı işkence ve tecavüz olayları cezaevlerinin ne kadar içler acısı bir durumda olduğunu gözler önüne sermektedir. Adalet Bakanlığı’nın cezaevlerindeki bu sorunlara karşı kayıtsızlığı ise, artık kabul edilemeyecek bir boyut kazanmıştır” dedi.

'İMRALI'DAKİ TECRİT HALKI KAYGILANDIRMAKTADIR'

Cezaevlerinde yaşanan sorunlara paralel olarak, İmralı Cezaevi’nde bulunan ve aylardır ağırlaştırılmış bir tecride maruz bırakılan PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın üzerindeki tecridin gün geçtikçe daha da derinleştirilmeye çalışıldığını belirten Bilici, “Bu durum başta insanın temel hakları olmak üzere, uluslararası sözleşmelere ve temel hukuka aykırı bir durumdur. Kürt sorunun çözümü konusunda en önemli aktörlerden biri olan Sayın Öcalan’a yönelik bu tecrit politikası, Kürt sorununu içinden daha da çıkılmaz bir hale getirmektedir. Bugün Kürt kamuoyunun büyük bir bölümü, uygulanan bu hukuksuzluk nedeniyle büyük bir kaygı içerisindedir. Her ne kadar yaygın kamuoyu tarafından görülmese de, günlerdir bu coğrafyada yüzlerce insan açlık grevlerine girerek uygulanan bu hukuksuzlukları protesto etmektedir. Öcalan’a uygulanan bu tecrit politikasına bir an önce son verilmesi gerektiğini belirtiyoruz” diye konuştu.

'KADINA YÖNELİK KIRIM POLİTİKASI UYGULANMAKTADIR'

“Son yıllarda kadınların yaşam haklarına yönelik yaşanan büyük artışlar, coğrafyamızda bir kadın kırımının yaşandığının açık ispatıdır” diyen Bilici, şöyle devam etti: “Her 8 Mart’ta kadınlar alanlara çıkarak, kadınlara kırımına yönelik tavırlarını ortaya koymaktadır. Ancak maalesef eşin, sevgilinin, babanın, erkek kardeşin, kadınların katili olduğu bir ülkede yaşanmanın utancı içindeyiz. Kadına yönelik şiddet, ister aile içi olsun, ister sokakta, ister gözaltında olsun; politiktir. Bu sorun ancak ve ancak yeterli tedbirler alınarak, egemen erkek zihniyetiyle etkin mücadele edilerek aşılabilir. Mevcut hükümetin kadın hakları konusundaki politikasızlığı, kadına yönelik tahammülsüzlüğün açık bir ifadesidir. Kadını yok sayıp aile içine hapseden bir zihniyetle önümüzdeki dönem daha da etkin biçimde mücadele etmemiz gerektiği açıktır.”

'VAN DEPREMİ SONRASI YAŞANAN SORUNLAR DEVLETİN ACİZLİĞİDİR'

2011 yılının Ekim ayında bölgenin meydana gelen Van depremiyle sarsıldığını hatırlatan Bilici, “Yüzlerce insanımızın ölümü, binlercesinin yaralanmasıyla son bulan bu depremde ne yazık ki, devlet yine sınıfta kalmıştır. Gerek depreme yapılan geç müdahaleler, gerekse deprem sonrası vatandaşların barınma sorununu gidermeye yönelik çalışmalar yetersiz kalmış, Van’da devlet halkı adeta çaresizliğe sürüklemiştir. AKP Hükümetinin de sorunlara çözüm bulmak yerine, yaşadığı basiretsizliği örtme çabası, Van depremi mağdurlarını bir bütün olarak ölüme terk etmiştir. Ağır kış koşullarının da eklenmesiyle, Van’da yaşam adeta cehenneme dönmüştür. Aradan aylar geçmesine rağmen, Van’da halen insanlarımız barınma sorunu yaşamaktadır. Bu da devletin içinde bulunduğu acizliğin bir göstergesidir.

'SİYASAL İRADE SAVAŞ SUÇLARINI SORGULAMAK İSTENİYOR'

2011 yılında iki önemli rapor olan Toplu Mezar Raporu ve Kimyasal Silah Kullanımı Raporu’nu kamuoyuyla paylaştıklarını belirten Bilici, “Hazırladığımız Toplu Mezar Raporu, ülkemizin yıllar boyu görmezden gelinen can alıcı sorunlarından biri olan kayıp ve faili meçhul cinayetlere ve toprak altındaki bedenlere ışık tutan bir rapordu. Kimyasal Silah Kullanımı Raporu ise bugüne kadar üzerinde hiç durulmayan bir konuyu yani ‘savaş suçu’nu gündeme getirmiştir. Bu rapor yıllar boyu yaşanan kirli savaşın aslında kullanılması yasak silahlarla daha da fazla kirletildiğinin açık örneğidir. Bu iki rapor, ülkemizde yaşanan hukuksuzluk ve vahşetin ulaştığı boyutları gözler önüne sermektedir. Halen siyasal irade, devlet eliyle kaybedilen binlerce insanın akıbetinin ortaya çıkarılması ve işlenen savaş suçlarını sorgulama konusunda istekli görünmemektedir. Bu durum da Kürt sorunun içinden daha da çıkılmaz bir hal almasına neden olmaktadır.”

'BAKIN ARTIK İNSANLAR BEDENLERİNİ ÖLÜME YATIRIYOR'

“Hazırladığımız raporda da ayrıntılı olarak verdiğimiz bilançoyla karşımıza çıkan tabloyu bu ülkenin utancı olarak tanımlayabiliriz. İçinde bulunduğumuz yüzyılda ülkemizin halen bu durumda olması bu utancı katmerleştiriyor.” şeklinde konuşan Bilici, açıklamasında son olarak şunlara yer verdi: “Biz insan hakları savunucuları olarak, ülkede sorunların güvenlik politikalarıyla, savaş konseptiyle, operasyonlarla, hak ihlallerini yaygınlaştırmakla çözülemeyeceğine inanıyoruz. Bakın artık insanlar bedenlerini ölüme yatırıyor. Cezaevlerinde yüzlerce insan açlık grevleriyle yaşanan hukuksuzlukları protesto ediyor. Bu da gösteriyor ki, artık çözümsüzlük politikaları anlamsızlaşmıştır. Bu ülkede anneler, ‘artık çocuklarımızın ölüsüyle karşılaşmak istemiyoruz’ diye feryat ediyor. Toplumun tüm kesimleri ‘barış’ diye haykırıyor. Bu nedenle tekrar etmekte yarar görüyoruz; artık bu politika(sızlık)lardan vazgeçin. Kürt sorununun çözümünü istiyorsanız, yarattığınız bu korku imparatorluğunu dağıtın ve daha özgür, demokratik, hak ihlallerinin yaşanmadığı bir ortam yaratmak için çaba gösterin. Bunun olması için de Kürt sorununun ilgili taraflarıyla diyalog ve müzakere kapılarını açın diyoruz.”

BİR YILDA 29 BİN 366 İHLAL YAŞANDI

Bilici’nin ardından İHD Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi Temsilcisi Şevket Akdemir, 2011 yılı Hak İhlalleri Raporu’nu açıkladı. Önceki yıllarla karşılaştırıldığında ihlallerde büyük bir artışın yaşandığı görülen raporda bazı başlıklar ve ihlal rakamları şöyle;

*Çatışmalarda yaşamını yitiren-yaralanan güvenlik güçleri – 149 ölü, 295 yaralı
*Çatışmalarda yaşamını yitiren-yaralanan PKK militanı – 169 ölü, 6 yaralı
*Faili meçhul cinayet, yargısız infaz, çatışmalardaki sivil ölümler – 129 ölü, 259 yaralı
*Mayın ve serbest patlayıcı – 6 ölü 49 yaralı
*Resmi hata ve ihmal sonucu – 45 ölü, 4 yaralı
*Asker / polis intiharı – 26 intihar, 5 teşebbüs
*Kadın intiharları – 64 intihar, 23 teşebbüs
*Erkek intiharları – 57 intihar, 22 teşebbüs
*Çocuk intiharları – 28 intihar, 15 teşebbüs
*Namus cinayetleri – 8 ölü
*Gözaltına alınanlar – 6,306
*Tutuklananlar – 1.917
*İşkence ve kötü muamele – 1.555
*Soruşturma, dava ve cezalara maruz kalan kişi sayısı – 2.201
*Cezaevlerinde yaşanan ihlaller – 1.421
*Toplumsal olaylara müdahale – 494 müdahale, 932 yaralı
*Gözaltına alınan sığınmacı ve göçmenler – 4.496
*Köy yakma veya boşaltma – 4
*Orman veya arazi yakma - 39
*Arazi yayla mera ve otlak yasağı – 141
*Askeri operasyonlar sonucu yaşanan ihlaller – 47
*Toplu mezar iddiası – 111 toplu mezar – 1.699 kişi
*Militanların cenazelerine yönelik uygulamalar – 119
*12 Haziran 2011 Genel Seçimlere yönelik yaşanan ihlaller - 311
*23 Ekim 2011 Van Depremi sonrası yaşanan ihlaller - 93
*Diğer ihlaller – 6.615

Toplam ihlal sayısı: 29.366

Kaynak: ETHA

İÜ'de ülkücü saldırılar protesto edildi

İstanbul Üniversitesi'nde yaşanan ülkücü saldırılar, Fen Fakültesi önünde yapılan eylem ile protesto edildi. Öğrenciler, “Eşit ve özgür bir dünya isteyen öğrenciler, İstanbul Üniversitesi'nde dün de vardı, bugün de var ve yarın da olacak” dedi.


İstanbul Üniversitesi'nde, ikinci dönemin başlamasıyla birlikte ülkücü saldırılar arttı. Son saldırı, Taksim'de düzenlenen Hocali mitinginin bildirisini dağıtma bahanesiyle, Fen Fakültesi kantininde gerçekleşti. Sandalye, sopa ve satırlarla gerçekleştirilen saldırıda iki öğrenci yaralandı.

İÜ öğrencileri, artan saldırıları protesto etmek için Fen Fakültesi Vezneciler kapısı önünde basın açıklaması düzenledi. Öğrenciler, fakülte içerisinden sloganlar atarak kapıya kadar geldi. Fen Fakültesi öğrencilerine, İÜ'den diğer fakülteden öğrenciler de destek verdi. “Faşistler vuruyor, polis-ÖGB destekliyor, rektör onaylıyor; sessiz kalma” pankartı açan öğrenciler, sık sık “Beyazıt faşizme mezar olacak”, “Faşizme karşı omuz omuza”, “Türkeş'in itleri yıldıramaz bizleri” sloganları attı.

Öğrenciler adına basın açıklamasını okuyan Betül isimli öğrenci, saldırı yaşanırken sivil polislerin olayı seyrettiğini, saldırının ardından da sürekli kapalı olan arka kapıyı açtırarak faşistlerin kaçmasına yardımcı olduğunu söyledi. Betül, okulda faşistlerin Avrasya Enstitüsü'ndeki Türkçe Yaşam Kulübü'nde örgütlendiklerini ve rektörün bu kulübe her türlü desteği sağladığını, ancak kendilerinin her türlü etkinliklerinin engellendiğini anlattı.

Üniversitelerde artan ülkücü saldırıların AKP'nin son dönemde hayata geçirdiği ırkçı-milliyetçi politikadan bağımsız olmadığını kaydeden Betül, şunları söyledi:

“Bu okulun öğrencileri olarak bizler, yaşanan hiçbir saldırı karşısında sessiz kalmayacak, en meşru hakkımızı kullanarak kendimizi savunmaya devam edeceğiz. Tüm yaşanacakların sorumlusu eli satırlı faşistler, polis ve okul yönetimidir. Rektör ve polis tıpkı bugüne kadar olduğu gibi bugünden sonra da istediklerini alamayacak. Eşit ve özgür bir dünya isteyen öğrenciler İstanbul Üniversitesi'nde dün de vardı, bugün de var, yarın da var olacak.”

Öğrenciler, açıklamanın ardından topluca fakülteye girdi.

Kaynak: ETHA

MAYINSIZ BİR DÜNYA İÇİN Bacağını Ödünç Ver!

Mayınların neden olduğu acı ve kayıplara son vermek için herkes pantolonunun paçasını sıvayıp bacağını ödünç verecek; çünkü dünyada hergün 12, Türkiye'de üç günde bir, bir insan mayından ölüyor ya da sakat kalıyor.



Uluslararası sözleşme ile kara mayınlarının yasaklanmasının 13. yıl dönümünde, tüm dünyada kara mayınlarının hala yol açmakta olduğu yıkıcı etkilere son vermek için "Bacağını Ödünç Ver" kampanyası başlatıldı.

Uluslararası Mayın Yasaklama Kampanyası (ICBL), Birleşmiş Milletler ve birçok sivil toplum kuruluşu "4 Nisan Uluslararası Mayın Bilinci Geliştirme Günü"ne kadar devam edecek bu kampanyaya çağrı yapıyor.

Dünyada hala 12 ülke kara mayın üretiyor. Sözleşmeye taraf olmayan devletler, mayın kullanımını sürdürüyor. Her gün 12 kişi, kara mayınları nedeniyle ölüyor ya da yaralanıyor.

Türkiye'de toprak altında 1 milyon kara mayın var

Türkiye'de ise kara mayınları nedeniyle üç günde bir, bir insan ölüyor ya da sakat kalıyor.

Mayın Yasağı Anlaşması'nı 2004'te imzalayan Türkiye'de toprak altında döşeli yaklaşık 1 milyon mayın var. Anlaşma gereğince, toprağa döşeli tüm mayınların temizliği için kalan süre iki yıl.

Mayınsız Bir Türkiye Girişimi'nden Muteber Öğreten, Türkiye'nin de uluslararası çapta başlatılan bu kampanya çağrı yaparak "Bacağımızı ödünç vererek, kendi sesimizi insanlığın sesiyle, şefkatin sesiyle, aklın sesiyle bütünleştireceğiz" dedi.

Ban Ki Moon, spor yıldızları ve Nobel Barış Ödülü sahiplerinin katıldığı küresel "Bacağını Ödünç Ver" kampanyası Tokyo'dan Kinşasa'ya, Phnom Penh'den Ottawa'ya, İstanbul'dan New York'a, çeşitli konserler, spor karşılaşmaları, toplu gösteriler ile gerçekleştirilecek.

Kampanyanın Türkiye ayağına milletvekilleri Şafak Pavey, Sırrı Süreyya Önder, oyuncu Mehmet Ali Alabora da destek veriyor.

4 Nisan'a kadar her kesimden insanın paçasını sıvayarak yaptığı eylemlerin fotoğraf ve videolarının "Mayınsız Bir Türkiye Girişimi" sitesine gönderilmesi bekleniyor.

2010'da 4,191 yeni vaka

ICBL'nin 20 yıl önce kurulmasından bu yana, dünya ülkelerinin yüzde 80'i kara mayınlarını yasakladı. Milyonlarca mayın topraktan çıkartılıp imha edildi.

Ancak, geçen sene Kara Mayınları İzleme Örgütü, 2010 yılı içinde 4.191 yeni vakanın olduğunu kayıt altına aldı. Genellikle korunmasız ve yoksul topluluklarda yaşayan on binlerce insan, kara mayınlarının yol açtığı yaralanmaların korkunç etkileriyle baş etmeye çalışıyor.

Geçen sene hükümet güçleri tarafından 2004 yılından bu yana en çok kara mayını kullanımı gerçekleşti.

Türkiye'deki kampanyanın bileşenleri

Mayınsız Bir Türkiye Girişimi, Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi, Türkiye Sakatlar Derneği, İstanbul Tabip Odası, İnsan Hakları Derneği, Mazlumder, Sosyal Demokrasi Vakfı.

Uluslararası kampanyanın videosuna ulaşmak için tıklayınız.

Kaynak: Bianet

Savunma Bakanı: Kışlada şüpheli ölüm yok

Milli Savunma Bakanı Yılmaz, kışlalarda bugüne kadar tek bir şüpheli asker ölümü yaşanmadığını iddia etti.

Milli Savunma Bakanı İsmet Yılmaz, CHP İstanbul Milletvekili Sabahat Akkiraz'ın kışlalarda yaşanan şüpheli asker ölümlerine ilişkin verdiği soru önergesine yanıtı "şüpheli ölüm yok" şeklinde oldu.

Bakan Yılmaz'ın yazılı soru önergesine yanıtında, ölümle sonuçlanan tüm olaylarda adli soruşturmanın yanı sıra idari soruşturma da yapıldığı belirtildi.

Yılmaz, şöyle dedi: "Her olay kayıt altına alınmakta, varsa sorumlular hakkında işlem yapılmaktadır. Bu nedenle müsebbibi belli olmayan kayıt altına alınmayan, soruşturma ve araştırma yapılmayan, şüpheli olarak görülebilecek bir tek olay dahi bulunmamaktadır. Ölüm olaylarını değerlendirirken 1-2 günlük kısa zaman dilimleri yerine, 6 aylık-yıllık zaman dilimlerinin kullanılması daha doğru sonuçlar vermektedir."

Bakan Yıldız, Türk ordusunda etnik kökenine yönelik herhangi bir işlem veya davranışın söz konusu olmadığını iddia etti.

Kışlalarda yaşanan ölümler, askeri yetkililer tarafından genellikle "intihar" olarak açıklanıyor. G-3 tüfeğiyle askerlerin kafasının arkasından ya da sırtından vurulduğu örnekler yaşanırken, çoğu aile "intihar" açıklamasına inanmıyor. Genelkurmay eski Başkanı emekli Orgeneral Işık Koşaner'in geçen yıl internete düşen ses kaydında "Masum erimizi biz vurduk" ifadeleri de ölümler konusunda ailelerin şüphelerini arttırmıştı.

Öte yandan, bu yılın başından bu yana kışlalarda 10 askerin intihar ettiği iddia edildi. Milli Savunma eski Bakanı Vecdi Gönül de geçen yıl bir soru önergesini yanıtlarken, son beş yılda 408 askerin "intihar ederek öldüğünü" açıklamıştı.

Kaynak: ETHA

'Roboski köylüleri serbest bırakılsın'

Roboski katliamında sağ kurtulan Ferhat Encü'nün dün gözaltına alınmasına, Roboski'ye Adalet Platformu tepki gösterdi. Platform, Ferhat Encü ve köylülerin serbest bırakılmasını, katliamdan sorumlu olanların yargı önüne çıkarılmasını istedi.

Roboski'ye Adalet Platformu, katliam mağduru Ferhat Encü'nün dün gözaltına alınmasıyla ilgili yazılı bir açıklama yaptı. Pltaform, katliam sorumlularının yargı önüne çıkarılmasını, gözaltına alınan köylülerin serbest bırakılmasını istedi.

Platform açıklamasında, “28 Aralık’tan bugüne kadar geçen sürede, 34 insanın katledilmesine ilişkin soruşturmayı bitirmeyen, aksine soruşturmaya ilişkin gizlilik kararı ile soruşturma sürecini kamuoyunun bilgisinden kaçıranlar, güvenlik güçleri, medya ve idari makamlar eliyle Roboski katliamında gerçeklerin ortaya çıkarılması için mücadele eden Roboski’liler üzerinde baskı uygulamaya devam ediyor” denildi.

Açıklamada, "Daha 2 gün önce hukuksal başvuru süreleri nedeniyle tazminat başvurularını yapan köylüleri adeta teşhir edenler, her fırsatta Roboskililerin adalet arayışını bitirmeye gayret ediyor. Uludere Kaymakamının saldırıya uğraması olayı nedeniyle 5 kişiyi tutuklayanlar bu kez Ferhat Encü’yü gözaltına alarak köylülere korku salmaya çalışıyor” ifadelerine yer verildi.

Roboski'ye Adalet Platformu, “Ferhat Encü’nün gözaltına alınması; 60 kişilik liste olduğu ve bu kişilerin içeriye alınacağı iddialarını doğrular nitelikte. Roboskililer köylerinden çıkamaya korkar hale getiriliyor. Baskı uygulamakta mahir olan devlet hala 34 kişinin katillerini ortaya çıkarmış değil. Roboski’ye Adalet platformu olarak devletin bu tutumunu değiştirip tutuklu Roboskilileri bir an önce serbest bırakmaya, 34 köylünün katillerinin bir an önce bulunmasını ve yargı önüne çıkarılmasını ve bu yaşananların takipçisi olacağımızın bilinmesini istiyoruz” dedi.

Kaynak: ETHA

'Adım taşeron, soyadım köle'

İstanbul Üniversitesi Çapa Tıp Fakültesi'nde taşeron işçilerin kadrolu ve güvenceli çalışmak için kurduğu direniş çadırı 9. gününde. Bugüne kadar çalıştığı taşeron firmaların kartlarını gösteren bir işçi, "Adım taşeron, soyadım köle" diyor.


Onlar her an işsiz kalma korkusuyla yaşayan, üç kuruşluk ücretle saatlerce çalıştırılan, çocuklarına onurlu bir gelecek ve insanca bir yaşam için direnen taşeron işçiler... 2010 yılında kurulan Taşeron İşçileri Dayanışma ve Yardımlaşma Derneği'nin (TASİSDER) sitesindeki Hasan Hüseyin Korkmazgil'in şiirinden uyarlanan dizeler süreci özetliyor:

Bak şu insanların gözlerine/ Kaşı destan gözü destan/ Elleri nasır ve kan içinde/ Kör olasın demiyorum/ kör olmada yapabileceklerini gör/ Nöbetlerde birlikte çalışmışız/ Hocaları, yönetimleri birlikte hoş tutmuşuz/ Koyun değil bu işte sanki kendimizi gütmüşüz/ Hor baktık mı refakatçiye/ Kırdık mı kanadını hastanın/ Ya nasıl kıyarız biz insana/ Biz birleşirsek olmaz bu düzen böyle/ Yokluk ne, yoksulluk ne/ İlenmek ne, dilenmek ne/ Gün gün birleşmeli/ Kardeş kardeş buluşmalı şöyleşmeli/ Korka korka yaşamak ne...

400 İŞÇİ İŞSİZ KALACAK

Danıştay'ın "sağlıkta taşeron olmaz" kararından sonra Çapa ve Cerrahpaşa üniversite hastanelerinde işten çıkarmalar gündeme geldi. Taşeron işçilerin 4-B kadrosuna alınma talebi kabul edilmeyince, Ocak ayında Çapa'dan 8, Cerrahpaşa'dan ise 43 işçi çıkarıldı. Mart ayı sonunda Çapa'dan 400 taşeron işçinin daha çıkarılması bekleniyor.

Çapa ve Cerrahpaşa'da çadır kurarak direnişe geçen taşeron işçiler, kadrolu, güvenceli iş istiyor. Ayrıca kendilerinin işten çıkarılmasıyla diğer sağlık emekçilerinin iş yükünün artacağına dikkat çekiyor.

İstanbul Üniversitesi Çapa Tıp Fakültesi bahçesinde direnişte olan işçilerden Cemal Bilgin, cebinden bugüne kadar çalıştığı taşeron firmaların kartlarını çıkartarak isyan ediyor: "Adım taşeron soyadım köle."

Hasta bakıcı olarak çalışan Bilgin, Cerrahpaşa'da 43 işçinin işten atılmasından ders çıkardıklarını belirterek, şöyle diyor: "Piyango bize vurmadan biz çadırımızı kurduk. Hasta bakıcı, temizlikçi, bir tane bile işçimizin çıkmasına tahammülümüz yok. Taşeron işçilerin yaşadıklarını kamuoyunun bilmesi gerekiyor. Elimizde mahkeme kararı olmasına rağmen rektörlük bizi tanımıyor. İşçi sınıfı birlik olarak kazanır."

'TEK SES OLALIM'

2010 yılında taşeronlaştırma sistemine karşı kurulan Taşeron İşçileri Dayanışma ve Yardımlaşma Derneği'nin (TASİSDER) Başkanı Güneş Cengiz ise Danıştay'ın kararı ile sağlıkta taşeron çalıştırmanın önlendiğini söyledi. Ancak 4-B'ye alınma taleplerinin kabul edilmediğini belirten Cengiz, "istihdam fazlalığı" iddiasıyla 400 taşeron işçinin işten atılacağını hatırlattı.

Cengiz, işten çıkarılmaların önüne geçmek için mücadele ettiklerini anlatarak, Cerrahpaşa'dan atılan işçilerden 24'nün işe iade davası açtığını hatırlattı. Dekanlığın, işçileri telefonla arayarak 1 Mart itibariyle işe alacağını söylediğini aktaran Cengiz, "Ama her an işten çıkartılabiliceklerini, üniversite yönetimine dava açtıkları için iş garantilerinin olmadığını belirtmiş. Ve işe iade davasını geri çekerek işe başlayabileceklerini söylemiş. Cerrahpaşa işçileri ise davayı geri çekmeyecekler" dedi.

Cengiz, İşçinin birleşip tek ses olmaktan başka seçeneği yoktur. Çığlıklarımızı birleştirelim" çağrısı yaptı.

Kaynak: ETHA

DYG ana davasında 12 öğrenciye tahliye

İstanbul DYG ana davasında 52 tutuklu öğrenciden 12'si tahliye edildi. Ancak, bir önceki duruşmada tahliye edilen bir öğrenci için ise yeniden yakalama kararı çıkartıldı.

Demokratik Yurtsever Gençlik üyesi 52'si tutuklu 72 öğrencinin İstanbul 11. Ağır Ceza Mahkemesi'nde yargılanmasına devam edildi.

33 öğrencinin anadilde savunma talep ettiği duruşmada kimlik tespitleri yapılamadı. 52 öğrencinin tutuklu olarak yargılandığı davada mahkeme heyeti, "atılı suçların bir kısmının vasıflarının değişme ihtimali" gerekçesiyle 12 öğrenciyi tutuksuz yargılanmak üzere serbest bıraktı. 40 öğrencinin ise tutuklunun halinin devamına karar verildi. Daha önce serbest bırakılan bir öğrenci hakkında yakalama kararı çıkartan mahkeme heyeti, duruşmayı 1 Haziran 2012 tarihine erteledi.

BASINA KAPALI YAPILDI

Duruşmayı izlemek üzere salona giren BDP Milletvekili Sırrı Süreyya Önder, zor kullanılarak dışarıya çıkartıldı. Salonda bulunanlar bu duruma "Kahrolsun faşizm" sloganıyla yanıt verdi. Mahkeme heyeti, "mahkeme düzeninin bozulduğu" gerekçesiyle duruşmayı basına kapattı.

Kaynak: ETHA

'Evleri işaretleyenleri bulun'

ABF, Adıyaman'ın Karapınar ve Yunus Emre mahallelerinde Alevilerin yaşadığı evlerin işaretleyenlerin bulunmasını istedi.

Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF), Adıyaman'ın Karapınar ve Yunus Emre mahallelerinde Alevilerin yaşadığı evlerin işaretlendiğine dikkat çekti, "Adıyaman’ın yerel yöneticilerini, İçişleri Bakanı'nı, Başbakan'ı ve hükümeti sorumlu davranmaya, gerekli önlemleri almaya ve bu saldırıyı yapanları bulmaya davet ediyoruz" dedi.

Yazılı bir açıklama yapan ABF, hükümetin son günlerde yaptığı açıklamaların "sorumsuz ve nefret söylemi içeren cümleler ile dolu olduğu"nu belirtti. "Hocalı Katliamı'nı anma" adı altında yapılan mitingi hatırlatan ABF, açıklamasında şu ifadelere yer verdi: "İstanbul'da 'Hocalı Katliamı Anması' adıyla yapılan mitingde Türkiye'de bir devlet politikası olarak ötekileştirilenler açıkta tehdit edilmiştir. Oysa 'yeni anayasa' tartışmalarının yapıldığı bu günlerde Türkiye'deki çok kimlikli, çok kültürlü, çok inançlı doğal yapıyı tehdit etmek 'bir gece ansızın gelebiliriz!' demek nefret söyleminden öte bir insanlık suçudur. 12 Eylül faşizmini kurgulamak ve çok kimlikliliği ortadan kaldırmak için yapılan Maraş Katliamı öncesinde de Alevilerin 'evlerine kırmızı çarpı işareti' konmuştu. Adıyaman'daki bu saldırı asla küçümsenemez."

Alevi Bektaşi Federasyonu, Başbakan Erdoğan'ın "dindar gençlik ve yeni eğitim modeli" tartışmalarında kışkırtıcı ve hedef gösterici bir dil kullandığını belirterek, "Biz 'gerekirse' dilenen sıradanlaştırılmış, sulandırılmış ve politik taktik malzemesi yapılan 'özürlerin' soruna çözüm olmak yerine daha büyük sorunlara yol açacağını düşünüyoruz. Bu güne kadar hiçbir katliamın sorumluları ortaya çıkarılmadığı gibi Alevilere dönük sistematik katliamların sorumluları hiç 'bulunamadı!' 13 Mart 2012 Salı günü Ankara'da görülecek olan Madımak Katliamı davasında canlarımızın katilleri için 'zaman aşımı' istenirken Adıyaman’da yeni katliam provaları yapılıyor" dedi.

ABF, son olarak, yerel yöneticileri, İçişleri Bakanı'nı, Başbakan Erdoğan'ı ve hükümeti sorumlu davranmaya gerekli önlemleri almaya ve saldırıyı yapanları bulmaya davet etti.

Güzelgül: Yeni bir tezgah mı?

Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Genel Başkanı Güzelgül, Adıyaman'da Alevilerin evlerinin işaretlenmesi için "bir tezgah mı" diye sordu ve ekledi: "Bu tezgâh, Suriye'de yaşanan olaylar nedeniyle bu halkı birbirine düşüremeyenler tarafından mı tezgâhlandı?"

Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Genel Başkanı Hüseyin Güzelgül, Adıyaman'da, Alevilerin yaşadığı mahalledeki bazı evlerin kapılarına işaret konulmasının tedirginliğe yol açtığını belirtti.

Yazılı açıklama yapan Güzelgül, mahalle sakinlerinin, Maraş katliamını hatırladığını ve korktuklarını belirterek, "Yoksa yine birileri bir tezgâh mı planlıyorlar?" diye sordu.

"Binlerce yıldan beri bu topraklar üzerinde birlikte yaşayan insanlar, ne yazık ki; bu ülkenin karışıklığa sürüklenmesinde çıkarı olanlar tarafından, birçok kez kışkırtmaları nedeni ile birbirlerine düşürülmek istenmiş ve bazı dönemlerde de buna muvaffak olunmuştur" diyen Güzelgül, Maraş, Çorum, Sivas, Gazi katliamlarını hatırlattı. Güzelgül, Maraş katliamında Alevilerin evlerinin işaretlendiğini anımsattı.

"Bu tezgâh, Suriye'de yaşanan olaylar nedeniyle bu halkı birbirine düşüremeyenler tarafından mı tezgâhlandı?" diye soran Güzelgül, Alevi ve Sünni yurttaşlara "sakın bu gibi kışkırtmalara gelmeyelim" çağrısında bulundu.

Güzelgül, "Bizler, bu işin yakın takipçisi olacağız. Sağduyu ve serinkanlılıkla bu olayın üzerine gideceğiz ve gelişmeleri tüm dostlarla paylaşacağız" dedi.

Kaynak: ETHA

HAYVANLI SİRKLERE GİTMEYİN! Paris Sirki'ni protesto ediyoruz!


Her hayvanlı sirki boykot ve protesto ettiğimiz gibi, şu sıralar Beylikdüzü'nü mesken edinmiş olan Paris Sirki'ni de protesto ediyoruz ve bir kez daha söylüyoruz: SİRKLER EĞLENCE DEĞİL, İŞKENCEDİR!

Paris Sirki'nin Beylikdüzü'nde çadır kurduğu ilk gün yapılan basın açıklaması:



Aşağıdaki tarih ve saatlerde Beylikdüzü Festival Alanı'nda kurulu bulunan Paris Sirki'nin önünde broşürlerimizi dağıtıp bildirimizi okumaya devam edeceğiz. Bize katılmak isteyenler bizimle yeryuzuneozgurluk@gmail.com adresimiz üzerinden iletişime geçebilir.

- 01 Mart 2012: Saat 22.20 - 22.30 arası basın açıklaması
- 02 Mart 2012: Saat 19.50 - 20.00 arası basın açıklaması
- 03 Mart 2012: Saat 14.50 - 15.00 ve 17.20 - 17.30 arası basın açıklaması
- 04 Mart 2012: Saat 14.50 - 15.00 ve 17.20 - 17.30 arası basın açıklaması


* Radikal gazetesinde hayvanlı sirklerle ilgili yayınlanmış röportajımızı BURADAN okuyabilirsiniz.


Hayvanlı sirkleri neden protesto ediyoruz?

İnsanlar, kendilerini sömürüyle, kölelikle ve hayvanlara uyguladığı şiddetle ayakta duran hayvanlı sirklerin sunduğu gösteriler ile kahkahaya boğuluyor, heyecanlanıyor, eğleniyor. Peki kimse sirklerde ne olup bittiğinden haberdar mı? Ateşle çevrelenmiş bir çemberden atlayan kaplan, iki ayağı üzerinde dans eden fil, üzerine süslü kıyafetler giydirilmiş ve çeşitli akrobatik hareketlerle kalabalığı eğlendiren köpekler bu hareketleri isteyerek mi yapıyor, sizce bu hayvanlar gerçekten mutlu mu? Eğitim esnasında bakıcısını öldüren ya da sirkten kaçıp cinnet geçirirmişçesine kalabalığın arasına dalarak, kendisini izlemek için gelen insanları ezip geçen filin bu davranışı niye yaptığını hiç düşündünüz mü?

Birçok insan, bu "eğlence" dünyasının tozpembe olduğunu düşünerek çocuklarını, arkadaşlarını, eşini, dostunu yanına alıp kâh eğleneceği kâh heyecanlanacağı kâh güleceği bir eğlence gösterisine gittiğini zannediyor. İki ayağı üzerinde neşeyle (!) danseden ayı, tek bir kırbaç hamlesi ile ip gibi dizilen aslanlar, bisiklete binen "insan kılığına sokulmuş" maymun doğal hayatında da tüm bunların hepsini yapmaya can atıyor mu dersiniz? Hayır, yapmıyor, yapmak isteyeceğini de düşünmüyoruz. Aksine, neden ve nasıl bu hareketleri yapıyorlar diye düşündüğümüzde ortaya iğrenç, dayanılmaz bir tablo ortaya çıkıyor. Bu yüzden sizlere, insanlara ışıl ışıl, renkli, eğlenceli bir dünya olarak pazarlanan sirklerin gerçek yüzünü anlatmak istiyoruz:

Hayvanların kullanıldığı sirkler, hiçbir zaman mutluluğun, eğlencenin sergilendiği yerler olmadı, olamayacak da. Çünkü, sirklerdeki hayvanlar, doğal yaşam alanlarından koparılarak hapsediliyor, insanların eğlendirilmesi için akılalmaz işkencelerle, dayakla, açlıkla terbiye edilerek zorla sahneye çıkarılıyor. Her anı zulümle dolu olan, zorlu bir eğitim sürecinin ardından ölene kadar ya da işe yaramayacak hale gelene kadar köleliğe mahkum edilen bu hayvanlar, parlak, albenili, ışıltılı gözüken insan kıyafetleriyle ve süslerle donatılıp eğlence sektörüne kazandırılıyor (!). Sirk sahiplerinin izni dışında hiçbir gereksinimleri karşılanmayan bu tutsak hayvanlar, doğal yaşam ortamlarına kıyasla binlerce kat dar alanlarda, asla istedikleri gibi hareket edemeyecekleri kafeslerde tutuluyor. Doğalarına hiçbir şekilde uymayan bir ortamda, çok kısıtlı temel gereksinimleri sağlanarak sadece yaşamalarına izin veriliyor. Bu mahrumiyet nedeniyle de hapsedildikleri dar kafeslerde, kendi etraflarında, sürekli dairesel dönme hareketleri, kafa sallama gibi anormal davranışlar sergiliyorlar. İstenildiği gibi eğitilmeleri için aç bırakılıyorlar; bir parça fıstık ya da meyve sayesinde, öğrendikleri hareketleri, seyirci önünde zorluk çıkarmadan, daha kolay yapmaları için. Verilen komutu uygulamamak için direnen ya da hareketleri yapmayı reddeden hayvanlar ise ekstradan dayak ve işkenceyle, açlıkla ve susuzlukla cezalandırılıyor ki yabanıl dirençleri kırılsın diye...

Eğitimlerde çivili sopa, kırbaç, elektroşok çubuğu, kanca gibi işkence aletleri kullanılarak hayvanlara "yabanıl" oldukları unutturulmaya çalışılıyor, bu iğrenç sürece ve süresiz tutsaklığa adapte olmaları için son derece acımasız muamelelere maruz bırakılıyorlar. Bir zamanlar tıpkı köle insanlar gibi "mal" statüsünde olan ve üstlerinden para kazanılan bu tutsak hayvanlar, şiddet dolu eğitimleri esnasında bile tıbbî yardımdan yoksun bırakılıyor; çünkü sirklerde kâr daha önemli. Eğitimde, gösteride ve hatta uyurken bile uğradıkları şiddetin, vücutlarında açtığı yaralar basit müdahalelerle geçiştirilerek bir sonraki gösteriye hazırlanıyorlar. Sirkler, şehirden şehre, ülkeden ülkeye gezdikleri için bu hayvanların, suya, yiyeceğe, doğal ihtiyaçlara erişimleri de bir hayli kısıtlı durumda. Yılın büyük bir kısmını nakledilerek geçirdiklerinden kötü hava koşullarından da oldukça etkileniyorlar, ama bu, dayaksız, işkencesiz bir zaman dilimi olduğu için onlara göre bulunmaz bir fırsat belki de. Sürekli dayağa, işkenceye ve açlığa maruz bırakıldıkları ve kafes içerisinde sürekli hapsedildikleri ya da çok kısa zincirlerle bağlandıkları için daima stres ve acı içerisinde yaşamaya mahkûmdur sirk hayvanları.

Sirkler, hayvanlara yapılan zulüm, zorlama ve tutsaklık nedeniyle birer işkence merkezidir. Bu ticarethaneler, aslında eğlenceyi değil, zulmü ve işkenceyi pazarlar. Zorlamayla, işkenceyle, şiddetle eğitilen hayvanlar, zorunlu çalışma sisteminde, cinnetin eşiğinde olan toplumun kargaşasında ufalanan, yaşamayı, gülmeyi unutmuş insanları eğlendirmek için adeta "tüketilecek" mal muamelesi görür. Tutsaklıklarından ölümlerine kadar acı, işkence ve ağır stresle yaşamaya mahkûm edilen bu hayvanların insanları eğlendirmek için tüm bunlara maruz bırakılması hiçbir şekilde kabul edilemez. Bu yüzden "eğlenceli" diye reklamları yapılan sirklere halen gitmek isteyip istemediğinizi sorgulamanız gerekiyor.

Sirklerdeki tutsak hayvanlar,

- Bir zamanlar doğada özgürce ve insandan uzak, insan boyunduruğu olmadan yaşamlarını sürdüren canlılardı.

- Acıyı, eziyeti, sömürüyü insanlarla eşit düzeyde hisseder, psikolojik baskıyı ise katbekat fazla hisseder.

- İnsanları eğlendirme gibi bir ihtiyaçları olmadığı gibi insan tarafından kendilerine böyle bir vazife de yüklenemez. Sirklerdeki tutsaklık, işkence, dayak, açlık vb. durumlar kendi iradelerinin dışında ve bir çıkar uğruna onlara uygulanmaktadır.

- Gösterilerde sergiledikleri metazori hareketleri isteyerek öğrenmez.

Bu yüzden BU ZALİM SEKTÖRE DESTEK OLMAYIN! Hayvanlı sirklere gitmeyin. Mümkün olduğunca çevrenizdeki insanları sirk gerçeği konusunda bilgilendirin ki onlar da zulümden kazanç sağlayan bu işkencehanelerin ayakta kalmasına ve sirklerdeki bu zulmün devam ettirilmesine ortak olmasın.

Yeryüzüne Özgürlük Derneği




Avukattan Ermeni komşuya tehdit

Sarıyer’de oturan Ermeni kökenli E.A. pazar günü Taksim’de Hocalı katliamını protesto etmek amacıyla düzenlenen miting sonrasında avukat komşusu tarafından tehdide maruz kaldığını iddia etti.

Büyükdere Mahallesi’nde müstakil bir evde oturan E.A., evinin bahçesinde miting sırasında dağıtılan “Ermeni Yalanına Sessiz Kalma” yazılı şapkalardan birini bulunca polise şikâyette bulundu. Söz konusu durumun “açık bir tehdit” olduğunu belirten E.A., emniyetteki ifadesinde olayı şöyle anlattı:

“Ben Ermeni asıllı olduğum için geçmişte tehdit ve hakaretlere maruz kalıyordum. Davalarım devam etmektedir. 27/02/2012 günü saat 20.00 sıralarında kızım ikametimizin bahçesine atılmış beyaz bir kasket görmüş ne olduğuna bakmamış. 28/02/2012 saat 10.00 sıralarında bahse konu yerde bulunan kasketi alıp kontrol ettiğimde üzerinde ‘Ermeni yalanına sessiz kalma’ yazılı olduğunu gördüm. Evime ait kamera bulunmaktadır. Görüntüleri incelediğimde kasketin 27/02/2012 günü saat 18.40 sıralarında karanlık bir suret görülen beyaz gömlekli, koyu renk pantolonlu biri tarafından kapımıza gelerek içeriye atıldığı görülüyor. Kamera görüntülerindeki şahıs mahalleden komşum olan aynı zamanda benim davacı olduğum şahısların avukatlığını yapan E.Y.’dir. Daha önceden de Ermeni asıllı olmam nedeniyle bu tür tehditler aldığım için bu mesaj bana açıkça bir tehdittir. Kendisinden davacı ve şikâyetçiyim.”

Milliyet’e konuşan E.A., önceden de “‘Taşnak kırıntısı’, ‘Ermeni ajanı’, ‘Senin sonun darağacı’, ‘Erivan’a git’ gibi tehditlere maruz kaldığı”nı söyleyerek komşusu hakkında şikâyette bulunduğunu belirtti.

‘Bu açık bir mesaj’

Komşusu E.Y.’nin tehdit ve hakaret suçlamalarıyla açmış olduğu iki davada karşı tarafın avukatlığını yaptığını da ifade eden E.A., “Pazartesi akşam bahçemde üzerinde ‘Ermeni yalanına sessiz kalma’ yazılı bir şapka buldum. Bir gün önce Taksim’de düzenlenen mitingde dağıtılan şapkalardan olduğunu internetteki fotoğraflardan anladım. Sarıyer İlçe Emniyet Müdürlüğü’ne gittim. Evimin bahçesinde kameralar var. Kamera görüntülerinde şahsın, tehdit ve hakaret davası açmış olduğum kişilerin avukatlığını yapan, karşı komşum E.Y. olduğu ortaya çıktı. Komiser, ‘Duvarı yükselt’ dedi.   Kamera kayıtlarını polise verdik. Başıma geleceklerden endişeliyim. Kızımla tek oturuyoruz. Son derece huzursuz bir ortam. Durmadan hatırlatılan bir Ermenilik olayı dönüp dolaşıyor. Herkes kendi halinde  yaşayıp gitse ne olur? Kim bu yaptıklarıyla iftihar eder ki?” dedi.

Burcu Karakaş
Kaynak: Milliyet

Kürecik'e NATO bayrağı asıldı

Kürecik Köyü'nde faaliyete geçen Füze Kalkanı Radar Sistemi''nin bulunduğu askeri üsse, ABD'li askerlerin de göreve başlamasıyla birlikte NATO bayrağı asıldı.


Malatya Bakış isimli yerel haber sitesinde yayımlanan haber şöyle:

ABD’li askerler Türk askerlerinin korumasında üsse giriyorlar

Kürecik Köyü’ndeki yaklaşık 2 bin rakımlı dağın uç noktasında kurulu bulunan Füze Kalkanı Radar Savunma Üssü'nde ABD'li askerlerin göreve başladığını bölgedeki vatandaşlar da doğrulayarak, ABD'li askerlerin, Türk askerlerinin sağladığı sıkı güvenlik önlemleri altında üsse giriş çıkış yaptığını söyledi. Çetin kış şartlarının yaşandığı bölgede Füze Kalkanı Radar Sistemi'nin bulunduğu askeri üsse ABD'li askerlerin de gelmesiyle birlikte NATO bayrağının asıldığı görüldü. ABD'li askerlerin üsse, sivil araçlarla giriş çıkış yaptıkları belirtildi. Sistemin tamamen faaliyete geçtiği ve bölgedeki güvenlik önlemlerinin ise sıklaştırıldığı belirtildi. NATO füze savunma sistemi kapsamındaki Radar Tesisinin Komutanlığının Türk Subayı tarafından çevre güvenliğinin ise yine 7. Ana Jet Üssü'ne bağlı birliklerce sağlandığı öğrenildi.

Protestolar 128. gününe girdi

Kürecik Füze Kalkanı Protesto grubu tarafından kurulan çadırda ise protestolar 128. gününe girdi. Platform adına açıklama yapan Kenan Cebe, 128. güne girdiklerini ve ABD'li askerlerin geçiş ve gelişlerinde güvenliğin sıkı şekilde sağlandığını belirterek, çadırın önünde de önlem alındığını belirtti. Cebe, ABD'li askerlerin kendilerine selam vermesi halinde ise almayacaklarını ve tamamen bu sisteme karşı olduklarını ifade etti.

Öte yandan Kürecik köyündeki vatandaşlar ise, Füze Kalkanı Radar Savunma Sistemi'ne tamamen karşı olduklarını ve herhangi bir savaş çıkması durumunda kendilerinin hedefte olduklarını belirtti.

Vali’ye göre her şey rayında

Bu arada füze radar sistemine ilişkin ilk kez konuşan Vali Ulvi Saran, "Yapılan spekülasyonlara kulak asmayın. Her şey rayında gidiyor" dedi.

Füze radar sistemi ve kente gelen ABD askerlerinin kalacak yerleriyle ilişkin çıkan haberler üzerine basın mensuplarının sorularını yanıtlayan Vali Ulvi Saran, "Yapılan spekülasyonlara kulak asmayın. Füze savunma sisteminin burada konuşlandırılması uluslararası ilişkiler bağlamında ülkemiz hükümetinin ittifakları, anlaşmaları çerçevesinde yürütülen bir husus. Bu anlamda her şey rayında ilerliyor. Polemik konusu olacak da bir şey yoktur" dedi.

ABD askerlerinin kente gelmesi ve kalacak yerlerine ilişkin bir soru üzerine Vali Saran, "Ben değerlendirme yapmıyorum. Değerlendirme yapılacak bir fevkaladelik de yoktur" diye konuştu.
 
SoL
Kaynak: Haberlink

Hükümetin her eve bir tutuklu kampanyası sürüyor: 487 kişiye soruşturma

Diyarbakır Özel Yetkili Cumhuriyet Başsavcılığı, Bismil İlçesi'nde "Kendimi ihbar ediyorum. Ben de bu suçu işledim, işliyorum" kampanyasına katılan 487 kişi hakkında soruşturma açtı. 

 
BDP tarafından "KCK" adı altında yapılan operasyonlara karşı başlatılan "Kendimi ihbar ediyorum. Ben de bu suçu işledim, işliyorum" kampanyası kapsamında kendini ihbar edenler hakkında soruşturmalar açılıyor.

2 Kasım 2011'de başlayıp 2011 yılı Aralık ayı sonuna kadar devam eden ihbar kampanyasında ortalama 4 bin 181 siyasetçi kendisini ihbar ederken, Diyarbakır'ın Bismil İlçesi'nde kampanyaya katılıp kendini ihbar eden 487 kişi hakkında Diyarbakır Özel Yetkili Cumhuriyet Başsavcılığı soruşturma başlattı. Haklarında soruşturma açılanlar savcılığa gidip ifade verecek.

Kaynak: Haberlink