2 Eylül 2011 Cuma

Türkiye, kadın cinayetlerine doymuyor!


Şişli'de yaşayan Zeynep Gökçe, göğsünden bıçaklanarak öldürülmüş, cezaevinden izinli gelen eşi Korhan Gökçe ise doğalgazdan zehirlenmiş, yarı baygın şekilde bulundu. Korhan Gökçe hastaneye kaldırılırken polis, olayla ilgili geniş çaplı soruşturma başlattı.

Şişli, Ergenekon Caddesi, 37 numarada bulunan Mahmutoğlu Apartmanı sakinleri yoğun gaz kokusu nedeniyle, polise ve İGDAŞ yetkililerine ihbarda bulundu. İhbar üzerine olay yerine polis ve doğalgaz ekipleri sevkedildi. Doğalgaz kokusunun bodrum kattaki daireden geldiğini belirleyen ekipler, kapıyı açarak içeri girdi. Daireye giren ekipler, 2 çocuk annesi Zeynep Gökçe'nin (34) kanlar içindeki cesediyle karşılaşırken, eşi Korhan Gökçe'yi (64) yarı baygın halde buldular.

Korhan Gökçe, olay yerine gelen ambulansla hastaneye kaldırıldı. Göğsünden bıçaklanarak öldürülen Zeynep Gökçe'nin cesedi, olay yeri inceleme ekiplerinin delilleri toplamasının ardından Şişli Etfal Eğitim ve Araştırma Hastanesi morguna götürüldü. Cinayetin ardından cinayet masası dedektifleri de soruşturma başlattı. Dedektifler, cezaevinden izinli gelen Korhan Gökçe'nin kendisinden ayrılmak isteyen eşi Zeynep Gökçe'yi öldürüp intihar etmek istemiş olabileceği ihtimali üzerinde duruyor.

Zeynep Gökçe'nin amcası Hasan Üğden, "Bayramın birinci günü görüştük. O günden beri haber alamıyorduk. Başbakanımızdan kadın cinayetleriyle ilgilenmesini rica ediyorum. Daha ağır cezalar verilmeli." diye konuştu. Gökçe'nin amcasının kızı Şehrin Üğden ise, "Yeter artık. Kadın cinayetleri önlensin. Neden eşinden ayrılmak isteyen kadınlar öldürülüyor?" diye isyan etti. Yarı baygın halde bulunan Korhan Gökçe'nin yaralama suçundan hüküm giydiği, yarı açık cezaevinden bayram izni alarak eve geldiği belirtildi. Zeynep Gökçe'nin eşinden ayrılmak istediğini akrabalarına söylediği de iddia edildi. 

Kaynak: DHA

Not: Cinsiyetçi bir cinayete kurban giden kadının, mesleği ve yaşadığı ortam hakkında ötekileştirici bir dil kullanıldığından haberin barındırdığı  "sakıncalı" unsurlar tarafımızca "sakıncasız" hale getirilmiştir.

Bir kadın daha ölürken...

Türkiye’de her geçen gün artan kadın cinayetlerine alınan devlet önlemleri ya yetersiz kalıyor ya da alınması gereken önlemler cinayetler işlendikten sonra gerçekleşiyor. Yalnızca il emniyet müdürlükleri ve savcılıkların resmi kayıtlarına göre 2011 yılının son 6 ayından 27 bin kadına yönelik şiddet olayı yaşanmış durumda iken; cinayet, yaralama, saldırı ve tehdit olaylarından 26 bin kadın mağdur…

Mağdur kadınlardan biri de 32 yaşındaki Meral Tahta idi. Meral Tahta 45 gün önce sevgilisi tarafından 4 gün boyunca aç ve susuz eve kapatılıp dövülerek işkenceye maruz kalmış ardından ağır yaralı olarak bir otobüs durağına bırakılmıştı. Meral Tahta, 45 gündür tedavi altında tutulduğu hastanede yaşamını yitirdi.

POLİS MERAL’E ULAŞABİLİR MİYDİ?

Meral’da yaşamını yalnız başına idame ettirmeye çalışan birçok kadından yalnızca biriydi. Bir barda garson olarak çalışıyor ve  boşandığı eşinden olan 2 çocuğu ile birlikte yaşamaya çalışıyordu. 14 Temmuz günü kaybolduğunda ablası Özlem Kılıçdoğan polis merkezine giderek kayıp başvurusunda bulundu. Asayiş Şube Müdürlüğü Cinayet Büro Amirliği ekiplerinin başlattığı çalışma sonuçsuz kaldı, ta ki Meral’in sevgili kendi isteğiyle polislere ulaşana denk… Oysa polis Meral Tahta’nın ilişkisi olduğu Mustafa Konuk’a telefonla ulaşmış ve Konuk’a haberi olup olmadığını yalnızca sormuştu. Mustafa Konuk da belki de o sırada darp etmeye devam ettiği Meral’den haberi olmadığı belirtmişti ve arama tamamlanmıştı.

Ardından 18 Temmuz günü bir otobüs durağında bulundu Meral Tahta… Mustafa Konuk, aralarında çıkan tartışma sonucu 4 gün boyunca evinde tekme ve yumrukla döverek işkence yaptığı sevgilisini merkez Selçuklu İlçesi Buhara Mahallesi İsmail Kaya Caddesi’ndeki bir otobüs durağına bırakmıştı. Daha sonra da polisi arayıp sevgilisini otobüs durağına bıraktığını söylemişti. Meral Tahta ambulansla Konya Numune Hastanesi’ne kaldırıldı. Mustafa Konuk da kısa süre yakalandı. Kasten adam öldürmeye teşebbüs suçundan sevk edildiği nöbetçi mahkeme tarafından tutuklanarak cezaevine gönderildi.

Meral, 45 gündür yaşam mücadelesi veriyordu. Kafasının ve vücudunun çeşitli yerlerine aldığı darbeler sonucu beyin kanaması geçirdiği, ayrıca 4 gün boyunca aç ve susuz bırakıldığı için de böbrek yetmezliği yaşadığını belirtmişti doktorlar, genç kadının. 45 gündür solunum cihazıyla yaşamını sürdürmeye çalışan Meral’in yaşamını yitirdiği, dün sabah haberlere düştü ve belki de Türkiye’nin dört bir yanında başka kadınlar aynı korkuyla okudu Meral’in hikayesini…

Kaynak: Birgün

Türk sınırında Frontex timleri ateş açtı: 1 göçmen öldü

Edirne’nin Uzunköprü İlçesi’ni kullanarak Yunanistan’a geçiş yapmak isteyen göçmenlere, iddiaya göre Avrupa Birliği ülkelerinin sınır güvenliğini koruyan Frontex timleri ateş açtı. Göçmenlerin bulunduğu bot batarken, Türk sınırındaki bir göçmen, sırtına isabet eden kurşunla öldü.

Olay, 24 Ağustos günü saat 06.00 sıralarında Yunanistan sınırındaki Uzunköprü’ye bağlı Eskiköy’deki askeri bölgedeki çeltik sulama pompalarının bulunduğu yerde meydana geldi. Yasadışı yollarla Yunanistan’a geçmek isteyen göçmenler, Meriç Nehri’nin Türk tarafında kalan kısmını kullanarak hemen 50 metre ilerdeki Yunanistan’a geçmek istedi. Nehre 5 adet şişme bot indiren göçmenler, jetski ile nehir üzerinde devriye gezen Frontex timleri tarafından görüldü. İddiaya göre Frontex timleri ateş açtı ve içinde yaklaşık 10 göçmenin bulunduğu bot battı. Batan bot ile diğer botlardaki göçmenler yüzerek hemen Türk tarafına geçti. Olay sırasında Türk tarafından bota binmek için sıra bekleyen bir göçmen, kendisine isabet eden kurşunla yaşamını yitirdi.

BEKÇİ ASKERE HABER VERDİ

Silah seslerini duyan sulama pompasında görevli bekçi, durumu Türk Sınır Karakolu’nda görevli askerlere bildirdi. Gelen askerler Afganistan, Burma ve Somali uyruklu oldukları belirlenen 47 göçmen ve Frontex polislerinin açtığı ateşle ölen göçmenin cesediyle karşılaştı.

Yakalanan göçmenler sınır dışı edilmek üzere karakola getirilirken, ölen göçmenin cesedi de savcı ve jandarmanın yaptığı incelemenin ardından otopsi için İstanbul Adli Tıp Kurumu’na gönderildi. Ölen göçmenin omzundan MP5 silahlarında kullanılan kurşun çıktı.

Eskiköy muhtarı Recep Uzun, "Göçmenler, sınır köyü olduğumuz için buradan karşıya geçmeye çalışmışlar. Yunanistan’da Avrupa Birliği’ne üye olduğu için sınır koruma polisleri jet skilerle nehri geziyorlar. Gezdikleri sırada bu göçmenleri görmüşler ve ateş açmışlar. Açılan ateş sonrası Türk tarafındaki göçmeni sırtından vurmuşlar" dedi.

Kaynak: Milliyet

Not: Alıntıladığımız haberde göçmenler için kullanılan "kaçak" ifadeleri, "göçmen" olarak değiştirilmiştir. Kimse illegal değildir.

Sadece şüphelendiği için öldürdü

38 yaşındaki Rasim Yıldız, beraber yaşadığı 1 çocuk annesi 19 yaşındaki Zahide Goncagül'ü 29 yerinden bıçaklayıp, boğazını keserek öldürdü.

Olay, saat 03.30 sıralarında Toroslar İlçesi Halkent Mahallesi’nde meydana geldi. ’Adam yaralama’ suçundan girdiği cezaevinden 20 gün önce tahliye olan işsiz Rasim Yıldız, iddiaya göre, kendini aldattığından şüphelendiği, 2 yıl önce kaçırıp nikahsız birlikte yaşamaya başladığı eşi Zahide Goncagül ile tartışmaya başladı. Çift arasındaki tartışma büyüyünce sinirlenen Yıldız, eline geçirdiği bıçakla eşine saldırdı. Vücudunun çeşitli yerlerinden art arda bıçakladığı Zahide Goncagül’ün son olarak da boğazını kesen Rasim Yıldız, onun öldüğünü anlayınca 8 aylık kızı G.’yi de yanına alarak Tarsus’a kaçtı.

Evdeki gürültüleri duyan komşuları da durumu polise bildirdi. Olay yerine gelen polis, genç kadının kanlar içindeki cesedini buldu. Yapılan incelemede, 29 yerinden bıçaklandıktan sonra boğazının kesildiği anlaşılan Zahide Goncagül’ün cesedi, otopsi için Adana Adli Tıp Kurumu’na gönderildi.

Olayla ilgili soruşturma başlatan polis, Rasim Yıldız’ı Tarsus’ta gizlendiği evde yakaladı. Sorguya alınan Yıldız’ın ilk ifadesinde cezaevindeyken eşinin kendisini aldattığını duyduğunu, bu yüzden çıkan tartışmanın ardından onu öldürdüğünü söylediği öğrenildi.

Kaynak: ntvmsnbc

Akdeniz foklarına ne oldu?

KKTC Turizm Kültür ve Çevre Bakan ünal Üstel, Karpaz bölgelerinde akdeniz foklarının  görülmediğini söyledi.



Fok kolonisinin en çok Türkiye sahillerinde olduğuna dikkat çeken Bakan Üstel, "Akdeniz fokları 20. yüzyılın başına kadar tüm Akdeniz kıyıları ile doğu Atlantik kıyılarında Portekiz'den Batı Afrika sahillerindeki Senegal'e kadar 1000'lerle ifade edilen bir nüfusa sahip olarak serbestçe yaşamlarını sürdürüyordu. Ancak aşırı avlanma, yaşam alanları kaybı ve deniz ekosisteminin bozulması nedeniyle türün KKTC sahileri olmakla beraber dünya dağılımı daraldı ve nüfusu hızla azaldı." diyor...

Üstel sözlerine şöyle devam ediyor: "Akdeniz foku bugün dünyada sadece Yunanistan, Türkiye, Fas, Moritanya ve Maderia Adaları'nda yaşamakta olup toplam nüfusun 450 ile 550 arasında olduğu tahmin ediliyor. IUCN listesinde ciddi tehlikede olan türler arasında  gösterilen  Akdeniz foklarının izlenmesi ve korunması için AB yardımları ile program hazırlanmakta. AB tarafından deniz canlılarının habitat ve faaliyetlerini izlemek için donanımlı 3 bot bakanlığımıza hibe edildi.

Kaynak: ntvmsnbc

Türkiye'den NATO'nun füze kalkanına onay

Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Selçuk Ünal, ABD tarafından NATO'ya tahsis edilen füze kalkanının Türkiye’de konuşlandırılmasının öngörüldüğünü söyledi.

Konuya ilişkin yazılı bir açıklama yapan Sözcü Selçuk Ünal, "NATO, Türkiye dahil bütün müttefik ülkelerin katıldığı kapsamlı bir danışma süreci sonunda yeni stratejik konseptini geçtiğimiz sene Lizbon'da gerçekleştirilen NATO Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi'nde kabul etmiştir” dedi.

Ünal, şu ifadeleri kullandı: “NATO'nun caydırıcılığına katkı sağlamak üzere balistik bir füze tehdidine karşı savunma sistemi geliştirilmesi kararı keza Lizbon Zirvesi'nde alınmıştır. Ülkemiz bu karara yönelik çalışmalara başından itibaren destek vermiş ve sürece aktif katkıda bulunmuştur. Müttefik ülke kuvvetleri, toprakları ve halklarının korunmasına yönelik olan bu NATO yeteneğinin mimarisinde ülkemizin üstleneceği sorumlulukla ilgili teknik çalışma ve müzakereler hükümetimizin talimatı doğrultusunda ilgili kurum ve kuruluşlarımızın yakın iş birliği ve eşgüdümü içinde yürütülmüş, nihayet bu çalışmalarda sonuç aşamasına gelinmiştir. Bu bağlamda söz konusu mimarinin bir unsurunu teşkil edecek olan ve ABD tarafından NATO'ya tahsis edilen erken uyarı radarının ülkemizde konuşlandırılması öngörülmektedir.''

Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü, “Türkiye'nin bu unsura ev sahipliği yapması ülkemizin NATO'nun yeni stratejik konsepti çerçevesinde geliştirilen söz konusu savunma sistemine katkısını oluşturacak, NATO'nun savunma kapasitesini ve ulusal savunma sistemimizi güçlendirecektir” diye belirtti.

ABD KARARDAN MENNUN

Pentagon, Türkiye’nin aldığı bu karardan dolayı memnuniyetini dile getirdi. ABD Savunma Bakanlığı sözcüsü Albay Davin Lapan, basına yaptığı açıklamada hedefin yıl sonuna kadar bu sistemi kurmak olduğunu söyledi.

Türkiye’nin bu kararı, PKK’ye sınırötesi operasyon düzenlenmesi ve İran’a yönelik olası bir müdahalenin tartışıldığı bir döneme denk geldi. Türkiye’nin sınırötesi operasyon için ABD’nin onayını aldığı bildiriliyor. Türkiye, daha önce sözkonusu füze kalkanının sadece İran’a yakın bölgeleri değil tüm Türkiye’yi korumasını istemişti.

Füze kalkanı sisteminin Türkiye'nin İran ve Rusya ilişkilerinin kötüleşmesine yol açabileceği belirtiliyor.

Kaynak: ANF

'Kadınsın' deyip işine son verdiler

Ankara’da başkent Elektrik Dağıtım AŞ Genel Müdürlüğü’nde harita teknikeri olarak çalışan Sezer Ayyıldız, “Kadın olduğun için işini yaparken arazi şartlarına uyum sağlayamazsın” denilerek işten çıkarıldı.

Ankara Nöbetçi İş Mahkemesi’ne verilen dava dilekçesine göre, olay şöyle gelişti: Zonguldak-Kozlu’da oturan Ayyıldız, Başkent Elektrik’in İnsan Kaynakları Müdürlüğü’nce kendisine gönderilen iş teklifini kabul etti. Ayyıldız, 1 Şubat 2011’de Başkent Elektrik Bartın İşletme Müdürlüğü’nde “Harita Teknikeri” olarak işe başladı.

Ancak Ayyıldız, 31 Temmuz’da aldığı bir ihbarnameyle “gerekçesiz olarak” iş akdinin feshedildiğini öğrendi. İşveren temsilcisiyle görüşen Ayyıldız’a, gerekçe olarak kendisinin “kadın olması sebebiyle işin yapılması esnasında gerekli olan arazi şartlarına uyum sağlayamayacağı” söylendi.

Ayyıldız’ın avukatı Evrim Deniz Karatana, dilekçede müvekkilinin çalıştığı 6 aylık süre boyunca davalı şirketin işlerini gerektiği gibi yapmaya gayret ettiğini ifade ederek, “İş akdi davalı işveren tarafından hiçbir gerekçe gösterilmeksizin feshedildiği gibi müvekkilin çalıştığı dönem içerisinde müvekkile herhangi bir uyarı yapılmamıştır. Müvekkilin işe alındığı tarih itibarıyla kadın olduğu bilindiği gibi 6 aylık süre zarfında da cinsiyeti sebebiyle hiçbir zorluk yaşamamış ve işini bu yüzden yapamadığı işverence de iddia edilmemiştir” dedi.

Kaynak: ANF

İsviçre'de iltica skandalı!

İsviçre Federal Göç Dairesi(ODM) tarafından 7 bin ila 10 bin Irak vatandaşının iltica başvurularının gözardı edildiği ortaya çıktı.

İsviçre Adalet Bakanı Simonetta Sommaruga, binlerce Iraklı’nın iltica talebini göz ardı eden Federal Göç Dairesi hakkında soruşturma başlattı.

Suriye ve Mısır’da 2006 ve 2008 yılları arasında İsviçre Büyükelçilikleri’ne Irak vatandaşları tarafından yapılan İltica başvurularının bir kenara konulduğu belirtildi. Irak vatandaşlarına yönelik yapılan iltica hakkı ihlaline ilişkin raporun eski federal yargıç Mihcel Féraud tarafından yılsonuna kadar hazırlanması bekleniyor.

Çarşamba günü Adalet Bakanı Simonetta Sommaruga’ın Federal Göç Dairesi Başkanı Alard du Bois-Reymond’u görevden alması dikkat çekmişti. Görevden almanın nedeni açıklanmazken, binlerce Irak vatandaşının iltica başvurularının gözardı edildiği soruştarma ile ilgili olabileceği belirtiliyor.

ODM eski başkanı Alard du Bois-Reymond Ocak 2010’de göreve başlamıştı. Bois-Reymond’un yerine ise 2001 yılından bu yana İsviçre Federal Göç Dairesi(ODM) başkan yardımcısı görevini yapan Mario Gattiker’in getirilmesi bekleniyor.

Kaynak: ANF

Hollanda'da 24 bin tavuk yangında kül oldu



Hollanda’nın güney batısındaki bir çiftlikte çıkan yangında 24 bini aşkın yumurtlayan tavuk yanarak hayatını kaybetti.

Rucphen kenti çevresindeki bir çiftlikte Perşembe-Cuma gecesi yangın çıktı. Yerel, yangının dört saat sonra kontrol altında alınabildiğini söyledi. Bir polis sözcüsü, “Yangının çıkış nedenini bilmiyorum, tüm çiftlik yok oldu” dedi. 24 bini aşkın yumurtlayan tavuğun kül olduğu olaya ilişkin soruşturma başlatıldı.

Kaynak: ANF

BM Mavi Marmara Raporu'na göre abluka meşru

Birleşmiş Milletler (BM) komisyonunun Mavi Marmara saldırısına ilişkin hazırladığı rapor, yayınlanmadan basına sızdı. New York Times gazetesinin haberine göre raporda komisyon Mavi Marmara saldırısını “aşırı” olarak değerlendirirken, İsrail’in Gazze’ye ambargosunu da “yasal” olarak buldu.

Komisyon raporunun BM Genel Sekreteri Ban Ki-moon’a bugün sunulmasından önce New York Times gazetesi raporu yayınladı. Komisyon, raporunda saldırıda hem İsrail ordusunu hem de Filistin yanlılarını eleştiriyor.

İSRAİL SALDIRISI AŞIRI, FİLİSTİN YANLILAR “TEDBİRSİZ”

31 Mayıs 2010’da İsrail komandoları Gazze’ye insani yardım götürmekte olan Mavi Marmara gemisine uluslar arası sularda baskın yapmıştı. Baskın 9 Türkiyelinin ölümüyle sonuçlanmıştı.

Raporda, İsrail’in abluka alanına uzak mesafede “böylesine bir güç kullanarak” ve “önceden uyarı” yapmadan geminin kontrolünü ele geçirme kararının “aşırı” ve “akılsızca” olduğu belirtildi. BM Komisyonu, Mavi Marmara yolcularının da karşı koyduğuna dikkat çekerken, İsrail komandolarının “bir grup yolcu tarafından organizeli ve şiddetli bir direnişle karşılaştığını” ifade etti.

Raporda Filistin yanlıları da açık bir şekilde eleştirildi. Komisyon, İsrail’in uyarılarına rağmen yardım filosunun yola çıkmasını “tedbirsizlik” olarak değerlendirirken, organizatörlerin “yaklaşımı, gerçek kimliği ve hedefleri konusunda ağır soru işaretleri” bıraktığını kaydetti.

BM ABLUKA’YI MEŞRU GÖRDÜ

Raporda, BM’nin İsrail’in Gazze’ye yönelik ambargoyu “meşru” olarak görmesi Filistin yanlıları için ikinci bir şok oldu. Soruşturmacılar, “İsrail, Gazze’deki militanlar tarafından kendi güvenliğine karşı gerçek bir tehdide karşı koyuyor. Deniz ablukası, Gazze’ye deniz yolu ile silahların girişini engellemek için meşru bir güvenlik tedbiri olarak uygulandı ve uygulaması uluslar arası hukukun zorunluluklarına uyuyor” dedi.

Gözlemcilere göre aylardır beklenen bu rapor, temel hedefi olarak değerlendirilen Türkiye ile İsrail’in uzlaştırılmasına pek de hizmet etmeyecek gibi görünüyor. Türkiye ile İsrail arasında Mavi Marmara konusunda yürütülen müzakereler de sonuçsuz kalmıştı. Türkiye resmi bir özür ve kurbanların ailelerine tazminat ödenmesini talep ediyor. New Yok Times’e göre İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu, böyle bir özrün İsrail toplumunun moralini bozacağı ve dünyanın geri kalanına bir zayıflık mesajı vereceğinden endişe ediyor.

Raporun sonuçlarının uygunluğuna ilişkin de soru işaretleri var. Gazeteye göre komisyon üyelerinin, tanıkları dinleyerek veya belgelere bakarak gerçek bir soruşturma yürütme hakkı yoktu. Soruşturma sadece İsrail ve Türkiye’nin açıklamalarına dayanıyordu.

TÜRKİYE RAPORU TANIMAYACAK

Paris'te bulunan Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, rapor ve Türkiye'nin tutumuyla ilgili yaptığı açıklamada, "Kim ne söylerse söylesin, hangi basın organında ne yazılırsa yazılsın, bu bizi etkilemez. Türkiye kendi vatandaşlarının hukukunu koruyacak kudrete sahip bir devlettir" dedi.

Raporun basına yansıyan içeriğinin Türkiye'yi rahatsız edip etmediğine yönelik bir soruya ise Davutoğlu, "Bu raporun İsrail'i rahatsız eden çok yönleri de var ama bunları yarın değerlendiririz" şeklinde yanıt verdi.

Kaynak: ANF

Türkü Söylemeye Altı Ay Açık Görüş Yasağı

Başbakan konuşma yaparken "Parasız eğitim istiyoruz" yazılı pankart açtığı gerekçesiyle 17 aydır tutuklu bulunan Ferhat Tüzer'e şimdi de cezaevinde türkü söylediği gerekçesiyle altı ay açık görüş yasağı getirildi.


Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın 14 Mart 2010'da konuşma yaptığı "Roman Açılımı" toplantısında, "Parasız eğitim istiyoruz, alacağız" pankartı açtığı için Berna Yılmaz'la birlikte 17 aydır tutuklu bulunan Ferhat Tüzer'e şimdi de cezaevinde türkü söylediği gerekçesiyle altı ay açık görüş yasağı getirildi.

Cumhuriyet gazetesinin haberine göre, bayramda oğlunu ziyaret etmek için Kandıra 1 No'lu F Tipi Cezaevi'ne giden anne Hayat Tüzer, oğlunun türkü söyleyerek "Emre itaatsizlik" yaptığı gerekçesiyle kendisiyle görüştürülmediğini söyledi.

"Başbakan sensin, tabii ki talebini sana söyleyecek"

Bir annenin çocuğunu görememesinin çok acı bir şey olduğunu söyleyen anne Tüzer, Türkiye için demokrasi ve özgürlükler ülkesi dendiğini, buna rağmen kendisine bu zulmü yaşatanlara ne diyeceğini bilemediğini sözlerine ekledi.

Dört aydır hiçbir açık görüşe giremediğini, oğluna en son dört ay önce sarılabildiğini söyleyen anne Hayat Tüzer, sözlerine şöyle devam etti:

* Başbakan da olsa sonuçta bir baba. Evlatları var. Beni anlar diye düşünüyorum, ama beni hiç anlamadı. Erdoğan'a mektup yazdım ama hiç yanıt alamadım.

* Ferhat gibi haksız yere potansiyel suçlu olarak gösterilen çocuklara kıyılmasın. Yüreğim 2 yıldır yandı, çok acı çekiyorum.

* Cezaevleri suçlular için, ama benim oğlum suç işlemedi ki... Benim oğlum, milyonlarca öğrencinin sesini duyurmaya çalıştı.

* Kardeşim sen Başbakan'sın. Senden istemesin de gitsin Amerikan Başkanı'ndan mı istesin... Bizim Başbakanımızsın, tabii ki senden isteyecek.

17 aydır tutuklular

Trakya Üniversitesi Makine Bölümü 2. sınıf öğrencisi olan Ferhat Tüzer, iki arkadaşıyla birlikte Başbakan Erdoğan'ın konuşma yaptığı "Roman açılımı" toplantısında  "Parasız eğitim istiyoruz, alacağız" pankartı açtıktan sonra gözaltına alınmış ve Berna Yılmaz'la birlikte tutuklanmıştı.

"DHKP/C terör örgütü üyesi olma" ve "terör örgütü propagandası yapma" suçlarından 15'er yıla kadar hapsi istenen Yılmaz ve Tüzer için savcının beraat istemesine rağmen mahkeme tutukluluk hallerinin devamına karar vermişti.

Üniversitelerinden de atılan 22 yaşındaki Tüzer ve Yılmaz, 17 aydır tutuklu bulunuyor.

Kaynak: Bianet

AİHM KARARI: Askerde Ölümden Devlet Sorumlu

AİHM Türkiye'nin de taraf olduğu bir davada verdiği kararla, hem "askerde ölümden her koşulda devletin sorumlu olduğuna" hem de "uyuşturucu ve alkol bağımlısı kişilere askerlik yaptırılmaması" gerektiğine hükmetti.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM)'nden kışladaki ölümlerle ilgili önemli bir karar çıktı.
Milliyet gazetesinin haberine göre, 15 Temmuz 2004'te birliğinde asılmış halde bulunan ve intihar ettiği açıklanan M.M.'nin ailesinin AİHM'de açtığı davada, Türkiye'yi 18 bin euro tazminat ödemeye mahkum edildi.

Rahatsızlığı biliniyordu

AİHM, M.M.'nin intihar etmeden önce üç kez hastaneye kaldırıldığını, psikolojik rahatsızlıklar geçirdiğini, uyuşturucu ve alkol bağımlısı olduğunun bilindiğini göz önünde bulundurarak, buna rağmen askerlik yaptırılmasının AİHS (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi)'ye aykırı olduğu hükmüne vardı.

Kararda, askere alınan kişilerle ilgili gelişmelerin ve bu kişilerin yaşadıklarının takip görevinin devlette olduğu belirtildi.

Askeri görevlilerin sorumluluğu

İnsan Hakları Ortak Platformu'nun İzlem adlı e-dergisinde yayınlanan karara göre, M.M. askerliğini yaparken psikolojik rahatsızlıklar geçirdi, üç kez hastaneye kaldırıldı ve her seferinde tekrar askerliğine devam etti. 15 Temmuz 2004'te ise birliğinde asılmış halde bulundu. Olayın bir intihar olmadığı ve oğullarının birliğinde dövülerek öldürüldüğü iddiasıyla ilgili askeri birliğe ve savcılığa başvuran aile, bu başvurularından bir sonuç alamayınca dosyayı AİHM'ye taşıdı.

AİHM, M.M.'nin ölümünün intihar sonucunda gerçekleştiği varsayılmış olsa bile, askeri görevlilerin bu tür bir riski öngörmek ve önlemek için üzerine düşen sorumlulukları yerine getirip getirmediklerinin incelenmesi gerektiğine dikkati çekti.

Yanlış rapor

Psikolojik sorunlarına ve uyuşturucu ve alkol bağımlısı olmasına rağmen M.M.'ye "askerliğe elverişli" raporu verilmesini AİHM, ilgili askeri görevlilerin konuyla ilgili gerekli özeni göstermediği şeklinde değerlendirdi.

Kararda, M.M.'nin üç kez hastaneye gitmesine rağmen gerektiği şekilde tedavi edilmediği, durumunun ağırlaştığının görülmesine rağmen sadece hafifletici önlemler uygulandığı vurgulanarak askeri sağlık muayene sistemine ilişkin mevcut düzenlemelerin kusurlu olduğu sonucuna varıldı. Olay intihar olsa bile devletin sorumluluğunun sürdüğüne dikkat çekildi. 

Kaynak: Bianet

“Polis ‘Burada Dolaşma’ Dedi”

Taksim Gezi Parkı’nda oturan bir eşcinsel, polislerin baskısı ve tehdidinden şikayetçi. Berk, sivil polislerin kendisinin fotoğrafını çekip, “Bir daha gelirsen demir yumruk iner” diye tehdit ettiğini söylüyor.

İstanbul’daki Taksim Gezi Parkı’nda dolaşan 27 yaşında yüksek lisans öğrencisi B.Ç, polislerin kimlik kontolü ve tehditlerinden şikayetçi.

B.Ç, sivil polis olduğunu düşündüğü dört kişinin “Buralarda dolaşma” diyerek kendisini tehdit ettiğini söylüyor.

“Üç gün önce parkta dolaşıyordum. Dört sivil polis ‘kısa donlu gel’ diye beni çağırarak kimliğimi istedi, ardından da cep telefonuyla fotoğrafımı çekti. Aynı polisler daha önce de beni görmüşlerdi ve ‘Köprü’den ötesine geçme özel mülk’ demişlerdi.”

“Sizi burada bitirmek istiyorlar”

“Bu sefer de ‘Biz sana burada dolaşmayacaksın demedik mi’ diyerek, ‘Bir daha gelirsen kafana demir yumruk inecek, size bir darbe gerekiyor’ şeklinde tehdit etti.

O kadar sinirli ve agresif konuşuyorlardı ki, ‘Fotoğrafımı çekmeye hakkınız yok’ bile diyemedim. Çünkü dediğim an eminim ki beni döveceklerdi.”

Bu olayın ardından üniformalı polislere durumu şikayet ettiğini söyleyen B.Ç., polislerin kendisine “Haklısınız ama sizi burada bitirmek istiyorlar, yapacak bir şey yok” cevabını aldığını söyledi.

“Biz, eşcinseller kimseyi rahatsız etmiyoruz. Ama üzerimizde artan inanılmaz bir polis baskısı var. Ben artık kısa şortla Taksim’de dolaşmaya çekiniyorum”

“Böyle yüzlerce vaka var; polise şikayet edemiyorlar”

B.Ç, eğitim hayatını etkileyeceği kaygısıyla şikayette bulunamayacağını söyledi.

LAMBDA İstanbul avukatı Fırat Söyle, Taksim Gezi Parkı’nda eşcinsellere yönelik polis baskısı ve şiddetinin yıllardır devam ettiğini söylüyor.

“2007′den beri LAMBDA’nın avukatıyım, Taksim Gezi Parkı ile ilgili yüzlerce böyle vaka ile karşılaştım. Polis eşcinsellere sürekli kimlik kontrolünün yanında sözlü ve fiziksel şiddet uyguluyor. Bu gece daha da artıyor. Ancak hiçbiri cinsel yönelimlerini açıklamadıkları için şikayet edemiyor.”

Kaynak: Bianet

1 Eylül 2011 Perşembe

Boşanmak isteyince hayatı karardı!

Zorla amcasının oğluyla evlendirilen 27 yaşındaki kadın, şiddet gördüğü kocasına boşanma davası açınca, çocukları elinden alındı ve hakkında ölüm kararı verildi.
Bitlis'in Adilcevaz İlçesi'nde yaşayan Demet Toprak, 14 yaşındayken amcasının oğlu Metin Toprak ile rızası olmadan evlendirildi.

Evlendikten sonra eşinin ailesinin evine yerleşen Demet Toprak ile kayınvalidesi arasında bir süre sonda geçimsizlik başladı. Bunun üzerine Metin Toprak, zaman zaman şiddete maruz kalan eşini de yanına alarak köyden ayrılıp İstanbul'a yerleşti. Eşi kapı, pencere montaj işinde çalışırken, Demet Toprak da günlük temizlik işlerine gitti.

Çift, bugün 9 yaşında olan Şilan ve 5 yaşında olan Yusuf adında 2 çocuk sahibi oldu.

Metin Toprak, ailesi ile köye dönmek; Demet Toprak ise İstanbul'da kalmak istedi. Bu nedenle çift arasında sık sık tartışmalar yaşanmaya başladı. Demet Toprak, eşinin zaman zaman kendisine şiddet uyguladığını ileri sürerek, geçen Haziran ayında evi terk edip boşanma davası açtı.

ÇOCUKLARININ VELAYETİNİ ZORLA VERDİ

DHA'nın haberine göre; Metin Toprak, eşini bıçakla tehdit ederek, iki çocuğunun velayetini kendisine vermesi istedi. Bunun üzerine anne korkup çocuklarının velayetini kocasına verdi. Metin Toprak da çocuklarını alarak Adilcevaz'a götürüp burada anne ve babasının yanına bıraktı.

Demet Toprak, çocuklarının götürülmesi üzerine Kartal Cumhuriyet Savcılığı'na başvurarak, tehdit altında velayeti vermek zorunda kaldığını belirterek, eşi hakkında suç duyurusunda bulundu.

AİLE MECLİSİ ÖLÜM KARARI ALDI

Demet Toprak'ın eşine boşanma davası açması üzerine eşinin ailesi ve amcaları aile meclisi kurup, genç kadının başka biriyle beraber olduğunu öne sürerek hakkında ölüm kararı aldı.

Aile bireyleri Demet Toprak'ı öldürmesi için eşi Metin Toprak ve küçük yaştaki erkek kardeşini görevlendirdi. Hakkında ölüm kararı alındığını yakın çevresinden öğrenen Demet Toprak, İstanbul'dan kaçarak gittiği İzmir'de, daha önceden tanıdığı bir ailenin yanına yerleşti. Bu sırada Metin Toprak da eşinin İzmir'de olduğunu öğrenerek takip etmeye başladı.

EŞİ İNŞAATTAN DÜŞÜP ÖLDÜ

Eşinin kendisini öldürmek için İzmir'e geldiğini öğrenen Demet Toprak, kentten kaçıp başka bir yere gitti. İzmir'de eşini ararken inşaatlarda çalışmaya başlayan Metin Toprak, geçen temmuz ayında inşaattan düşüp öldü.

Demet Toprak, 13 Temmuz günü kendisini arayan bir kişinin, "Metin öldü, sen de öleceksin, her yerde seni arıyoruz. Az kaldı seni bulacağız" dediğini söyledi. Aldığı telefon sonrası aileden gizli görüştüğü kişileri arayan Demet Toprak, eşinin gerçekten öldüğünü öğrenince çocuklarını almak için harekete geçti.

Toprak, "Eşimin ölmesi üzerine çocuklarımı almak için aileyi aradım Ama bana, 'çocukları unut mezara kadar bizde kalacak. Ensendeyiz. Seni bulduğumuz yerde kafana sıkıcağız' diye tehdit ettiler" dedi.

'ÇOCUKLARIMLA YAŞAMAK İSTİYORUM'

Genç kadın boşanma davası sonuçlanmadan eşinin ölmesi üzerine, velayetini verdiği çocuklarını almak için savcılıklara başvurdu. Hakkında ölüm kararı verildiğini de belirten Toprak şunları anlattı:

"Savcılıklara hem çocuklarımı almak, hem de korunmam için başvurdum. Aile beni öldürmek için peşime adamlar gönderdi. Bununla da kalmayıp, çocuklarıma babasının ölüsünü gösterip, 'bakın babanızı annemiz öldürdü' demişler. Çocuklarımı benden ayırmak istiyorlar. Ben çocuklarımla birlikte yaşamak istiyorum. Şimdi hem hayatta kalmak, hem de çocuklarıma kavuşmak için mücadele veriyorum."

ANNE-BABASINI KÖYDEN SÜRÜP, EVLERİNİ YAKMIŞLAR

Babası ve annesinin yaşanan olaylar sonrası köyden dövülerek gönderildiğini öne süren Toprak, evlerinin de yakınları tarafından yıkıldığını söyledi. Toprak'ın başvurusu üzerine savcılık Adilcevaz Kaymakamlığı'na yazı yazarak çocukların alınmasını istedi. Ancak, köye giden jandarma ekipleri çocukları bulamadı.

Çocuklarının kendisine verilmesi için Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'dan yardım isteyen Toprak, "Benim hakkımda ölüm kararı çıkarıldığı için köye gidemiyorum. Devlet büyüklerimin yardım edip, çocuklarımı bana vermelerini istiyorum" dedi.

Kaynak: ntvmsnbc

1 EYLÜL BARIŞ GÜNÜ: Binler Barış İçin Gelmişti

Kadıköy'de binlerce kişinin "Savaşa hayır, barış hemen şimdi" diyerek katıldığı 1 Eylül Barış Mitingi, polisin gaz bombasıyla müdahale etmesi üzerine yaşanan gerginlik nedeniyle yapılamadı.


Haberin fotoğrafları için tıklayınız. 

1 Eylül Barış Mitingi, polisin gaz bombasıyla müdahale etmesi üzerine yaşanan gerginlik ve bir grubun polise molotof ve taşlarla karşılık vermesi üzerine yapılamadı.

İstanbul Demokratik Kent Konseyi'nin düzenlediği mitinge Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) milletvekilleri Sebahat Tuncel, Filiz Koçali, Altan Tan ve Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku vekili Levent Tüzel ve sanatçı Ferhat Tunç'un da aralarında olduğu sivil toplum kuruluşları, siyasi partiler, sendikalar olmak üzere binlerce kişi katıldı.

Saat 12:00'de Kadıköy Tepe  Nautilius'ta bir araya gelen kitle, "Yaşasın halkların kardeşliği", "Savaşa hayır barış hemen şimdi", "Biz anayız, barıştan yanayız", "Askere gitme kardeş kanı dökme",  "PKK halktır, halk burada", "Biji bratiya gelan" sloganları eşliğinde Kadıköy'e doğru yürüyüşe geçti.

Pankartlarda en çok Türk Silahlı Kuvvetleri'nin (TSK) Kandil hava harekatı esnasında yaşamını yitiren yedi sivilin fotoğrafları kullanıldı.

Sloganlar, zılgıtlar, marşlar eşliğinde Kadıköy'e gelen grubu çevik kuvvet ve panzerlerin karşılamasıyla ilk gerginlik başladı.

Sebahat Tuncel ve Levent Tüzel polislerle görüştü; polislerin "yasa dışı posterler insin" koşulu üzerine Abdullah Öcalan posterleri indirildi ve yürüyüş yeniden başladı.

Kadıköy İskele Meydanı'ndaki miting alanına girişte polislerin yoğun aramaları esnasında bir grup aramaya karşı gelince polis gazla müdahale etti.


Uzun bir süre polis ve göstericiler arasında gerginlik yaşandı; grup polise taşla karşılık verdi.

Miting tertip komitesinin uğraşları sonucunda kitle miting alanına girdi; 30 yıllık savaşta tüm ölenler için saygı duruşu yapıldı. Konsey adına konuşan Dursun Yıldız, 1 Eylül barış Günü'nü Van'da canlı kalkan eyleminde polisin attığı gaz bombası sonucu hayatını kaybeden Yıldırım Ayhan'a adadıklarını söyleyerek, barışın çok yakın olduğunu belirtti.

Bu esnada yine polis ve bir grup arasında gerginlik başladı. Polis gazla müdahale ederken grup da polise molotof ve taşlarla karşılık verdi; bazı dükkanların camları kırıldı.

Konuşma yapmak için kürsüye çıkan Sebahat Tuncel, polisin gaz bomba atmasını durdurmasını istedi ancak gerginlik devam etti; Tuncel konuşmasını tamamlayamadı.

Saat 15:00 gibi miting tertip komitesi 1  Eylül Barış Günü'nü polisin gaz bombası ile müdahale ederek izin vermemesini protesto etti ve miting gerçekleşemeden sona erdi. Olaylarla ilgili 63 kişi gözaltına alındı.

Mitinge katılanlar şöyle:

Barış ve Demokrasi Partisi (BDP), Barış Anneleri, Barış İçin Kadın Girişimi, Ezilenlerin Sosyalist Platoformu (ESP), İnsan Hakları Derneği (İHD), KESK İstanbul Şubeler Platformu, Özgürlük ve Dayanışma Partisi (ÖDP), Emek Partisi (EMEP), Sosyalist Demokrasi Partisi (SDP), Sosyalist Dayanışma Platformu (SODAP), Devrimci Sosyalist İşçi Partisi (DSİP), Mücadele Birliği, Devrimci İşçi Komiteleri, Bağımsız Devrimci Sınıf Platformu (BDSP), Vicdani Retçiler Platformu.

60’lara göre medyada cinsiyetçi temsil iki kat arttı

Amerika’daki Buffalo Üniversitesi’nden iki sosyolog tarafından yapılan bir çalışma; geçtiğimiz on yılda popüler medyada kadınların cinsel obje olarak betimlenmesinde yoğun bir artış olduğunu gösteriyor. Araştırmacılar bin fotoğrafı analiz ederek kadınların yüzde 44 oranında bu şekilde temsil edildiğini gösteriyor.

Amerika’daki Buffalo Üniversitesi’nden iki sosyolog tarafından yapılan bir çalışma; geçtiğimiz on yılda popüler medyada kadınların cinsel obje olarak betimlenmesinde yoğun bir artış olduğunu gösteriyor. Ancak, aynı durum erkekler için geçerli değil; artış var ama ibre kadınlardan yana ağırlıkta. Araştırmacılar bulguların cinsiyet eşitsizliği ve cinsiyetçi temsil anlamında endişe verici olduğunu söylüyor. Buffola Üniversitesi Sosyoloji bölümünden Erin Hatton ve Mary Nell Trautner araştırmada medyadaki cinsiyetlendirme oranını ölçmek için Rolling Stones’un 1967-2007 arasındaki coverlarını kullandıklarını belirtiyor.

1000 fotoğrafın analiz edildiği çalışmadan iki sonuç elde edildi. Birincisi kadın ve erkeklerin görsellerde önceye oranla daha seksi hale getirildikleri. İkincisi, kadınlarda bu oranın daha yüksek olduğu. 1960’larda erkeklerin yüzde 11, kadınların yüzde 44 oranında cinsel nesne olarak sunulduğu, ancak bu oranların 2000’li yıllarda erkeklerde yüzde 17 iken kadınlarda yüzde 83’e yükseldiği belirtiliyor.

Çalışmada analiz edilen fotoğraflarda dudakların rengi, biçimi; dilin kullanılması, çıplak ya da yarı çıplak olma vs. durumlarının değerlendirildiği ‘cinsiyetlendirme ölçeği’ kullanıldı. Buna göre; 0-4 puan seksi değil, 5-10 seskileştirilmiş, 11-23 puan ise hiperseksileştirilmiş olarak kabul görüyor.

Kaynak: Uçan Süpürge

Dersim 'kamu düzenine aykırı' görüldü

AKP'nin 'Kürtçe’nin önündeki engellerin kaldırıldığı' iddiası, bir kez daha yalanlandı. Çocuğunun ismini “Dersim” olarak değiştirmek isteyen Ercan ailesinin açtığı dava, reddedildi.

Bakırköy 7. Asliye Hukuk Mahkemesi'nin verdiği ret kararının gerekçesi de dikkat çekici. Dersim'i bir 'aşirete veya kabiliye ilişik isimlerden' sayan mahkemeye göre, Dersim adı 'kamu düzenine aykırı!'

ANF’ye konuşan baba Hıdır Ercan, "Dersim isminin kamu düzenine nasıl aykırı olduğunu anlayabilmiş değilim” dedi. Ailenin avukatı Mehmet Sami Kızılkaya ise, mahkemenin keyfi ve siyasi düşüncesi doğrultusunda taraflı bir karar aldığını vurguladı. Kızılkaya, kararı temyiz edeceklerini açıkladı.

'HANİ İSİMLER GERİ ALINABİLECEKTİ?'

Hıdır Ercan 1997’de doğan çocuğunu nüfusa 'Dersim' olarak kaydettirmek istemişti. Ancak kabul edilmemesi üzerine 'Dilan' olarak kaydedilen kızının adını değiştirmek üzere bu kez de Bakırköy 7. Asliye Hukuk Mahkemesinde dava açtı.

Kızına zaten doğduğu günden beri evde ve tüm çevresinde “Dersim” dendiğini, onun da bu adı benimsediğini ifade eden baba Ercan, "Nüfus Vatandaşlık Genel Müdürlüğünün genelgesiyle istenilen isimlerin alınmasına engel çıkartılmayacağı yönünde bir karar olduğunu sanınca, kızımın nüfus cüzdanında kayıtlı olan adını yasal olarak değiştirmeye karar verdik” diye konuştu.

Dava açtıktan 1 ay sonra Zeytinburnu’ndaki evine gelen bir yazıyla kendisinin ve kızının karakola çağrıldığını anlatan Ercan, karakolda polisin kendisine ve kızına ‘Dersim’ isminden vazgeçmesini istediğini belirtti.

'KIZIMIN ADINI ÇOK BEĞENMİŞLER, DEĞİŞTİRMİYORLAR!'

25.05.2011’de yapılan ilk duruşmada isim değişikliğine niye gerek duyulduğunun sorulduğunu anlatan Ercan, şöyle konuştu: “Ben de kızıma zaten Dersim diye hitap ettiğimizi, isminin bu olduğunu açıkladım. Bunun üzerine hakim de karakoldaki polis gibi Dilan isminin güzel olduğunu, değiştirmememi söyledi. Emniyetten cevap gelmediği için mahkeme ertelendi. 27.07.2011 tarihindeki ikinci duruşmada ise mahkeme heyeti davamızın reddi yönünde karar verdi."

Duruşmada davalı konumundaki Nüfus İdaresi temsilcisinin kızının adının “Dersim” olarak değiştirilmesinde kendileri açısından bir sakınca bulunmadığını bildirdiğine dikkat çeken Ercan, “Ayrıca emniyetten gelen yazıda da kızımın ailesi ve çevresi içinde ‘Dersim’ olarak çağrıldığının tespit edildiği bildirilmişti. Bütün bunlara rağmen Hakim Tülay Yılmaz başkanlığındaki mahkeme heyeti davayı reddetti."

MAHKEMENİN GEREKÇESİ!

Mahkeme, inkarcı tutumuna ise şu gerekçeleri buldu: "Talep edilen Dersim isminin Türk Dil Kurumu nezdinde karşılığı bulunmamasına karşın, ülkemizdeki bir kısım vatandaşlar tarafından T.C. idari-siyasi haritasında Tunceli yöresinde bulunan bir bölgenin Dersim olarak ifade edildiğinin bilindiği; yabancı ırk ve millet isimlerinin yanı sıra, bir aşirete veya kabileye ilişik anlatan isimlerin kullanılamayacağı ölçütünün kamu düzenine ilişkin ve mahkemece kendiliğinden gözetilmesi zorunlu hususlardan olduğu; emredici hukuk kurallarına aykırı olarak oluşturulan fiili duruma dayanılmasının haklı neden kapsamında ileri sürülemeyeceği ve değerlendirilemeyeceği gözetilerek davanın reddine karar verilmesi bakımından takdir ve hukuki kanı oluşmuştur."

AVUKAT KIZILKAYA: KARAR SİYASİ, İTİRAZ EDECEĞİZ

Konuyla ilgili görüşüne başvurduğumuz ailenin avukatı Mehmet Sami Kızılkaya ise davayı temyiz etmek üzere Yargıtay’a başvurduklarını duyurdu. Mahkemenin kararının hiçbir hukuki dayanak taşımadığına dikkat çeken Kızılkaya, şunları söyledi: "Uyum yasaları çerçevesinde isimlerde sadece X, W, Q harflerinin kullanılması yasaktır. Alınan karar mahkemenin keyfi ve siyasi düşüncesi doğrultusunda alınmıştır. Zaten hakimin duruşma sırasında müvekkilime sözlü olarak, ‘Sen zaten bütün çocuklarına siyasi isimler koymuşsun’ demesi bile, bu sözler gerekçede yer almasa da, mahkemenin taraflı tutumunu gözler önüne sermektedir. Müvekkilimin sözü edilen çocuklarının isimleri Mazlum Doğan, Öcalan, Mahsum Korkmaz, Şoreşger Beritan’dır ve bu isimler kabul görmüş, nüfus kayıtlarına işlenmiştir."

Kaynak: ANF

'Nükleer Çalık Grubuna rant kapısı'

Akkuyu’da 24 temmuzdan bu yana Nükleere Karşı Çadır Kamp eyleminde olan Mersin Nükleer Karşıtı Sözcüsü Sabahat Aslan, ''nükleerde ısrar rant amaçlı. Samsun-Ceyhan boru hattının inşaatının Çalık grubuna verilmesi düşündürücüdür'' dedi.

AKP'nin Mersin Akkuyu'da yaptıracağı nükleer santralle ilgili tepkisini dile getiren Aslan ANF'ye verdiği demeçte, nükleer santrallerin bilimsel olarak savunulabilir bir yanı olmadığını kaydetti.

Nükleer santrallerin milyonlarca yılda yok olmayan radyasyonlu atıkları için dünyada hala sürekli depolama alanları kurulamadığını hatırlatan Aslan, "Çernobil ve en son Japonya’da Fukusima nükleer santrallerinde olduğu gibi olası bir kaza ya da sızıntıda can kaybı ve geniş çevrenin etkilenmesi söz konusudur. Ayrıca nükleer santrallerin bakım ve güvenlik maliyetleri kuruluş maliyetlerini aşmakta. Dünyanın vazgeçmeye başladığı bu kirli, güvensiz, insan ve çevre sağlığını tehdit eden nükleer santrallere karşı olmalıyız" dedi.

'BÜTÜN ÜLKELER PROJELERİNİ DURDURURKEN...'

Japonya’da meydana gelen nükleer santral kazasından sonra birçok ülkenin nükleer santral programlarını gözden geçirdiğini ve başta Almanya, İsviçre, Japonya gibi birçok ülkenin ülkelerindeki nükleer santrallerini belli programla kapatmaya karar verdiklerini kaydeden Mersin Nükleer Karşıtı Platform Sözcüsü Sabahat Aslan, Türkiye'nin de bu santrallere ihtiyacının bulunmadığını belirtti.

AKP'nin enerji sorunun çözmek için değil; siyasi amaçlarla nükleer santraller için adım atmaya çalıştığını vurgulayan Aslan, bu projenin ülkede yaratacağı zararlar konusunda uyardı: "AKP hükümeti siyasi bir kararla ülkemizde nükleer santrallerin kurulması için düğmeye basmıştır. Dünyada denenmemiş, teknolojisi, hammaddesi ve çalışacak tüm personelinin Rusya'dan sağlanacak olan Akkuyu'da kurulmak istenen nükleer santral ülkemizin enerji sorununun çözümüne katkı sağlamayacağı gibi, bölgemizin turizmine ve tarımına çok büyük darbe vuracağı açıktır."

ÇALIK GRUBUNA RANT KAPISI!

Aslan ayrıca, AKP'nin rant amacıyla hem doğayı hem de insanları tehlikeye sürüklediğine vurgu yaparak, şunları belirtti: "Ülkemizde halktan, emekten, demokrasiden yana politikalar yerine rant politikalarının uygulanmaları sonucunda nükleer santraller kurulmak istenmektedir. Akkuyu nükleer santral projesinin Rusya ile devletlerarası sözleşme imzalandığı tarihte, Rusya'nın verimsiz çalışacağı gerekçesiyle yıllardır karşı çıktığı Samsun-Ceyhan boru hattının inşaatının Çalık grubuna verilmesi düşündürücüdür. Yapılan devletlerarası sözleşme gereği Akkuyu nükleer santralinde üretilecek nükleer enerjinin fiyatı dünyanın iki katı olması; kilovat saati KDV'siz 12,35 centen ve 15 yıl alım garantili olması nükleer santralde rantın ısrarının bir kanıtını göstermektedir. Rusya bu proje ile 1 yatırıp 10 kazanacaktır. Ayrıca Rusya, AB ülkeleri ve ABD'nin güvenli saklayamadığı, sürekli radyasyon yayan nükleer santral atıkları da Akkuyu'ya gömülecektir. Dolayısıyla Akkuyu nükleer santral projesi uluslar arası nükleer lobileri ve yerli işbirlikçileri için çok kazançlı bir proje olacaktır."

'ZARARLARI HESAP DAHİ EDİLEMEYECEK ORANDA'

Çernobil nükleer santral kazasının sadece Ukrayna’ya maliyetinin 352 milyar dolar olup, dünyada bu kazadan bir milyon kişinin ölmesinin beklendiğini söyleyen Sabahat Aslan, "Fukusima nükleer felaketinin yeni olması nedeniyle dünyaya vereceği zarar şu an hesaplanamamakta. Dünyada nükleer santral kazalarının zarar maliyetleri de tam olarak hesap edilememektedir. Çünkü radyasyonun etkileri kuşaklar boyu sürmektedir. Ruslar şu an Akkuyu bölgesinde zemin etüt çalışmaları yapmaktadırlar" diyor.

HALK GÖÇ ETMEYE BAŞLIYOR

Akkuyu'da kurulması planlanan nükleer santral yüzünden halkın büyük tedirginlik yaşadığını da anlatan Aslan, "Halk başka bölgelere göç ediyor. Büyükeceli'de ve çevre beldelerde nükleer santral yüzünden bütün yatırımlar durmuş vaziyettedir" dedi.

Akkuyu’da 24 temmuzdan bu yana Nükleere Karşı Çadır Kamp eylemi düzenleniyor. Bayram nedeniyle ara verilen eyleme; bayramdan sonra da devam edilecek.

Kaynak: ANF

Askere 'hayata dönüş' yetkisi

Cezaevlerindeki tutuklu ve hükümlü sayısının 124 bine ulaşarak rekor kırdığı bir dönemde, jandarmanın cezaevlerinde arama yapma ve gerektiğinde müdahale etme yetkisi genişletildi.

Cumhuriyet Gazetesi’nin haberine göre üç bakanlığın ortak hazırladığı protokole, soruşturma ve davalarda tutukluluğun devamına karar verilirken sürekli kullanılan “kuvvetli şüphe” ifadesi de eklendi. Böylelikle jandarma “kuvvetli şüphe durumları”nda savcılıktan müdahale etme izni isteyebilecek. Eskiden sadece yazılı olarak başvurabilirken şimdi “sözlü” talepte bulunma kolaylığı da getirildi.

Adalet, İçişleri ve Sağlık bakanlıkları ceza infaz kurumlarının yönetim, dış koruma, hükümlü ve tutukluların sevk ve nakilleriyle sağlık hizmetlerinin yürütülmesini yeniden düzenledi. “Üçlü protokol” adı verilen düzenlemede, hükümlülerin muayenelerine jandarmanın girişinin yasaklanması gibi birtakım olumlu yenilikler bulunuyordu. Eski protokolün 15. maddesinde düzenlenen “Jandarmadan Gelecek Arama Talepleri” başlığı yenisinde 14. madde olarak “Jandarmadan Gelecek Müdahale ve Arama Talepleri” şeklini aldı. Eskisinde “İsyan, direniş, yangın, deprem gibi olağanüstü durumlarda veya firar teşebbüslerinin önlenmesi maksadıyla” “yazılı” olarak cumhuriyet başsavcılığına arama ve müdahale talebinde bulunulabileceği belirtiliyordu. Ancak bu şekilde sınırlandırılan maddeye “kuvvetli şüphe durumları” gibi bir ifade eklendi.

Jandarmaya yazılının yanında “sözlü” başvuru kolaylığı da sağladı. Böylece jandarma, koğuşlardan herhangi birinde ‘kuvvetli şüphe’ durumu gördüğü takdirde savcılıktan alacağı izinle arama yapabilecek, gerektiğinde operasyon yapabilecek.

YENİ MADDE

Tartışma yaratan maddenin yeni hali şöyle: “İsyan, direniş, yangın, deprem gibi olağanüstü durumlarla firar teşebbüslerinin önlenmesi maksadıyla veya kuvvetli şüphe durumlarında jandarma tarafından vaki olacak sözlü veya yazılı arama ve müdahale talebi cumhuriyet başsavcılığınca değerlendirilir ve gerekli görülürse müdahale ve arama ceza infaz kurumu personeliyle birlikte yapılır.”

Kaynak: ANF

Altı Ayda 26 bin Kadın Şiddet Mağduru

İl Emniyet Müdürlükleri ve savcılıkların resmi kayıtlarına göre, 2011'nin ilk altı ayında yaklaşık 26 bin kadın cinayet, yaralama, saldırı, tehdit mağduru oldu. Ankara Barosu'na dört ayda dört binden fazla telefon geldi.

Türkiye'de kadına yönelik şiddet olayları sürekli artıyor, bilanço ürkütücü boyutlara ulaşıyor. İl Emniyet Müdürlükleri ve savcılıkların resmi kayıtlarına göre, Türkiye çapında 2011'nin ilk altı aylık bölümünde 26 binden fazla kadın cinayet, yaralama, saldırı, tehdit eylemlerinin mağduru.

Milliyet gazetesinin haberine göre, Ankara Barosu'nun mağdur kadınlara ücretsiz hukuki destek sağlamak amacıyla hayata geçirdiği "gelincik projesi"ne yapılan başvurular çok fazla. Ankara Barosu Başkanı Metin Feyzioğlu, dört ay içinde dört binin üzerinde telefon aldıklarını, başvuranların farklı sosyal sınıflardan kadınlar olduğunu bildirdi. Gelen telefon sayısının fazlalığı karşısında artık rakam veremez hale geldiklerini anlatan Feyzioğlu, şiddet mağdurlarının sadece yüzde 8'inin resmi kurumları aradığını belirtti.

Merkeze dört ay içinde bizzat yapılan başvuru sayısı ise 400. Feyzioğlu bu başvuruların 350'sine avukat tahsis ettiklerini söyledi.

Kadınların 444 43 06 numaralı telefondan kendilerine ulaştıklarını belirten Feyzioğlu süreci şöyle anlattı: "Müracaat yapılır yapılmaz resmi araçlarımızla gidiliyor ve kadın alınıp geliniyor. Önce komuta merkezi dediğimiz merkezde uzman avukatımız kadını dinliyor. Hukuki yardım yol haritasını orada çıkarıyor. Yapılacaklar anlatılıyor ve rızası alınıyor. Sonra komuta merkezindeki avukat arkadaşımız cephede savaşacak olan gönüllü bir başka avukatı çağırıyor. Orada da toplam 300 avukatımız destek veriyor."

Habere göre, aile içi şiddetin boyutlarına ilişkin bir başka veri de şiddet mağduru olan kadınlara yönelik polis koruması uygulamasına gelen taleplerin fazlalığı. Koruma Hizmetleri Yasası'nda yapılan değişiklikle başlatılan şiddet gören kadınlara koruma polisi verilmesi uygulamasında talep patlaması yaşanıyor. Ancak bu konuda yeterli hazırlık olmadığı için bir dizi sorun yaşanıyor. Sorunların bir bölümünün de Emniyet Genel Müdürlüğü'nün uygulamanın detaylarını henüz belirleyememesinden kaynaklandığı belirtiliyor.

Kaynak: Bianet