6 Eylül 2012 Perşembe

Sevag kezi bidi çimornank


Irkçı bir nefret cinayetine kurban giden, askerlik yaptığı sırada katledilen Ermeni er Sevag Şahin Balıkçı için Nor Zartonk'un çağrıcısı olduğu eylemdeydik. Ayrımcı, ırkçı, faşist, nefret dolu zihniyet kışlada, sokakta, evde, hayatın dört bir yanında kirli yüzünü göstermeye, katletmeye ve katliamlarını meşrulaştırmaya devam ediyor.

Eylemin haberi:


"Sevag Davasının Takipçisiyiz"

Sevag Balıkçı davasının karar duruşması öncesi Nor Zartonk İnisiyatifi öncülüğünde Taksim'de toplanan insan hakları aktivistleri, Balıkçı'nın katil zanlısı Ağaoğlu'nun tutuksuz yargılanmasını protesto etti ve Türkçe, Ermenice ve Kürtçe sloganlarla yürüyüş yaptı.



Zorunlu askerlik yaparken 24 Nisan 2011'de er Kıvanç Ağaoğlu'nun silahından çıkan kurşunla ölen Sevag Balıkçı Taksim'de anıldı.

Ağaoğlu'nun tutuksuz yargılandığı davanın 7 Eylül Cuma günü Diyarbakır 2. Hava Kuvvet Komutanlığı Askeri Mahkemesi'nde görülecek karar duruşması öncesi Nor Zartonk İnisiyatifi öncülüğünde saat 19.00'da Taksim Meydanı'nda toplanan yaklaşık 500 kişi "Militarizm öldürür" pankartının arkasında Galatasaray Meydanı'na kadar yürüdü.

Yürüyüşe insan hakları aktivistleri ve savaş karşıtlarının yanı sıra Sevag Balıkçı'nın ailesi de katıldı.

Yürüyüş süresince Türkçe, Ermenice ve Kürtçe olarak "Hepimiz Sevagız hepimiz Ermeniyiz", "Katil devlet hesap verecek", "Askere gitme kardeş kanı dökme", "Sevag seni unutmayacağız", "Öldürmeyeceğiz ölmeyeceğiz, kimsenin askeri olmayacağız", "Yaşasın halkların kardeşliği" sloganları atıldı.

Balıkçı'nın Ermeni soykırımının 96. yıldönümünde öldüğüne dikkat çekilerek, olayın kaza olduğunun iddia edilmesine rağmen bunun gerçeği yansıtmadığı ve Sevag'ın hesabının sorulacağı mesajı verildi.

"Ermeni olmak yine pahalıya mal oldu"

Galatasaray Lisesi önünde Nor Zartonk İnisiyatifi tarafından okunan basın açıklamasında cuma günü Diyarbakır'da görülecek karar duruşmasının takipçisi olunacağı ve mahkeme önünde basın açıklaması yapılacağı duyuruldu.

Açıklamada şu ifadelere yer verildi:

"Balıkçı'nın Ermeni soykırımının 96. yıldönümü olan 24 Nisan 2011'de zorunlu askerlik yaparken Ağaoğlu'nun silahından çıkan kurşunla 'kazara' öldürüldüğü söylendi. Ermeni olmak bir kez daha pahalıya mal oldu ve ırkçılık onu aramızdan aldı."

"Suçu ne olduğu dahi bilinmeyen basın emekçileri, öğrenciler, Kürt siyasetçiler, devrimciler ve akademisyenler sırf düşündükleri, sorguladıkları ve eleştirdikleri için tutsak edilirken, Balıkçı'nın katil zanlısı ilk duruşmada serbest bırakıldı."

"Bu davada da çeşitli oyunlarla sınandık. Ancak katillerin foyası ortaya çıktı. Tanıklardan Halil Ekşi ifadesini değiştirerek, Ağaoğlu'nun silahını dolduruşa alıp ateşlediğini ve akrabalarının Kıvanç lehine ifade vermesini söylediğini belirtti."

"Katil zanlısı ve temsil ettiği zihniyet hala mahkum edilmedi. 1915'te olduğu gibi bir Ermeni'yi öldürmek ülkede meşruluğunu hala koruyor ve katiller cezalandırılmıyor."

"Kışlalarda işlenen bu cinayetler 'şaka', 'intihar' gibi bahanelerle örtbas edilmeye çalışılıyor.devletin bu kanlı ve kirli sisteminde yer almak istemeyen uzun hapis cezalarına çarptırılıyor, tutuldukları 'disko' denilen disiplin koğuşlarında işkenceye maruz kalıyorlar."

"Egemen zihniyet tek tipleştiremediklerini kurban etmeye doymadı. Son 30 yıldır süren savaşta birçoğu çocuk olmak üzere binlerce kişi kışlalardan açılan ateş sonucu, havan mermisiyle, mayınlarla öldürüldü. Kışlaların içinde de, şüpheli ölüm olarak adlandırılan, fakat gerçekte ne olduğuna dair şüpheye yer bırakmayan 'intihar' ve 'kazalar' ile yüzlerce insan öldürülüyor."

"Kışlalarda yalnızca insanlar değil, insanlık da öldürülüyor. Yaşamı savunan bizler, kışlanın dışında çocukların, kışlanın içinde ise gençlerin ölümüne neden olan, hayatın her alanına nüfuz etmiş militarizm ile mücadele için herkesi duyarlı olmaya, somut adım olarak da gençleri askere gitmemeye, kardeş kanı dökmemeye çağırıyoruz."

Kaynak: Bianet

* Fotoğraf: ETHA

18 Ağustos 2012 Cumartesi

15 tutsak anarşist serbest bırakıldı

1 Mayıs'ta çeşitli banka, çok uluslu şirket ve devlet kurumlarına yönelik doğrudan eylemlerin gerçekleştirilmesinin ardından, dernek üyelerimizi de kapsayan operasyon ile 60′ın üzerinde anarşist, hayvan özgürlükçüsü, hayvan hakları aktivisti ve anti-otoriterin evlerine yapılan baskın sonunda tutuklanan ve 96 gündür Metris Cezaevi'nde tutulan 15 anarşist, 17 Ağustos'ta tahliye oldu.

Daha önce mahkemede tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılan 9 kişi, tahliye olan 15 kişi ve operasyonlarda gözaltına alınıp emniyetten ve savcılıktan serbest bırakılan 24 kişinin ilk duruşması 25 Ocak 2013 tarihinde görülecek. Bilindiği gibi dava Özel Yetkili Mahkemelerin kaldırılmasıyla Ağır Ceza’ya geçmiş, ordan da Asliye Ceza Mahkemesi'ne düşmüştü. Cumhuriyet Savcısı Halit Kırşehirli tarafından yeniden hazırlanan iddianameyle 48 "sanık" hakkında “kamu malına zarar vermek” ve “toplantı ve gösteri yürüyüşlerine silah veya araçları taşıyarak katılmak” suçlarından toplam 5 yıl 4 ay ile 29 yıl hapis cezalarıyla yargılanmaları talebinde bulundu.

Serbest bırakılanları karşılamak üzere saat 15:00′ten itibaren Metris Cezaevi önünde bekleyen tutuklu aileleri ve arkadaşları 15 anarşisti alkışlarla karşıladı.

Ne olmuştu?

1 Mayıs'ta yaşanan olaylarla ilgili, derneğimiz üyelerinin de içinde bulunduğu onlarca kişi, Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü ekiplerince 14 Mayıs'ta düzenlenen eşzamanlı operasyonla gözaltına alınmış, 4 gün boyunca İstanbul Emniyet Müdürlüğü'nde tutulmuştu. Gözaltına alınan tüm dernek üyelerimiz bırakılırken, içlerinde vegan ve vejetaryenlerin de olduğu 9 kişi tutuklanarak cezaevine gönderilmişti. Aynı soruşturmanın ikinci operasyon dalgası ile de 6 kişi daha tutuklanmış, farklı görüşlerden 15 anarşist ve antiotoriter 96 gün boyunca Metris Cezaevi'nde tutsak edilmişti.

Tutsaklık süreci boyunca Türkiye'de İstanbul, Ankara ve İzmir; Almanya'da Berlin, Stuttgart ve Hamburg; Yunanistan'da Exarchia; Fransa'da Lyon ve Paris; İsviçre'de Bern; İngiltere'de Cardiff; Avusturya'da Viyana; Belçika'da Brüksel ve İskoçya'daki Faslane Barış Kampı'nda dayanışma eylemleri düzenlenmiş, tutsakların derhal serbest bırakılması istenmişti.

Derneğimiz de bir basın toplantısı düzenleyerek operasyon ve tutuklamalarla ilgili basında ısrarlı bir şekilde sürdürülen dezenformasyon ve karalama kampanyalarını kınamış, tüm muhalif kesimleri bu süreçte tutsaklarla dayanışmaya çağırarak tutsakların tahliye edilmesini istemişti.

İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi de "F Oturmaları"nın 26. haftasında tutsaklarla dayanışmak için bir eylem düzenlemişti.

9 Ağustos 2012 Perşembe

Rock-A'daydık: Türcülük ve diğer tahakküm çeşitlerinin ilişkileri tartışıldı

Derneğimiz, Rock-A Festivali'ne katılarak türcülük, faşizm ve cinsiyetçilik bağlantısına dair bir sunum ve açık tartışma düzenledi. Broşürlerimizin, çeşitli fanzinlerin, dokümanların ve manifestomuzun bulunduğu bir de stant açtık. Yoğun ilgi gören etkinliğe yer veren Rock-A organizasyonuna teşekkürlerimizle...


30 Temmuz 2012 Pazartesi

Türcülüğün ırkçılıkla ilintisi Rock-A'da da konuşulacak


Dayanışmanın festivali Rock-A, özgür ve eşit bir dünya için altıncı kez kapılarını açacak. Anti-hiyerarşi yanlısı ve anti-kapitalist eğilimlerin bir araya geldiği festivalin bu yılki teması enerji safsatası olarak belirlendi. Bir yandan tüketim kültürü pompalanırken bir yandan da acil enerji ihtiyacı yalanlarıyla nükleer santrallerin dikildiği dünyanın düzenine çomak sokmayan herkese "Sistem seninle besleniyor" hatırlatması yapılıyor. 3-5 Ağustos 2012'de Foça'da Acar Camping'de yapılacak festivalde çok çeşitli atölyeler ve müzik grupları yer alacak.

İnsanmerkezciliğin ve türcülüğün doğanın çöküşünü hızlandıran ve savaşları pompalayan en önemli faktörler olduğunun bilincinde olan Rock-A bileşenleri, iki yıl önce almış oldukları önemli bir kararı bu sene de uygulayarak festival mutfağında hayvan cesetlerine yer vermediler. Yeryüzüne Özgürlük Derneği'nin festival dahilinde yapacağı türcülük atölyesi, belki bu kararlılığın üzerine bir kat daha fazla önem kazandı; zira festivale katılanların bir kısmı Türkiye'nin ilk vejetaryen festivaline kafalarında soru işaretleri ile gelebilirler. Türcülük atölyesi ve bunun ardından yapılacak soru-cevap kısmı katılımcıların tahakküm ve kölelik kavramlarını hayvanlar açısından yeniden değerlendirmesine yol açacak.

http://rock-a.org/

24 Temmuz 2012 Salı

"Benim Ülkem Sana Dar Gelir" Davası Rafa Kaldırıldı

Davanın avukatlarından Ömer Kavili: Bu karar adliyenin ve hükûmetin adaletidir.

Kamuoyunda “Benim Ülkem Sana Dar Gelir” davası olarak bilinen, hayvan hakları aktivisti Eva Aksoy’un Ermeni olduğu gerekçesi ile ırkçı tehditlere maruz kalmasından ötürü 3 yıldır süren davası, 3. Yargı Paketi kapsamında değerlendirildi ve kovuşturma ertelendi. Karar ile ilgili görüşlerine başvurduğumuz insan hakları ve demokrasi konusunda birçok davada avukatlık yapan Avukat Ömer Kavili; “Bu karar adliyenin ve hükümetin adaletidir” dedi.

Eva Aksoy’un da avukatlığını yapan Ömer Kavili mahkemenin kararı için; “Bugünkü aşamada, bugünkü duruşmada, yargıç, kovuşturmayı erteleme kararı vermek zorunda kalmıştır. Yargıcın bu kararı, Yargıtay tarafından temyiz incelemesine tabi olup, mağdurun avukatları olarak bu kararı temyiz edeceğiz. Bu kararın bozulmasını isteyeceğiz. Bu karar adalet değildir. Bu karar adliyenin ve hükümetin adaletidir. Hukukun adaleti değildir. Hukuk bu değildir.” dedi.

Kararın teknik yönünü de açıklayan Kavili; “Bugünkü karar teknik olarak: “Kısa karar” diye adlandırılır. Gerekçeli karar ise sonra tebliğ edilecek. Gerekçeli karar; mahkemenin, böyle bir sonuca nasıl olup da ulaştığının ayrıntılarını belirten bir karardır. O karar geldikten sonra biz de ayrıntılı temyiz dilekçemizi sunacağız. Fakat bu kararla, sanık da beraat edecekse eğer beraat hakkına kavuşamamıştır. Yani öyle bir kanun yapmıştır ki bu meclis, ne sanık memnundur, ne katılan mağdur memnundur. Her iki tarafı da acı, ıstırap içinde bırakan bir sonuçtur ve bu sonucun sorumlusu, kanun adı altında metin çıkaran meclisteki siyasal çoğunluktur.” diye ekledi.

Kevork Altınkaya: Davanın geleceği hakkında ne düşünüyorsunuz?

Av. Ömer Kavili:
Dava, henüz sonuca bağlanmış değil, bitmiş değil. Yargıç sadece, meclisin yeni düzenlemesi nedeniyle bu dava dosyasını aldı, rafa kaldırdı ve üç yıllık bir süre koydu. Dedi ki: “Eğer sanık üç yıl içerisinde yeniden bir suç işleyecek olursa, ertelenen kovuşturmaya devam olunacağını ihtar ediyorum.” Yani yargıç, bu kadar aşamaya rağmen hâlâ sanıktan kendine gelmesini bekliyor; ‘bak, dikkat et, ceza tehdidi altındasın’ diye sanığı hukuki normlara uygun davranmaya, bundan sonra suç işlememeye yönelik uyarmaya çalışıyor ama müdahil tarafın istediği bu değil.

Bu nedenle henüz mahkemedeki dava dosyası kapanmış değildir. Fakat ileride karara bağlanma konusu Yargıtay’ın kararı bozmasına ve sanığın yeniden bir suç işlemesine bağlıdır. Yani; “Başka kapıya gidin, size adalet madalet yok burada.” denmiş oldu.

Kevork Altınkaya: Azınlık toplumlarındaki bireylere böyle saldırılar yapıldığında genelde dava açılmıyor. Sadece bir avukat değil, insan hakları savunucusu olarak, siz bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Av. Ömer Kavili:
Bu davada ceza kararını yargıç açıklayacakken, meclis yargıcın elini kolunu bağlamasaydı, bu karar örnek bir karar oluşturacaktı. Çünkü dünyanın neresinde olursa olsun bir insanın diğerine eziyet etmesi, onu huzurlu yaşayacağı evinde huzursuzluğa sevk etmesi, hele hele ölümle tehdit etmesi hukuken kabul edilemez. Bu yönüyle, bu davanın bu şekilde rafa kaldırılması adalet duygusunu tatmin etmemiştir.

Kevork Altınkaya: Sizin gözünüzde, bu kararın, benzer hareketleri önleyecek şekilde bir caydırıcılığı olabilir mi?

Av. Ömer Kavili:
Sanık veya o zihniyetttekiler eğer uslanmayı, hukuk kavramını, hukuka saygı duymayı kabul edeceklerse, ona hukukça bir şey diyemeyiz ama ceza çıksaydı, bu ceza kesinleştiğinde örnek olacaktı ve diğer mahkemelerde de kullanılacaktı. Burada cezanın bir gün dahi olmasının önemi yok. Önemli olan yapılan davranışın insana yakışmadığının, hatta suç kategorisine girdiği mahkeme ile tespit edilmiş olacaktı. İşte bugünkü kararla bu fırsat kaçırılmış oldu.

NE OLMUŞTU?
Eva Aksoy, yıllar boyunca ırkçı hakaretlere maruz bırakıldı, ölüm tehditleri aldı, kendisine Türkiye’yi terk etmesi emredildi, ikâmetgâh adresi internette yayınlandı, fiziksel saldırı girişimine maruz kaldı, evine ateş edildi, camları kırıldı, mahallede yapılan kulis çalışmaları ile “Türk düşmanı” olarak damgalandı, tehdit maillerinde geçen “Senin sonun darağacıdır” sözlerini hatırlatırcasına kapısının önüne metrelerce kalın halatlar bırakıldı. Aksoy’a gönderilen hakaret ve tehdit maillerinin bazıları, “Ne Mutlu Türküm Diyene” bazılarında “biz, insanları arkadan hançerleyen Ermeni ırkından değiliz” deniliyordu.. Son olarak da “Hocalı Katliamı’nı anma” mitinginden sonra bahçesine, mitingde dağıtılan “Ermeni Yalanına Sessiz Kalma” şapkalarından biri atıldı. Üstelik şapkayı bahçeye atan kişinin sanığın avukatlığını yapan emekli bir savcı olduğu da güvenlik kamerası kayıtlarından tespit edildi. Irkçı hakaretlerin ve ölüm tehditlerini takiben, ikâmetgah adresinin internette yayınlanması üzerine Aksoy, e-maillerin göndericisi olan sanık M.A.Ö. hakkında suç duyurusunda bulunmuş, M.A.Ö. aleyhine kamu davası açılmıştı.


Kevork Altınkaya / Nor Radyo

18 Temmuz 2012 Çarşamba

“Benim Ülkem Sana Dar Gelir” Davası YARIN!


Kamuoyunda "Benim Ülkem Sana Dar Gelir" davası olarak bilinen, hayvan hakları aktivisti Eva Aksoy'un Ermeni olduğu gerekçesi ile ırkçı tehditlere maruz kalmasından ötürü 3 yıldır süren davası, YARIN 19 Temmuz Perşembe günü saat 13.50'de Çağlayan İstanbul Adliyesi'nde karara bağlanacak. Duruşma, adliyenin 6. katındaki 30. Sulh Ceza Mahkemesi'nde görülecek.

"Benim Ülkem Sana Dar Gelir" davasının her duruşmasında olduğu gibi bu duruşmada da sizlere dayanışma çağrısında bulunuyoruz. Çok büyük bir ihtimalle karar celsesi olacak bu duruşmaya bizzat katılım göstermeniz, ırkçılık ve faşizme inat bir kez daha dayanışmayı güçlendirdiğimizi göstermemiz ve toplum içinde dışlanması, yalnızlaştırılması, hatta çeşitli imalarla, mağdur kişilere karşı insanları harekete geçmeye teşvik eden bu zihniyeti bir kez daha lanetlemek için oldukça önemli.

Irkçı hakaret ve ölüme kadar varan tehditler nedeniyle hakkında dava açılan kişi ise tacizlerine son vermiyor. Aksine kendince suçlar uydurarak "sonu dar ağacı" olarak belirlenen Eva Aksoy ve Aksoy'un yanında olan kişi ve kurumlar hakkında karalama kampanyaları düzenleniyor. Davayı haberleştiren gazeteciler dahi tazminat davaları ile adliyelerde süründürülmeye çalışılıyor.

Duruşma 19 Temmuz Perşembe günü saat 13.50'de Çağlayan'daki İstanbul Adliyesi'nde görülecek. Irkçılığa, faşizme yönelik mahkemenin vereceği karara hep birlikte tanık olalım ve Eva Aksoy'un yalnız olmadığını bir kez daha gösterelim.


Ne olmuştu?

Eva Aksoy, yıllar boyunca ırkçı hakaretlere maruz bırakıldı, ölüm tehditleri aldı, kendisine Türkiye'yi terk etmesi emredildi, ikâmetgâhının adresi internette yayınlandı, fiziksel saldırı girişimine maruz kaldı, evine ateş edildi, camları kırıldı, mahallede yapılan kulis çalışmaları ile "Türk düşmanı" olarak damgalandı, tehdit maillerinde geçen "Senin sonun darağacıdır" sözlerini hatırlatırcasına kapısının önüne metrelerce kalın halatlar bırakıldı. Aksoy'a gönderilen hakaret ve tehdit maillerinin bazıları, "Ne Mutlu Türküm Diyene" diye bitiyordu ve "biz, insanları arkadan hançerleyen Ermeni ırkından değiliz" deniliyordu maillerde. Son olarak da "Hocalı Katliamı'nı anma" mitinginden sonra bahçesine, mitingde dağıtılan "Ermeni Yalanına Sessiz Kalma" şapkalarından biri atıldı. Üstelik şapkayı bahçeye atan kişinin sanığın avukatlığını yapan emekli bir savcı olduğu da güvenlik kamerası kayıtlarından tespit edildi. Irkçı hakaretlerin ve ölüm tehditlerini takiben, ikâmetgah adresinin internette yayınlanmasının ardından Aksoy, e-maillerin göndericisi olan sanık M.A.Ö. hakkında suç duyurusunda bulunmuş, M.A.Ö. aleyhinde kamu davası açılmıştı.

17 Temmuz 2012 Salı

Yeryüzüne Özgürlük Derneği, Uluslararası Hayvan Hakları Buluşması’ndaydı





Yeryüzüne Özgürlük Derneği bu yıl 12-15 Temmuz 2012 tarihlerinde Polonya’da düzenlenen Uluslararası Hayvan Hakları Buluşması’nda (International Animal Rights Gathering) dünyanın çeşitli yerlerinden hayvanların özgürleşmesi için çalışan 300’den fazla aktivistle bir araya gelerek Türkiye’deki hayvan hakları durumunu anlattı.


Polonya’nın Wroclaw kenti yakınlarındaki bir kampta düzenlenen buluşma, Doğu Avrupa’da yapılan ilk buluşma olma özelliği de taşıyor. Yeryüzüne Özgürlük Derneği’nin de özellikle davet edildiği bu etkinlik, ABD’den Rusya’ya kadar dünyanın her yerinden kamp alanına gelen yüzlerce kişi ve kuruluşa hayvan hakları deneyimlerini paylaşma fırsatı sundu. Avrupa’daki dirikesim ve hayvan deneyi firmalarının bazılarının, hayvan hakları “ekstremistlerinin”  Doğu Avrupa’ya açılmasından duydukları endişeyi internet ortamında dile getirdiği konuşuluyor.

TÜRKİYE’DE DE TÜRCÜLÜK KARŞITI BİR HAREKET VARMIŞ!

Katılımcı ve organizatörlerden pek çoğu sunum öncesi Türkiye’deki hayvan hakları aktivizmi konusunda hiçbir şey duymadıklarını itiraf ederken yalnızca birkaçı Uluslararası Deri ve Kürk Fuarı protestosunu ve 1 Mayıs’ın ardından yaşanan hayvan hakları eylemcilerinin maruz kaldığı süreci duyduğunu bildirdi. Türkiye’de hayvan refahı yerine “hayvan özgürleşmesi” için çalışan ve hayvan haklarını diğer özgürleşme mücadeleleri ile paralel yürüten bir dernek olduğunun altı çizilen sunumda, yalnızca Yeryüzüne Özgürlük Derneği değil genel olarak Türkiye’deki hayvanlara dair uygulanan yasaları ve öteki hayvan hakları kuruluşlarının yaptıklarına da yer verildi. Sunumun ardından pek çok aktivist ile iletişim bilgileri paylaşılarak Türkiye’deki hayvan hakları gruplarının yurtdışındakiler ile daha güçlü ilişkiler geliştirmesinin yolu açıldı. Bazı katılımcılar tarafından Yeryüzüne Özgürlük Derneği’nin Türkiye’deki LGBT ya da diğer azınlık haklarını savunan derneklerle nasıl bu kadar etkin işbirliğine gidebildiği merak konusu oldu.  Çünkü diğer ülkelerdeki hayvan hakları grupları öteki mücadele grupları ile omuz omuza vermede çoğu zaman zorlanıyor. 


ÇOCUKLAR; HAYVANA YAPILAN AYRIMCILIĞI VE ZULMÜ EN YALIN GÖREBİLENLER!

Buluşmada türcülük karşıtı eğitimin ve hayvan refahı masalına karşı hayvan özgürlüğü fikrinin gerçekte çocukken verilmesi gerektiğine dair pek çok sunum da yapıldı. Belçika’dan buluşmaya katılan ve ortaokullarda yaptığı hayvan hakları sunumlarını gösteren bir aktiviste göre; çocuklar önyargılardan ve ayrımcı düşüncelerden en uzak kitledir; dolayısıyla çocuklara neden insan köleler olmaması gerekiyorsa o yüzden de hayvan kölelerin olmaması gerektiği ve kendimiz acı çekmekten kaçındığımız için hayvanlara da acı vermekten kaçınmamız gerektiğine dair ahlaksal çıkarımı kolayca anlatabileceğimiz bilgisini aktardı. Hayalgücü en fazla çalışan ve ahlaksal değerleri en adil olan kitlenin çocuklar olduğu belirtilen diğer sunumlarda da “doğada özgür hayvan” “mezbahada tutsak hayvan” gibi karşılaştırmalarla endüstrinin hayvanları reklamlarda şirin ve mutlu göstererek çocukları nasıl kandırdığının da katılımcı bir eğitimle ifşa edilebileceği anlatıldı.


VEGANLIĞI YAYMAK YETMEZ! HAYVAN ENDÜSTRİSİNİN ENSESİNDEN AYRILMAMAK ŞART

Hırvatisyan ve Finlandiya’dan gelen kürk karşıtı eylemciler, kürk üretimi ve satışının önümüzdeki yıllarda yasaklanmasını beklediklerini ifade ederken bu beklentilerini artık halkın büyük çoğunluğunun kürke öfkeyle karşı olduğunu gösteren araştırmalarla desteklediler. Buluşmadan çıkan genel kanı, hayvan özgürleşmesi için çalışanların veganlığı teşvik etmeyi ihmal etmezken bir yandan da sadece insanların yemek yeme alışkanlıklarına odaklanmayı bırakması gerektiğiydi. Deri, kürk, et, süt, yumurta, sirk ve dirikesim gibi hayvanları en korkunç yöntemlerle sömüren sektörlere karşı araştırma, ifşa ve medya aracılığı ile baskılama yöntemlerini sürekli ve kararlı biçimde sürdürmeden hayvan özgürleşmesi hedefine doğru yürünemeyeceği ifade edildi. Paylaşılan deneyimlere göre yalnızca güncel hayvan zulmü görüntüleri, kamuoyunun hayvan endüstrisini sorgulamasına ve hayvanlara reva görülen muamelenin değişmesine/son bulmasına yol açabiliyordu. Vegan olmanın da toplumsal adaleti getirmeye yetmeyeceğini bilen pek çok katılımcı, vegan olan insanların diğer tüketim tercihlerinde de çevre ve insan sömürüsüne yer vermeyen, örneğin Çin’de insanların köle gibi çalıştırılmasına göz yuman şirketlerden çıkmayan ürünleri seçmesi gerekliliğini eklediler.

DEVLET HER ÜLKEDE ÖZGÜRLÜKÇÜLERE AYNI BASKIYI UYGULUYOR

Bazı ülkelerin sunumları ise hayvan hakları aktivistlerine karşı devletlerin ve mahkemelerin tutumlarının Türkiye’deki durumla karşılaştırılabilmesine olanak sağladı. Örneğin Belarus’ta hayvan hakları için sokak eylemlerinin – sözde terör gerekçesiyle ama aslında vicdan özgürlüğüne karşın endüstri yararına- yasak olması, eylemcileri mecburen yalnızca iç mekânlarda toplantılar yapmaya itiyordu. Amerika Birleşik Devletleri’nde yakında yasalaşacağı konuşulan AG-GAG isimli kanun tasarısının mezbahalarda çekim yapanlara 5 yıl hapis cezası öngörmesinin hayvanların yemek olarak görülmeye devam etmesini isteyen hâkim zihniyetin en yeni cezalandırma biçimi olabileceği konuşuldu. İspanya’da vizonları kürk manto olmaktan açıkça kurtarmak isteyen bir grubun kürk üreticilerinin halkla ilişkiler çalışması sonucunda eko-terörist olarak yaftalanması ve kürk firmalarının hayvan hakları savunucularının yargılandığı davalara müdahil olarak yalnızca kurtarmaların değil barışçıl sokak eylemlerinin de terör olarak kabul edilmesini istemesi endüstrinin gerçek amacını ortaya koyuyordu. Savcı tarafından mütalaa edilen suçlar arasında, ‘endüstrinin sırlarını ifşa etmek’ gibi uydurma maddelerin olması, devletin endüstriyi insanlara karşı korumak için var olduğunu kendi kendine açığa çıkarıyordu. İspanyol eylemcilerin gözaltında yaşadıkları Türkiye’de 1 Mayıs’ın ardından hayvan hakları savunucularının yaşadıklarına çok benziyordu; öyle ki onların da telefonları ve internet mesajları aylar önceden izlenmişti, onların da evlerine kalabalık ekiplerce baskın yapılmıştı ve onların evindeki sıradan hayvan hakları broşürleri veya tişörtleri suça delil sayılmaya çalışılmıştı. Avusturyalı kürk karşıtı eylemciler de sivil itaatsizlik çalışmalarına karşılık 14 ay süren bir dava ile yargılanmış, ancak sonunda temel insan haklarından biri olan vicdan özgürlüğü çerçevesinde serbest bırakılmıştı. İngiltere’den gelen hayvan hakları savunucuları ise İngiliz yargısının ilginç bir biçimde firmaları arayıp “işkencelerinize son vermezseniz size karşı kampanya başlatacağız” gibi demokratik bir söylemin şantaj olarak nitelendirip kovuşturma başlattığını, hayvan hakları savunucularını bastırmak için ya yeni yasalar icat edildiği ya da özel mülkiyet gibi eski popüler yasalara başvurulduğunu anlattılar. İspanya’daki eko-terörist yaftasına paralel olarak İngiliz medyası da bütün işkencelere ve öldürmelere karşı olduğu için harekete geçen eylemcilere Neo-Nazi gibi alakasız yaftalar yapıştırmaktan çekinmemişti.

Tüm bu deneyimler gösteriyor ki hayvan hakları hareketi, hayvan köleliğinin sürmesini isteyen odaklar için dünya çapında tehdit olarak görülmeye başlanmıştır ve devletler ya endüstriye kulak vererek ya da birbirinin soruşturma biçimlerine danışarak aktivistlere karşı uzun hapis gibi benzer yıldırma yöntemlerine başvurmaktadır. Eğer baskıcı devletler, hayvan özgürlüğü isteyen birey ve kuruluşlara karşı bir ağ oluşturmakta ise buna verilecek tek cevap özgürlük yanlılarının da benzer bir uluslararası dayanışma ağını derhal oluşturmasıdır. Devletin eylemcilere karşı harekete geçtiği nokta, İngiliz eylemcilerin tespit ettiği gibi, sömürüden beslenen kapitalist ekonominin yara almaya başladığı noktadır. Tarih boyunca hiçbir özgürleşme hareketi baskı ve yıldırmalar olmadan gerçekleşmediği gibi hayvanların kurtulması da bütün bu haksızlıklara ve terör yaftalamalarına rağmen eylemlere devam etmekle mümkün olacaktır.


Yeryüzüne Özgürlük Derneği

4 Temmuz 2012 Çarşamba

RAGA Buluşması'ndayız

Yeryüzüne Özgürlük Derneği etkinliği


Derneğimizden Güray Tezcan'ın "Türcülük ve Hayvan Hakları" sunumuyla...

Etkinlik Türü: Atölye
Dil: İngilizce
Tarih: 7 Temmuz 2012, Cumartesi
Saat: 15.00 - 16.30
Yer: Petra Kelly Dersliği -  İTÜ Yabancı Diller Maçka / İstanbul

RAGA (Red and Green Alternative Networks) buluşması başlıyor. Türkiye’den Yeşil ve Sol hareketin çağrıcılığını yaptığı buluşma, 5-8 Temmuz tarihleri arasında İTÜ’de gerçekleştirilecek.

RAGA, Avrupa Sosyal Forumu sırasında Fransa’dan katılan politik ekoloji grubuyla bir tanışma ve ortak çalışma yapma fikri üzerine görüşmelerle başladı. Les Alternatifs ve Yeşil ve Sol’un ortak fikriyle Dünya’daki  kızıl ve yeşil alternatiflerin buluşmasına karar verildi.

İki grupta ilk başta Avrupa’dan başlayarak dünya genelinde ulaşabildikleri herkesi imza metnine çağrıcı olarak davet etti. Bu uzun süren görüşmeler ve davetler sonunda gerçek anlamda ilk organizasyon şekillendi. Bu çağrıya resmi olarak cevap veren ilk gruplar Les Alternatifs (Fransa), Alliance for Green Socialism (Britanya) , Mouvement des Objecteurs de Croissance (Fransa),. Ardından , Los Alternativos – Alternativa Roja y Verde (İspanya), Grupo de Contacto RAGA (Brezilya)  katılımcı oldular.

Bu buluşmaya katılanlardan bazıları; Türkiye’den Yeşil ve Sol ; “Nükleer Karşıtı Mücadele” , “Tohum ve Gıda Güvenliği” konusunda, Ekoloji Kolektifi; “21.Yüzyılda Mücadeleler ve Saldırılar” , Karadeniz İsyandadır Platformu; “Yerel Mücadelelerin Kentlerdeki Yansımaları…” konusunda, Yeryüzüne Özgürlük Derneği; ”Türcülük ve Hayvan Hakları” konusunda,AKÇEP-BAÇEP- EGEÇEP; “Mücadele Deneyimleri” başlıklarıyla bu buluşmada yer alıyorlar.

Raga; genel anlamıyla standart bir sosyal forum değil, çözüm üretici ve teorik-pratik anlamda deneyimlerin bir araya gelmesi bakımından genellikle atölyeler  ağırlıkta olacak . Ekoloji mücadelelerinin yoğunlaştığı Türkiye, Avrupa, Latin Amerika deneyimlerinin yeni bir birlik oluşturması için bir ilk adım olması hedefleniyor.    5-8 Temmuz tarihleri arasında İstanbul İTÜ’de gerçekleşecek olan  RAGA (Red and Green Alternatives) buluşmasına herkes aktif katılımcı olarak davetlidir.

Tarih: 5 Temmuz 2012 (Perşembe) – 8 Temmuz 2012 (Pazar)
Yer: İstanbul Teknik Üniversitesi, Yabancı Diller Yüksek Okulu, Maçka Kampüsü-İstanbul, Türkiye.

2 Temmuz 2012 Pazartesi

Trans Onur Yürüyüşü'ndeydik, LGBTT Onur Yürüyüşü'ndeydik

24 Haziran'daki Trans Onur Yürüyüşü ve 1 Temmuz'daki LGBTT Onur Yürüyüşü'ndeydik. Çünkü bu coğrafyada yaşananlardan rahatsızız. Neden rahatsız olduğumuz konusunda google'da "travesti cinayeti", "haksız tahrik indirimi" gibi kelimeleri aratmanız yeterli. Trans, eşcinsel arkadaşlarımızın aramızdan alınmalarına, katledilmelerine, toplumda dışlanmalarına, polisin "bonus doldurmak" için yazdığı rezil idarî para cezalarına razı değiliz!


Yeryüzüne Özgürlük Manifestomuz'dan:

İnsanın kendini hayvandan üstün görmesi demek; tamamen "damak zevki" için hayvana akıl almaz acılarla dolu kısa bir hayatı ve aynı korkunçlukta bir ölümü reva görmek; kendini cazip göstermek uğruna onların canlı canlı postlarını yüzmek; eğlence uğruna onları yıllar boyu süren tutsaklık, işkence ve türlü yoksunluğa maruz bırakmak; sırf zevkleri ve yalnızlıkları tatmin etmek uğruna evlere, kafeslere hapsetmek; faydası şüpheli olanlardan da öte gereksizlikleri tamamen ortada olan, her anı ve tarafı acı ile bulandırılmış "bilimsel" deneylere tâbi tutmak; "spor" ya da popülasyon kontrolü adı altında can almayı meşru kılmak; kendi yapamayacağı ağır işleri yaptırmak uğruna zorla çalıştırmak ve öldürene kadar sömürmek, ölümden sonra bile tüyünden, tırnağına kadar paraya dönüştürmek; hayvanı süs eşyası ve ticari mal statüsüne indirgeyip yerinden koparılması, alınıp satılması ve tüm bu süreç içerisinde yaşam koşullarının dâhi dikkate alınmaması; insanın bencilliği ve tahammülsüzlüğü nedeniyle hayvanların her gün yaşadığı rutin şiddet ve bunun çözümü olarak görülen barınak mahkûmiyetleri, rehabilite etme kandırmacası altında kısırlaştırılmaları, yani soykırıma uğratılmaları ve asla yaşamlarını sürdüremeyecekleri yerlere sürgüne gönderilmeleri; yine insana hizmet etmekten öte bir sonucu olmayan hayvan refahı fikri ve yasaları ve de sorumluluğunu almak istemediği hayvanları ötanazi kılıfı altında öldürmek demektir. Tüm bu temel hak ihlâlleri, insanın, kendi türü de dahil olmak üzere ötekileştirdiği ve kendini üstün tuttuğu diğerlerinin yaşam alanlarını pervasızca işgaliyle başabaş gider.

Bütün bunlar, insanın kendisinin toplumsal hayatta maruz kaldığı şiddet ve tahakküm türlerinden ayrı düşünülemez. Sokağındaki kuytu köşeyi bile bir köpeğe fazla gören göz, muhitindeki transseksüele kinle bakan gözden farklı değildir. Sirkte gördüğü file kahkahalarla gülen ağız, gözüne kestirdiği kadına laf atma hakkını kendinde gören ağızdır da. Kürkü okşarken haz alan el, varoşun “pisliğine” dokunmaktan iğrenen eldir. Belli bir tahakkümü temel alarak toplum hayatına etki eden sistemlerin değer yargıları ve insanlara verdiği sıfatlar (suçlu, namussuz, hasta, ahlâksız, mantıksız, deli, çirkin vb.) bu nedenle sorguya açık olmalıdır.

Toplumsal alanda şiddet, baskı ve zulüm insanlık tarihinde varlığını hep korumuştur. Yaşadığımız zaman içerisinde tanık olduğumuz haksızlıklar, bu tarihin getirdiği izleri ve güçlendirdiği formları taşımakla beraber, şu anki döneme özgü şekillerde ve yapılarda da vuku bulmaktadır. Patriyarki, milliyetçilik, ırkçılık ve homofobi, etkilerini gün be gün göstermekte ve hissettirmektedir. Dil, din, ırk, cinsiyet ve cinsel yönelim farklılıkları nedeniyle yapılan ayrımcılık çok çeşitli ve kompleks şekillerde karşımıza çıkmaktadır. İnsanlık tarihi, ötekileştirilenlerin cinayetleriyle, toplu idamlarla, imhalarla doludur. Mesela, bir kadının salt kadınlık durumundan dolayı tecavüze uğraması ile bir eşcinselin yol ortasında bıçaklanarak öldürülmesi, aynı erkek egemen düzenin yarattığı seksist ve heteroseksist zihniyetin ürünlerinden sadece bir örnektir.


28 Haziran 2012 Perşembe

İşte ileri demokrasi: Operasyon, baskın, gözaltı, uzun tutukluluk süreleri...

Tüm muhaliflere yöneltilen devlet terörünü ve bu hafta düzenlenen KESK, ESP, Etkin Haber Ajansı (ETHA), Atılım gazetesi, Güneş Ajans’a yönelik operasyonları kınıyor, baskılar ve gözaltılar karşısında herkesi dayanışmayı yükseltmeye çağırıyoruz.

Türkiye, hükûmetin iddia ettiği gibi "genişletilen özgürlükler"in değil, gözaltı furyalarının, baskı ve sindirme politikalarının, devlet terörü-polis şiddeti-hapishane ve karakol işkencelerinin ülkesi haline dönüştürülmüştür. Ve bizler buna “ileri demokrasi gazabı” diyoruz. Her gün yeni bir gözaltı ve operasyon furyasının haberi ile güne başladığımız, böylesine baskıcı bir ülkede yaşadığımız için artık utanamıyoruz, tüm bu olup biten saçmalıkları çaresizlik ve öfke ile izliyoruz. Türkiye adeta hukuk değil, bir “tutuk” devleti haline gelmiştir.

Devletin toplumsal meselelerle ilgili samimi olmayan çözüm yöntemlerini eleştirenler, devletin müsebbibi olduğu hak ihlallerini protesto edenler, bedenini erkek egemen devlet zihniyetine teslim etmek istemeyen ve bunun için direnen kadınlar ve hak mücadelesi veren nice aktivisitler bir bir gözaltına alınarak gerçeklerle alakası bulunmayan delillerle, yasal dayanağı olmayan belgelerle cezaevine gönderilmektedir.

Geçtiğimiz ay derneğimize ve bağımsız hayvan hakları aktivistleri ile birlikte anarşistlere de operasyon düzenlenmiş, 15 anarşist 1 Mayıs’a katıldıkları, facebook’ta 1 Mayıs videoları paylaştıkları ve kara bayrak tuttukları gerekçesiyle tutuklanmış, böylelikle neredeyse gözaltını "tatmayan" hiçbir muhalif birey kalmamıştır. HES'lere direndikleri için yerellerdeki insanlar hakkında onlarca dava açılmış, bizzat kolluk şiddetine maruz kalmalarına rağmen insanların mağdur değil sanık olarak mahkemelerde yargılanmalarına devam edilmektedir. Seks işçiliği yapan transseksüeller polisin "bonus" sisteminin sistemli olarak mağduru haline getirilmiştir, özgürlük mücadelesi verdikleri için haklarında hapis cezası kararları verilmiştir. Sosyalist görüşlü bir çok insan akıl almaz gerekçelerle tutuklanmakta, birçok siyasî partiye, yayın organına, sivil toplum örgütüne sürekli olarak operasyonlar düzenlenmektedir.

Günün her dakikasında sömürülen işçiler de patron-devlet şiddetinin "vazgeçilmez" öznesi haline getirilmiştir. Sendikalara baskınlar düzenlenmiş, birçok sendikacının özgürlüğü gaspedilmiştir. Daha iki gün önce birçok şehirde eşzamanlı olarak KESK üyelerine operasyon gerçekleştirilmiş, sendika ofisleri didik didik aranarak darmadağın edilmiş, onlarca sendika üyesi tutuklanmıştır. 8 Mart Dünya Kadınlar Günü öncesinde ve mitinglerden sonra onlarca muhalif kadın, feminist gözaltına alınmış, bedenleri, düşünceleri için özgürlük mücadelesi veren kadınlar da tutuklanmıştır. Aslında tepki verilmemesi absürd olan haksızlıklara, adaletsizliklere isyan eden, eylemlere katılan muhalif öğrenciler hapishanelere tıkılmaktadır. Kürtlerin özgürlük mücadelesinden ekoloji hareketine, feminist mücadeleden çeşitli toplumsal konular üzerine yazıp çizen, kafa yoran akademisyenler de yargının, devlet organlarının mağduru haline getirilmiş, özgürlükleri ellerinden alınmıştır. Devletin bakanının tabiriyle tacizden, tecavüzden içeride yatan gazeteciler ise yazıp çizdikleri, gün yüzüne çıkardıkları rezaletler nedeniyle aylardır hapiste... İnsan hakları savunucuları, hayvan hakları/özgürlüğü aktivistleri, vicdanî retçiler, anarşistler, sosyalistler, muhalif Kürtler, feministler, gazeteciler, akademisyenler, çevreciler/ekoloji aktivistleri, muhalif öğrenciler, LGBTT hakları aktivistleri ve daha birçok muhalif birey operasyonlarla, sorgularda hepsi birer saçmalıktan ibaret olan sorularla, soruşturma adı altında yürütülen tonlarca hak ihlali ile yıldırılmak, sesleri kesilmek istenmektedir.

Roboskî'de işlenen savaş suçunun hesabını vermek bir yana, Suriye'ye karşı savaş çığırtkanlıklarının yapıldığı şu günlerde, hükûmet insan hakları konusunda diğer ülkelere ders vermeye devam etmektedir. Ancak kendi ülkesinde, ulusal ve uluslararası hukukun ayaklar altına alındığını, hapishanelerin "düşünce suçluları" ile dolup taştığını, politik menfaatler uğruna binlerce insanın cezaevlerinde yazılmak bilmeyen iddianameleri, günü gelmek bilmeyen duruşma tarihlerini beklediğini görmezden gelmektedir. Görmezden gelmektedir çünkü tüm bu olup biten hukuk skandallarının müsebbibi hükûmettir, kendi çizdikleri sınırların dışına çıkan, kendi belirledikleri oyunun kurallarına aykırı oynayan tüm kesimler, hükûmet tarafından "düşman" ilan edilmiştir. Üstüne üstlük birer cehennemi aratmayan cezaevlerinde yaşanan tüm işkencelere, tutsakların ve çocukların cinsel istismarına, koğuşlarda, ring araçlarında insanların diri diri yanmasına göz yuman idareciler, bizzat devlet tarafından terfi ettirilmekte, tutsaklar için hepsi birer ağır travma olan hak ihlalleri, sonu hiçbir tatmin edici yaptırıma ulaşmayan, göstermelik soruşturmalarla geçiştirilmektedir. Cezaevlerindeki hasta tutuklular uğradıkları haksızlıklar karşısında seslerini duyurmak için açlık grevine başvurmak zorunda bırakılmakta, cezaevi idareleri tarafından ölüme terk edilmektedirler. Birçok hasta tutuklu yeterli tedavi görmediğinden hayatlarını kaybetmektedir.

Son olarak ise haber alma hakkı ve basın özgürlüğü yine engellenmek istenmiş, Etkin Haber Ajansı (ETHA), Atılım gazetesi, Güneş Ajans polisler tarafından basılmıştır. Özgür basın emekçilerine yapılan bu saldırı ve yıldırma girişiminin, diğer toplumsal alanlarda özgürlük mücadelesi verenlere yapılanlardan hiçbir farkı yoktur, hatta bir parçasıdır. Sadece ve sadece özgürlük mücadelesi veren kesimler, düşüncelerini açıkça ifade ettikleri için, bu ülkede artık ayyuka çıkmış hak ihlallerini protesto ettikleri için, sanki birtakım gizli deliller elde edilmiş gibi ana-akım medyanın da yardımı ile Terörle Mücadele Kanunu paçavrası ve Özel Yetkili Mahkeme denilen hak gaspçısı kurumlarca hak ve özgürlükler kısıtlana kısıtlana nihayetinde devletin belirlediği tipte, görüşte bir "vatandaş" profilinin oluşturulmak istendiği, bu profile uymayanların ise zindanlarda çürütülmek, her türlü şiddet ve işkence ile yıldırılmak niyetinin artık hükûmetin resmî ideolojisi haline geldiği bilinen bir gerçek olarak yüzümüze tokat gibi çarpmaktadır.

Bu tokat karşısında, bizlere dayanışmayı yükseltmek ve güçlendirmekten başka bir çare bırakılmamaktadır. İnsan-hayvan-doğa demeden, farklı mücadele kulvarlarında özgürleşme için direnen, isyan eden tüm bireylere ve oluşumlara çağrımızdır. Ağzımızı açtığımız anda bizleri yıldırmak için elinden geleni yapanlara, bizlere sözde demokrasi dersi veren, hiçbir işe yaramayan mevzuatı ile göz boyamaktan ve hak ihlallerini meşrulaştırmaktan başka bir şey yapmayan, iki yüzlü, samimi olmayan, tecridin, katliamların baş aktörü olan bu sistem karşısında dayanışmayı güçlendirelim. Bunu yapamadığımız sürece, her gün, arkadaşlarımız, dostlarımız, ailelerimiz, yoldaşlarımız aramızdan sökülüp alınmaya, özgürlüklerimiz gaspedilmeye devam edecektir.

YERYÜZÜNE ÖZGÜRLÜK DERNEĞİ


27 Haziran 2012 Çarşamba

"Benim Ülkem Sana Dar Gelir" Davası Karara Yaklaşıyor

Hayvan hakları mücadelesinde 24 yıldır faaliyet gösteren bir derneğin kurucusu olan Eva Aksoy’u “Benim Ülkem Sana Dar Gelir, Sen Erivan’a Git” diyerek Türk olmadığı için Türkiye’den kovan, toplum içerisinde ötekileştirmeye çalışan ve bu girişimlerinde başarılı olan ve yıllardır ırkçı hakaretlerin, tehditlerin hedefi olmasına sebep olan kişi hakkında açılan kamu davası dün İstanbul 30. Sulh Ceza Mahkemesi'nde görüldü.
 
Duruşmada Eva Aksoy'un vekili Av. Ömer Kavili ve Av. Ahmet Tamer, atılı suçun yasal unsurları oluştuğundan sanığın alt sınırdan değil üst sınırdan cezalandırılmasını talep etti. Duruşmaya Aksoy'la dayanışmak için Çağdaş Hukukçular Derneği'nden avukatlar da katıldı.
 
Eva Aksoy'un suç duyurusunun kamu davasına dönüşmesinin ardından sanık M.A.Ö, Aksoy hakkında çok sayıda suç duyurusunda bulunmuş, bir de tazminat davası açmıştı. Sanığın Eva Aksoy'a ve bir haber nedeniyle Sabah gazetesine açmış olduğu tazminat davası ile sanığın Aksoy aleyhinde açmış olduğu (hakaret, eziyet vs. konularındaki) tüm davalar  takipsizlikle sonuçlanmıştı.

Davaya yayın yasağı talebi reddedildi
 
Dün gerçekleştirilen duruşmaya sanık M.A.Ö her zamanki gibi katılmazken, sanığın vekili "Müvekkilim ve benim hakkımda basında ve internette 'ileri geri' çok sayıda yayın yapılmakta" diyerek davaya yayın yasağı konmasını, tehdit, hakaret maillerinin müvekkilinin bilgisayarından çıkıp çıkmadığı konusundaki bilirkişi istemini yineledi, fakat sanık müdafiinin talepleri mahkemece reddedildi.

Polisler: Olayı bilmiyoruz, sanıktan bilgisayar almadık
 
Geçen celsede, sanık M.A.Ö'nün iddiası değerlendirilmiş, M.A.Ö'nün evinde bir süre ikâmet eden polis memurlarının tanık ifadelerinin alınması için duruşma ertelenmişti. Sanık, üzerine atılı olan suçlamayı kabul etmeyerek, bir dönem evinde oturduğunu belirttiği polis memurlarınca tehdit ve hakaret maillerinin gönderildiğini ima etmişti. Bu celsede Van 3. Sulh Ceza Mahkemesi'nden gelen cevapta tanıklığına başvurulan polis memurlarının, dava konusundan bihaber oldukları ve ifadelerinin sanığın iddiasını desteklemez nitelikte olduğu görüldü. 

Aksoy'un vekillerinden Av. Kavili, Hrant Dink cinayetine gönderme yaparak "Bu ülkede arkadan kurşunlanarak öldürülen bir vatandaş da önce çok sayıda ölüm tehdidi almıştı. 'Benim Ülkem Sana Dar Gelir', 'Senin sonun darağacıdır' demek birer ölüm tehdidir. Bu nedenle, suçun faili kim olursa olsun, bu gibi davaların sanıkları en üst sınırdan cezalandırılmalıdır. Ayrıca, müvekkilimin soyadı imalı bir şekilde değiştirilerek, müvekkilim toplumun içinde dışlanmaya, hedef haline getirilmeye çalışılmaktadır" dedi. 

Aksoy: Sanığın tacizleri devam ediyor
 
Sanığın tacizlerine devam ettiğini belirten Eva Aksoy "Sanık, geçtiğimiz ay devamlı gittiğim veteriner kliniğine gitmiş ve benim hakkımda işyeri sahipleri ile özel olarak görüşmek istediğini söylemiş. Bu isteği reddedilince sanığın işyeri sahiplerini de üstü kapalı olarak tehdit ettiğini öğrendim. Yıllardır tehditlere, hakaretlere, iftiralara maruz kalmam bir yana, sanık insanlarla olan ilişkilerimi de etkilemeye çalışıyor. Gittiği klinikte, beni özel olarak, arabamdaki mobil kamera aracılığıyla izlediğini de söylemiş. Aracımı arattım ancak herhangi bir izleme cihazı çıkmadı. Sanığın ne yapmaya çalıştığına anlam veremiyorum" dedi.
 
Duruşma, sanık müdafiinin esas hakkındaki beyanları için 19 Temmuz 2012 tarihine ertelendi.
 
Ne olmuştu?

Eva Aksoy, yıllar boyunca ırkçı hakaretlere maruz bırakıldı, ölüm tehditleri aldı, kendisine Türkiye'yi terk etmesi emredildi, ikâmetgâhının adresi internette yayınlandı, fiziksel saldırı girişimine maruz kaldı, evine ateş edildi, camları kırıldı, mahallede yapılan kulis çalışmaları ile "Türk düşmanı" olarak damgalandı, tehdit maillerinde geçen "Senin sonun darağacıdır" sözlerini hatırlatırcasına kapısının önüne metrelerce kalın halatlar bırakıldı. Aksoy'a gönderilen hakaret ve tehdit maillerinin bazıları, "Ne Mutlu Türküm Diyene" diye bitiyordu ve "biz, insanları arkadan hançerleyen Ermeni ırkından değiliz" deniliyordu maillerde. Son olarak da "Hocalı Katliamı'nı anma" mitinginden sonra bahçesine, mitingde dağıtılan "Ermeni Yalanına Sessiz Kalma" şapkalarından biri atıldı. Üstelik şapkayı bahçeye atan kişinin sanığın avukatlığını yapan emekli bir savcı olduğu da güvenlik kamerası kayıtlarından tespit edildi.
 
Irkçı hakaretlerin ve ölüm tehditlerini takiben, ikâmetgah adresinin internette yayınlanmasının ardından Aksoy, e-maillerin göndericisi olan sanık M.A.Ö. hakkında suç duyurusunda bulunmuş, M.A.Ö. aleyhinde kamu davası açılmıştı.

24 Haziran 2012 Pazar

BUGÜN Trans Onur Yürüyüşü'ndeyiz...

Her türlü tahakküme karşı çıkan tüm kesimleri Trans Onur Yürüyüşü'nde birlikte yürümeye davet ediyoruz.

Irkçılık, türcülük gibi tüm ayrımcılık çeşitleriyle paralel giden aynı faşist ve ayrımcı düşünce sisteminde ısrarla görmezden gelinen trans nefret cinayetlerini bir kez daha hatırlatmak ve  trans dostlarımızı aramızdan söküp alan, gündelik hayatta evlere kapatan transfobik nefret söylemlerini /tutumlarını protesto etmek ve dayanışmayı güçlendirmek için BUGÜN 24 Haziran Pazar günü, saat 17.00'da Trans Onur Yürüyüşü'nde Taksim Meydanı'nda buluşuyoruz.

Doğa, hayvan, insan için bambaşka özgürlük tahayyülleri için mücadele veren derneğimiz, bu yıl da translarla birlikte yürüyecek ve onların varlığını, dertlerini bir kez daha hep birlikte haykıracağız.

"Sokağındaki kuytu köşeyi bile bir köpeğe fazla gören göz, muhitindeki transseksüele kinle bakan gözden farklı değildir" 

Yeryüzüne Özgürlük Derneği

21 Haziran 2012 Perşembe

Irkçılığa, faşizme karşı dayanışmayı yükseltmeye çağırıyoruz

Hayvanların Yaşam Haklarını Koruma Derneği - HYHKD'den Eva Aksoy’a yönelik olarak, yaklaşık 8 senedir düzenli biçimde sürdürülen faşizan, ırkçı söylem ve tavırları, hakaret ve tehditleri kınıyor; 26 HAZİRAN, Salı günü, saat 11.45’de, Çağlayan'daki İstanbul Adliyesi'nde 30. Sulh Ceza Mahkemesi (6. kat) duruşma salonundaki altıncı duruşmaya katılım sağlayarak, ayrımcılık karşıtı tüm bireylere dayanışma çağrısında bulunuyoruz.

Her duruşmada olduğu gibi bu duruşmada da ırkçılığı lanetlemek ve dayanışmayı yükseltmek için o gün orada olacağız.

Lütfen şimdiden duruşma gününü kaydedin. En azından yarım saatinizi ayırıp duruşmaya bizzat katılarak faşizan hakaret ve tehditler karşısında Eva Aksoy'un yalnız olmadığını gösterin. 


DAYANIŞMA ÇAĞRISI

Hayvanların Yaşam Haklarını Koruma Derneği (HYHKD) Başkanı Eva Aksoy, Türk olmadığı gerekçesiyle ötekileştirilerek, Türkiye’de birlikte yaşadığı insanların içinde yalnızlaştırılmaya çabalanarak, yaklaşık 8 yıldır düzenli olarak faşizan hakaret ve tehditlere maruz bırakılıyor.

Eva Aksoy'a gönderilen hakaret ve tehdit maillerinin bazıları, "Ne Mutlu Türküm Diyene" diye bitiyordu ve "biz, insanları arkadan hançerleyen Ermeni ırkından değiliz" deniliyordu maillerde... Aksoy, yıllar boyunca son derece çirkin ırkçı, faşizan hakaretlere maruz bırakıldı, ölüm tehditleri aldı, kendisine Türkiye'yi terk etmesi emredildi, ikâmetgâhının adresi internette yayınlandı, fiziksel saldırı girişimine maruz kaldı, evine ateş edildi, camları kırıldı, mahallede yapılan kulis çalışmaları ile "Türk düşmanı" olarak damgalandı, tehdit maillerinde geçen "Senin sonun darağacıdır" sözlerini hatırlatırcasına kapısının önüne metrelerce kalın halatlar bırakıldı. Son olarak da Hocalı mitinginden sonra bahçesine, mitingde dağıtılan "Ermeni Yalanına Sessiz Kalma" şapkalarından biri atıldı...

Eva Aksoy'un "katılan" sıfatıyla yer aldığı, kamuoyunda "Benim Ülkem Sana Dar Gelir" diye bilinen dava, tüm deliller sabit olmasına rağmen 3 yıldır, sanığın ve sanık vekillerinin anlamsız talepleri ile devam ediyor. Eva Aksoy'un bahçesinde bulunan "Ermeni Yalanına Sessiz Kalma" şapkasının ise Aksoy ile aynı sokakta oturan ve davada sanık olarak yargılanan kişinin avukatlığını yapan, bir emekli savcı tarafından atıldığı, güvenlik kamera kayıtları ile tespit edildi. Eva Aksoy bu kadar yoğun tehdit altındayken ve tüm bunlar gündelik yaşantısını etkilerken, açık bir tehdit olduğu kolayca anlaşılan bu nefret eylemi hakkında yapılan suç duyurusu ise, daha "millî" gördükleri konularda pek keskin olan savcılarımızın verdiği "takipsizlik kararı" ile sonuçlandı ve dava açılmasına gerek dahi duyulmadı.

Halklar arasındaki kardeşlik bağını budamaya çalışan, ırk ayrımcılığını kışkırtan ve toplumu ırkçı söylemlerle farklı etnik gruplara karşı harekete geçirmeye teşvik eden sanık (Ergenekon iddianamesinde “Kafes Eylem Planı”nda adı “saldırıya uğrayan gayrimüslimler” listesinde saldırgan olarak işaretlenen) hakkında açılan kamu davası, 6. duruşma ile görülmeye devam edilecek.

Haklara saygılı tüm bireyleri bu duruşmaya katılmaya, dayanışmaya, bu vesile ile bir kez daha ırkçılığı ve ayrımcılığın her türlüsünü lanetlemeye çağırıyoruz.

Yeryüzüne Özgürlük Derneği
Ayrımcılıkla Mücadele Komisyonu

İletişim:

20 Haziran 2012 Çarşamba

Ormana Adım Atmak Parayla Olur mu ?

Orman Genel Müdürlüğü Eğitim Daire Başkanlığı’nın 2010 yılında hazırladığı “Bazı Faaliyetlerin Ücretlendirilmesi” başlıklı yazıyla bundan sonra orman alanı kapsamına giren yerlerde yapılacak “doğa yürüyüşü”, “fotoğraf çekimi” ve “video çekimi” gibi faaliyetlerden ücret alınması resmen yürürlüğe girmiş bulunuyor.



Orman alanlarında gezi yapacak gruplardan kişi başına 1,5 TL, fotoğraf çekimlerinden ise 100 TL gibi ücretler alınması tüm canlılara ait olan yaban hayat alanlarının resmen bakanlığın tapulu malı haline getirildiğini belirten Yeryüzüne Özgürlük Derneği’nden Yaban Hayatı Araştırmacısı Selçuk Armağan“Şehirdeki modern hayata hapsedilmiş insanların, en azından hafta sonlarında bile olsa hobi olarak yabanla bütünleşmesine imkan veren amatör faaliyetlerin ücrete tabi tutulması; dünya üzerindeki tüm canlılara ait olan “yaban hayatı” alanlarının ne yazık ki yine ticarî bir meta unsuru olarak algılandığını gözler önüne serdi. Bu uygulamaya göre; amatör olarak dahi olsa bütün dernek, topluluk, doğa sporları kulüpleri gibi kuruluşların yapacağı her türlü orman içi aktivite ücrete tabi tutulacaktır. Ayrıca bu uygulamayla birlikte, insanlar bir parçası oldukları doğaya ücret ödemek zorunda kalacağı gibi, aynı zamanda da Anadolu topraklarındaki koruma çalışmalarının da büyük sekteye uğrayacağı da açık olarak gözükmektedir. Bugün devletin maddi imkansızlıkları öne sürerek yapmadığı birçok koruma faaliyeti, bu amatör grupların kendi çabalarıyla yaban hayatı alanlarında kuş, sürüngen, bitki ya da memeli hayvan popülasyonlarının dağılımları ile ilgili yaptıkları faaliyetler sonucunda belgelenmektedir.” dedi.


Hafta sonlarında modern yaşantıdan uzaklaşarak doğa aktiviteleri yapmak isteyenlerden ücret talep edilmesinin akıl dışı olduğunu söyleyen Selçuk Armağan açıklamalarına devam ederek “Profesyonel olarak fotoğrafçılık ve kuş gözlemi yapan kişilere de bu uygulamayla Av Turizmi ruhsatı alması zorunluluğu getirilmiştir. Doğa için yapılan faaliyetleri; avcılık gibi doğayı tamamen yok etmeye yönelik bir faaliyetle aynı kefeye koyan zihniyetin; doğa ve yaban hayatı konusunda ne kadar bilgi sahibi olduğu ve doğaya bakış açılarının ne olduğu bir kez daha gözler önüne serilmiştir. Doğa severlerden ücret talep eden bakanlığın, her yıl binlerce av ruhsatı vermesi ve binlerce av fişeğini bedava olarak zararlı hayvanlarla (domuz,kurt,çakal,vs) mücadele kapsamında dağıtması da başka bir vahim olaydır. Amatör veya profesyonel olarak yaban hayatı araştırmacılığı yapan kişilere, eli kanlı avcı muamelesi yapılması affedilemez bir durumdur. Biz bir parçası olduğumuz doğadan koparılmamıza seyirci kalmamamız gerektiğini belirterek bu uygulamanın acilen geri alınmasını; doğayla uyumlu yapılacak kuş-bitki-sürüngen-kelebek-memeli gözlemciliği, doğa fotoğrafçılığı, dağcılık, doğa yürüyüşü, kampçılık gibi faaliyetlerin tamamen ücretsiz olması dışında; avcılık gibi doğaya zarar veren tüm faaliyetlerin de tamamen durdurulmasını  talep ediyoruz.” dedi.

5 Haziran 2012 Salı

TEPKİLİYİZ: 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanununda Değişiklik Yapılmasına İlişkin



ORTAK DEKLARASYON

5199 sayı ile 2004 yılında yürürlüğe giren Hayvanları Koruma Kanunu ile ilgili olarak, gerek basında gerekse hükûmet kaynaklarında birçok haber çıkmış, Kanunun hayvan hakları kuruluşlarını tatmin edecek şekilde düzenleneceği, hayvanların kapsamlı bir şekilde korunacağı ve zaten sahip olunan hakların geliştirilip gözetileceği kamuoyuna duyurulmuştur.

Şu anda TBMM Çevre Komisyonu’nda bekletilen iki adet kanun teklifi olmakla birlikte, Orman ve Su İşleri Bakanlığı’nca hazırlanmış başka bir değişiklik tasarısının da Başbakanlığa gönderildiğini ve görüşüldüğünü öğrenmiş bulunmaktayız. Meclis ihtisas komisyonlarında bekleyen tekliflerden 2 / 366 sayı numaralı olan düzenleme, bugüne kadar yürürlüğe sokulan ve görüşülmek üzere bekleyen diğer teklif ve tasarılar gibi, hayvanları korumaktan, yaşam haklarını gözetmekten son derece uzak, ülkeye özgü koşullar umursanmadan ve göz ardı edilerek, pek çok hayvan ırkını toptan yok edecek felaketlerin önünü açmak maksadı ile hazırlanmıştır.

        Söz konusu teklifle, hayvanların ne şekilde öldürüleceği hükme bağlanmakta, hayvanların korunması ve yaşatılması değil, hayvanlar için asgarî "lüks" standartlarından oluşan “hayvan refahı” düşüncesi şart koşularak, 5199 sayılı Kanunun maddelerideğiştirilmek istenmektedir.

Orman ve Su İşleri Bakanlığı’nca hazırlanarak Başbakanlığa sunulan “HAYVANLARI KORUMA KANUNUNDA VE BAZI KANUN VE KANUN HÜKMÜNDE KARARNAMELERDE DEĞİŞİKLİK YAPILMASINA DAİR KANUN TASARISI” da diğer kanun tekliflerinde olduğu gibi beraberinde birçok hak ihlalini getirecektir: 

Şöyle ki;

1- Evlerde kaç hayvan bulundurulacağı; “tehlikeli ırk” adıyla hayvanların yaftalanması; hayvanlardan kaynaklanabilecek sorunlara dair tedbirlerin (öldürme, toplu imha, izolasyon vs.) diğer bakanlıklarla birlikte belirlenerek yönetmeliklerin çıkartılması,

2- Hayvanların imhasına olanak sağlayan 5996 sayılı Veteriner Hizmetleri, Bitki Sağlığı, Gıda ve Yem Kanunu ile 24/4/1930 tarihli ve 1593 sayılı Umumi Hıfzıssıhha Kanununun yeni tasarıda da yer alması,

3- Deneylerde kullanılacak denek hayvanların etik kontrolden uzaklaştırılması, bu konuda mümkün olduğunda denetimlerin keyfiyete bağlanması,

4- Kanun tekliflerinin ve tasarının içeriği incelendiğinde, amacın hayvanları korumak ve hakları gözetmek değil, hayvanları bertaraf etmek olduğunu kanıtlanmaktadır.

Biz, aşağıda imzası bulunan STK ve oluşumlar,

Hem TBMM komisyonlarında bekletilen yasa tekliflerini hem de Orman ve Su İşleri Bakanlığı’nca hazırlanarak Başbakanlığa gönderilen yasa tasarısını, aşağıdaki nedenlerle desteklemediğimizi, tüm bu felaket tasarılarına karşı çıktığımızı ve tekliflerin bu hali ile yasalaşması halinde, uluslararası resmî teşkilatlarca (Dünya Ticaret Örgütü, Dünya Hayvan Sağlığı Teşkilatı vb.) uygulatılmak ve bizzat devletçe de uygulanmak istenen “hayvanlardan arınma” politikasının teşhiri için gerek yurtiçinde gerekse yurtdışında her türlü propaganda aracını kullanacağımızı kamuoyuna ve ilgili makamlara duyururuz.

-   Amacı ve adı “HAYVAN KORUMA” olan bir yasada hayvanların sorun olarak görülmesi,  her canlının şahsına özgün fizikî ve karakter özellikleri, yetiştirilişi ve geçmişi, yaşadıkları incelenmeden, “tehlikeli” sıfatıyla yaftalanması asla kabul edilemez; basit, insanî mazeretlerle hayvanların öldürülmesi ve nasıl bertaraf edilecekleri de adı koruma olan bir kanunun ESASINI OLUŞTURAMAZBu nedenle değiştirilmek istenen 5199 sayılı yasa, 5996 ve 1593 sayılı kanunlardan ayrı bir şekilde ele alınmalı ve bu kanunlar da 5199 sayılı yasaya göre güncellenmeli, bu yasaların içinde yer alan imha maddeleri derhal kaldırılmalıdır.

-       İnsanî bir seçenek, çözüm olarak sunulan, “uyutma” diye bilinen, solunumu durdurucu iğne ile öldürme yöntemi, bir hak değil, aksine yaşam hakkının sonlandırılmasıdır. Bu nedenle, hayvanların refahını sağlama adı altında yürürlüğe girecek herhangi bir yasanın içinde de bu maddeye yer verilemez. Bu hakkı, hiçbir kurum, kişi ve kuruluş, çok istisnai durumlar haricinde, tıbbî gerekçesiz, uygulayamaz.

-         Tasarı, yasalaştığı takdirde evlerde yaşayan hayvanların sayısına ciddi kısıtlamalar getirilecek ve muhtemelen bu sayı, tek bir hayvan ile sınırlandırılacaktır. Bir hayvan “sahibi”nin, evinde tek ya da birkaç hayvan bulundurma sınırlandırmasına, dayatmasına yasalar ile kesinlikle karar verilemez. Bu hayvan hakları ihlali olduğu kadar, aynı zamanda da bir insan hakları ihlalidir ve Anayasa’daki, mülkiyet hakkına aykırılık teşkil etmektedir.  Adı üzerinde, mevzuata göre “evcil”  olarak tanımlanan hayvan türleri, ferdin hanesinde, kendi tasarrufundadır ve mülkiyet hakkından ayrı düşünülemez. Şahsî mülkiyet edinmek de kişinin kendi tasarruf inisiyatifindedir. Anayasa ile koruma altına alınmış bu hakka hiçbir şekilde dokunulamaz.

-       Kısırlaştırma, yeni bir iş, istihdam, kolay para kazanma kolu olarak görülemez, bu konuda ihaleler açılamaz. “Sahipsiz” hayvanlara devletçe uygulanan kısırlaştırma işlemi, günümüzde bir “soykırım” haline dönüşmüştür. Zorunlu bir uygulama, şart haline getirilen bu işlemin, ciddi bir operasyon olduğu unutulmuş veya bilinçlice göz ardı edilmiştir. Operasyon öncesinde, sırasında ve sonrasında asgarî önlem ve işlemler dahi uygulanmamakta, bu da ciddi hayatî riskler ve eziyetli hak ihlallerinin ölümle sonuçlanmasına neden olmakta, kısırlaştırmayı bir imha aracı haline getirmektedir. Koruma, hayvanlara soykırım uygulayarak sağlanamaz.

-      Hayvanların, deneylerde kullanılması da başlı başına etik bir sorundur. Ancak mevzuat, etik sebeplerden dolayı oluşan bu karşıt görüşümüzü değil, devletin ve ilaç endüstrisinin çıkarları doğrultusunda hayvanların birer denek olarak kullanılmasını onaylamaktadır. Bakanlığın, Başbakanlığa sunmuş olduğu yasa tasarısında ise, hayvan deneylerinde veteriner hekimin bulundurulması zorunluluğu da ortadan kaldırılacaktır.

-          İşkence ve kötü muamele, idarî para cezaları ile geçiştirilmektedir. Yine Bakanlığın Başbakanlığa sunduğu tasarıda, hayvanlara işkence yapan kişi, sadece 750 TL’lik bir idarî para cezasını devlete ödeyerek bu fiilini gerçekleştirebilecektir. Hak ihlallerinin yasal hükümlerle önlenmesi gayesi taşınıyorsa cezaların caydırıcı olması ve yükseltilmesi şarttır.

-      Mevzuatça “tehlikeli ırk” olarak tanımlanan hayvanların, bakımevlerine teslim edilmesi zorunluluğu da Türkiye’de belli hayvan ırklarına karşı yapılmak istenen haksız bir yaftalamadır. Bu uygulama, insanlara yapıldığında ya da yapılacak olduğunda adı “soykırım” olurken, yasa koyucu, bu uygulamayı hayvanlar için çok rahat bir şekilde dile getirebilmekte, bunu bir çözüm olarak sunmaktadır. Hukuken ve vicdanen böyle bir uygulamanın meşruiyeti mümkün değildir.

-          Hayvanlar, sadece kedi, köpek gibi evcil hayvanlardan oluşmamaktadır. Ancak mevcut Kanun ve bu Kanunun değiştirilmesi için sarfedilen çabalar, daha çok evcil hayvanları kapsamaktadır. Her gün muazzam bir zulme maruz bırakılan, “çiftlik hayvanları” diye anılan ya da mevzuatça “kesim hayvanı” olarak tanımlanan hayvanlar, deneylerde sömürülen ve işkence edilen hayvanlar, “yarış hayvanları”, hayvanlı sirklerde, gösteri endüstrisinde sömürülen ve hak ihlallerine maruz kalan hayvanlar, hayvanat bahçelerinde hapishane koşullarında yaşayan yaban hayvanları için hiçbir olumlu düzenleme getirilmemektedir. Bu, büyük bir samimiyetsizlikten ve illüzyondan başka bir şey değildir.

-          AB müktesebatı dâhilinde hayvan refahı ile ilgili Türkiye’de yürürlüğe giren tüm mevzuat, hayvanların haklarını değil insanların refahını korumaktadır; insanmerkezci ve bencil bir düşünce yapısıyla hazırlanmıştır ve hayvanların “ekonomiye katkı payı” hesabı ile yaşatılmasına veya öldürülmesine karar verme yetkisini ısrarla otoritelere vermek istemektedir. Bu nedenle, maksat, yine hayvanları korumak değil “hayvan refahı” adı altında göz boyamak ve hayvanlara uygulanan zulmü, işkenceyi ve tahakkümün devamını sağlamaktır. Bu yüzden mevcut olan tüm mevzuatı reddediyor ve hayvan haklarını gözetmek iddiasıyla yürürlüğe konmak istenen mevzuatın hazırlanmasında rol alan hayvan refahı derneklerini, hayvanseverleri ve Bakanlık yetkililerini kınıyoruz.

-          Hiçbir dernek, federasyon ya da grup, hayvanları ya da hayvan hakları savunucularını tamamı ile temsil tekeline sahip değildir. İnsanlardan çok daha fazlasını hissedebilen, duyguları ve bilinci olan, acı çekme yetileri olan hayvanlar hakkında mevzuat çıkartılırken, hayvanlar mevcut yasalar karşısında birer eşya, mal olsalar dahi, onların gerçekte insanlar gibi acı çeken, hissedebilen, canlı bireyler oldukları unutulmamalıdır. Bu unutulduğu takdirde; insanın, doğanın önemli bir paydası olan, ekosistemde en az insanlar kadar bir yere ve doğal haklara sahip olan hayvanlar üzerindeki bencil hükümranlığının, basit ekonomik hesapların sonucundaki bilançonun iflas olacağı, bunun yaşama karşı ciddi bir suç oluşturacağı, bu suçun yasalar ile meşrulaştırılması ile de önce vicdanlarımıza, sonra da tüm canlılara karşı hiçbir şekilde hesabını veremeyeceğimiz ve telafisi olmayan ciddi zararlar doğacağı, acı gerçeğin ta kendisi olarak karşımıza çıkacaktır.

SONUÇ ve TALEP:

-        Hayvanlar aleyhinde olan, hem TBMM komisyonlarında bekletilen tekliflerin hem de Bakanlıkça Başbakanlığa sunulan tasarının ivedilikle geri çekilerek, hayvanlara ve yaşama karşı telafi edilemeyecek felaketlerin önlenmesini talep ediyoruz.

-      Hayvan koruma ve hak savunusu iddiası ile hazırlanan yasalar, adına yaraşır bir içeriği barındırmalı, ilkeleri ve amacı ile çelişmemelidir. Bu bağlamda, öncelikle hayvanı korumalı, hayvanları homojen bir toplam olarak kabul edip belli bir potada eritmemeli, hepsinin birer birey olduğunu kabul ederek ve Türkiye şartları (altyapının mevcut olmayışı, kadro yetersizliği, toplumun hayvana bakış açısı vs.) göz önünde bulundurularak, hayvanların YAŞAM HAKLARINI savunurken misyonunda ve vizyonunda samimi olan, amaçlarını faaliyetleri ile ispatlamış STK ve oluşumların görüşü alınarak, katılımcı ve çoğulcu bir perspektifle kaleme alınmalıdır.

İMZACILAR:

1.    Amargi Kadın Kooperatifi
2.    Animal Protection Group Arbeitsgruppe für Tierrechte e.V., Almanya
3.    Büyükçekmece Sokak Hayvanlarını Koruma ve Sevenler Derneği (SOHAYKOSEV)
4.    Çandarlı Hayvan Koruma Derneği (ÇANHAYKODER)
5.    Çeşme Doğa ve Hayvanseverler ve Koruyanlar Derneği
6.    Datça Çevre ve Turizm Derneği
7.    Demokrat Eğitimciler Sendikası (DES)
8.    Doğal Yaşam Derneği
9.    Doğayı ve Hayvanları Seven Sevdiren Derneği
10.  Dünya Yalnız Bizim Değil Platformu (DYBD)
11.  Engelli Hayvanları Koruma ve Hayvan Hakları Derneği
12.  Etik Vegan Yaşam Grubu
13.  Ev-Eksenli Çalışanlar Sendikası (Ev-Ek-Sen)
14.  Feminist Sanatçılar Platformu
15.  Feministbiz
16.  Hayvan Hakları Aktivistleri Derneği (HAYVİST)
17.  Hayvan Haklarını Koruma Derneği (HAYHAK)
18.  Hayvan Haklarını Koruma ve Geliştirme Derneği (HAGİD)
19.  Hayvan Özgürlüğü İnisiyatifi (HÖİ)
20.  Hayvanları Doğal Ortamda Yaşatma Derneği (HAYDOY)
21.  Hayvanları Koruma Derneği Manisa (HAKDEM)
22.  Hayvanların Yaşam Haklarını Koruma Derneği (HYHKD)
23.  İmece Evi - Doğal Yaşam ve Ekolojik Çözümler Merkezi
24.  İstanbul LGBTT (Lezbiyen, Gey, Biseksüel, Travesti, Transseksüel) Dayanışma Derneği
25.  İzler Derneği
26.  İzmir Kent Konseyi Çevre Çalışma Grubu
27.  İzmir Yenikapı Tiyatrosu
28.  KaosGL LGBTT Dayanışma Derneği
29.  KESK - ESM (Enerji, Sanayi, Maden Kamu Emekçileri Sendikası) İstanbul Şubesi
30.  Lambdaistanbul LGBTT Dayanışma Derneği
31.  Muğla Savaş Karşıtı Kadın İnisyatifi
32.  Sarıyer Kent Konseyi Hayvan Hakları Çalışma Grubu
33.  Sinop Çevre Dostları Derneği
34.  Sokak Hayvanlarını Koruma ve Kurtarma Derneği (HAYKUR)
35.  Sol Arayış
36.  Sosyalist Parti
37.  Türkiye HomeNet Ev-Eksenli Çalışan Kadınlar Dayanışma Ağı
38.  Validebağ Gönüllüleri Derneği
39.  Vegan Kolektif
40.  Yedikule Hayvan Dostları Derneği
41.  Yenişehir Mahallesi Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği
42.  Yeryüzüne Özgürlük Derneği
43.  Yeşiller Partisi
44.  Yunuslara Özgürlük Platformu