6 Haziran 2010 Pazar

Hayvanseverlere terörist muamelesi

Avusturya'da halen tutuklu bulunan aktivistlerle ilgili Eylül 2009'da Mete KIZIK'ın hazırlamış olduğu haberi paylaşıyoruz:


Hayvanseverlere terörist muamelesi

Avusturya’daki ucube bir yasaya göre “10 kişilik bir grup, ekonomi ve politika alanında baskı grubu oluşturuyor ve etkinliklerde bulunuyorsa bu yapı mafyavari bir örgütlenme ve grup üyelerini tanıyanlar bile örgüt üyesi.”

İşin daha da garibi hayvan hakları konusunda çalışan dört derneğin 150 üyesi hakkında bu yasaya dayanarak dava açıldı. İnsanların evine ve bürolarına sabahın köründe maskeli ve silahlı polislerce baskın yapıldı, hayvan hakları savunucuları tek kişilik hücrelere tıkıldı. Süreç içinde zanlılar tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı. Dava dosyasında insanın duyunca gülümsemesini tutamamasına neden olan iddialar da vardı...

Hayvanseverlere terörist muamelesi

Avusturya’daki 278a sayılı yasaya göre 10 kişilik bir grubun ekonomi ve politika alanında baskı oluşturması mafya tipi örgütlenme sayılıyor. Ülkedeki hayvanseverler bu yasadan payına düşeni aldı. Avusturya’da hayvan hakları ve korunması alanında etkinliklerde bulunan dört dernek ve 150 eylemci hakkında “mafyavari örgüt kurmak ve üyesi olmak” suçlarından beş yıla kadar hapis cezası istemiyle geçen yıl dava açıldı.

METE KIZIK


Türkiye’ye “haklar” konusunda sürekli ders vermeye kalkan Batı’nın ikiyüzlü tutumundan söz edelim bu kez. Konumuz hayvan hakları. Olay Avusturya’daki hayvanseverlerin sabahın ilk saatlerinde özel tim operasyonuyla gözaltına alınıp tutuklanmalarıyla başlayan dava... Tabii doğal olarak polisin elinde yasal gerekçeler var!

Yasanın adı Paragraf “278a”. Demokles’in kılıcı adeta... Bu madde gereğince “10 kişilik bir grup, ekonomi ve politika alanında baskı grubu oluşturuyor ve etkinliklerde bulunuyorsa bu yapı mafyavari bir örgütlenmedir ve grup üyelerini tanıyanlar bile örgüt üyesidir.”

Özel timlerle baskın

Buyrun, çağdaş bir Avrupa ülkesinde böyle bir yasa. Türkiye’ye her seferinde demokrasi, insan hakları dersi, ev ödevi vermeye kalkan, müfettiş yollayan Batı’nın bir parçası Avusturya’da bu yasaya dayanarak bakın neler oluyor.

Avusturya Sosyaldemokrat Partisi’nin (SPÖ), AB Grup Başkanı Milletvekili Hannes Swobada, Türkiye’yi her fırsatta eleştirenlerin önde gelenlerinden. Ancak söz konusu yasaya diyeceği hiçbir şey olmamış bugüne değin. Bu yasa, diğer Batı ülkeleri tarafından asla eleştirilmemiş, göze batmamış. Al birini vur ötekine. Çünkü her ülkede eşdeğer yasalar var. Bunlar yeri geldiğinde “mafyavari örgüt ve üyeleri”ne karşı kullanılır... Güya “demokrasi”lerinin sınırı böyle...

Hayvan korumacılığı hayvanların gereksiz acıdan, üzüntüden ve zarardan uzak, doğal bir yaşam sürdürebilmesi için insanlar tarafından yapılan eylemler diye tanımlanıyor. Bu amaçla özellikle birçok Batı ülkesinde yasalar, yaptırımlar, uygulamalar ve örgütlenmeler var. Tabii çelişkiler de...

Avusturya’da hayvan hakları ve korunması alanında etkinliklerde bulunan dört dernek ve 150 eylemci hakkında “mafyavari örgüt kurmak ve üyesi olmak” suçlarından beş yıla kadar hapis cezası istemiyle geçen yıl dava açıldı.

21 Mayıs 2008’de Avusturya Özel Savaş Birliği’ne bağlı SOSO timleri, hayvan hakları alanında tanınan isimlerin ev ve bürolarına saat 06.00’da baskın yapar. Yüzleri maskeli, ağır silahlarla donatılmış timler uykularından yaka parça kaldırır hayvan hakları savunucularını. 10 kişi, hiçbir açıklama yapılmadan tutuklanır. Tutuklular, görüşme ve haberleşme hakları ellerinden alınmış şekilde tek kişilik hücrelere tıkılır.

İnsan hakları ihlali

Süreç içinde İçişleri Bakanlığı, zanlılar hakkında çok sayıdaki yangın çıkarma, mala zarar verme, kürk satan mağaza kilitlerine asitle saldırı, bombayla tehdit etme suçlamalarını geri çeker. Polisin hazırlık dosyasındaki tüm iddialardan vazgeçilir. Uluslararası Af Örgütü bu durumla ilgili olarak Avusturya devletini protesto eder. İnsan haklarının ağır biçimde ihlal edildiğini bildirir. Uluslararası tepkiler zirve yapar.

Zanlılar nihayet 105 gün sonra tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılır.

Tekellerin sivil toplumu yok etme çabası

Zanlılar arasında çok sayıda tanınmış kişi var. Örneğin mühendis Chris Moser, Avusturya Hayvan Fabrikaları Karşıtı Birlik üyesi. Onun hakkında çeşitli suçlamalar öne sürülüyor. Derneğin Tirol bölgesindeki kampanyanlarını yürütmek, Avcılar Günü’ne karşı stratejiler geliştirmek, Avcılar Günü’ne karşı hazırlanmış bildiriyi evinde bulundurmak, yabancı hayvan hakları savunucularını evinde misafir etmek, hayvan hakları paneliyle ilgili olarak İngiliz bir yazarı davet etmek, hayvan haklarıyla ilgili bir work-shop’a katılmakla suçlanıyor.

Benzer savlar mühendis Elmar Völkl’e de yöneltiliyor. O da internette Avusturya’daki et fabrikalarına karşı çağrı yapmak, 2003 yılında hayvan haklarıyla ilgili bir kampanya ve 2007 yılında uluslarası av karşıtı hafta çağrısı düzenlemek, hayvan hakları savunucularının örgütü VGT’nin bilgisayar sorunlarında danışmanlık yapmakla suçlanıyor.


Firmalara baskı

Yöntemler ve suçlamaları bizdeki Ergenekon sürecine benzetilebilir.

İddanameye göre hayvanseverler mafyavari örgüt toplantılarına takip edilmelerini önlemek amacıyla bisiklet ve toplu taşım araçlarıyla geliyorlar. Toplantılarda atkı ve güneş gözlükleriyle kimliklerini gizliyorlar. Dışa kapalı bir biçimde yapılanıyorlar. (Bu biçimde örgütleniyorlarsa kimlikleri nasıl saptanıyor?) Canlı istakozları sattıkları için süpermarketlere karşı kampanyalar düzenliyorlar. Hayvan taşımacılığı yapan araçları otobanlarda durdurarak hayvanların seyehat sürecini kontrol ediyorlar. Kafes yumurtacılığına karşı kampanya yürütüyorlar, böylece firmaların imajını zedeliyor, firmalara karşı “baskı” oluşturuyorlar.

Suçlamalarda daha ilginç eylemler de var. Örneğin domuz çifliğindeki hayvan özgürleştirilmesi eylemi sırasında çiftlik kapısının açılmasıyla, domuzların paniklemesine ve alışık olmadıkları bir ortama sürüklenmelerine yol açmak. Yine iddalar arasında, ünlü bir Viyana hamur işleri şirketini, ürünlerinde kafeste tutulmuş tavuk yumurtaları kullanması nedeniyle protesto etmeye hazırlanmak da var. Bu kampanya hazırlığı nedeniyle firma “açık hava tavuk yumurtaları” sistemine geçmiş ancak bu geçiş 80 bin avroya mal olmuş, firma zarar görmüş... Fena mı?...

Ülke muz cumhuriyetine döndü

Geçen hafta 278a gereğince dava açılması yüksek devlet savcılığınca kabul edildi. Bu deli saçması iddialarla ilgili olarak zanlılardan VGT başkanı Dr. Martin Balluch şunları dile getiriyor:

Bu dava inanılmaz bir saçmalık. Bir sivil toplum örgütü olan VGT’nin başkanı olarak yaptığım açıklamalardan, yasal kampanyalardan sorumlu tutuluyorum, bundan dolayı da kriminal bir örgüt oluyoruz. Bu suç örgütü suçlaması, SOKO (gizli polis) ve devlet savcısının beyin uçuklamasından başka bir şey değil. 20 yıldan beri hayvan hakları savunuculuğundan dolayı eşya zayiatı oluyor. Gelecek 20 yılda da benzer şeyler olacak. Bu nedenle ben hayvan hakları savunuculuğu yapmamalı mıyım? Avusturya’da demokrasi pamuk ipliğine bağlı. Bu dava ülkede adalet ve hukuk güvencesi olmadığını gösteriyor. Burada tekellerin kendilerini rahatsız eden sivil toplum örgütlerini yok etmesine tanık oluyoruz.

Bu davayla birçok kişi ve kuruluş, örgütlenme, bilgilendirme özgürlüğüne, insan ve hayvan haklarına ağır bir darbe ve suçlama getirildiği görüşünde. Ülkenin muz cumhuriyetlerinden farkı olmadığı belirtiliyor. Dış basında sıkça eleştiri geliyor ve devlet yöneticilerine e-posta yağdırılıyor.

metekizik@cumhuriyet.com.tr

Kaynak: Mete KIZIK / Cumhuriyet Hafta Sonu 05.09.2009

4 Haziran 2010 Cuma

Nükleer Santral İnsanlık Suçu

Meslek ve çevre örgütlerinin karşıçıktığı Akkuyu'ya nükleer santral kurulması için AKP hükümetinin Rusya ile yaptığı anlaşma önümüzdeki günlerde TBMM'de oylamaya sunulacak. Çevre örgütleri, yapılacak oylamada milletvekillerinden anlaşmaya 'hayır' oyu vermesini istiyor.


Mersin'in Silifke ilçesine bağlı Akkuyu beldesine kurulması planlanan nükleer santral için AKP hükümeti ve Rusya hükümeti arasında varılan anlaşma önümüzdeki günlerde TBMM'de milletvekillerinin oylamasına sunulacak. Çevre örgütleri ise nükleer santralin insanlığın ve gezegenimizin geleceği için korkunç sonuçlar doğuracağına dikkat çekerek, milletvekillerinin anlaşmanın oylaması sırasında 'hayır' oyu kullanması için mektup kampanyası başlattı.


AKP hükümetinin Akkuyu'ya nükleer santral yapılması için Rusya hükümeti ile imzaladığı anlaşmaya karşı çıkan çevre örgütleri, anlaşmanın Türkiye'yi adım adım enerji çöplüğüne çevireceği ve Türkiye'yi felakete sürükleyeceğini açıkladı. Rus teknolojisinin Çernobil'de binlerce cana mal olduğu, milyonlarca insanın da hayatını etkilediği güvenilmez bir teknoloji olduğuna dikkat çeken çevre örgüderi, "Bir taraftan kömür, doğalgaz, diğer taraftan nükleer; ağızlarda ise hep aynı cümle 'Türkiye'nin ihtiyacı.' Türkiye'nin ihtiyacı daha kirli, daha pahalı ve bağımlı bir enerji sistemi mi?" diye sordu.


ANLAŞMA YASADIŞI


Greanpeace kampanya sorumlusu Korol Diker, sürecin son derece anti demokratik bir şekilde yürütüldüğünü; Mersin halkı, sivil toplum örgüderi ve bilim insanlarının karşı çıkmasına rağmen anlaşmanın hiçbir detayının hiç kimseyle paylaşılmadığmı söyledi.


Hükümetin pekçok kez demokrasiden, toplum vidanından, sivil katılımdan bahsettiğini ama kendilerine gelince 'biz biliriz siz ne biilirsiniz' diyerek sorunları kimseyle paylaşmadığını söyledi. İki şirket arasından yapılması gereken bir anlaşmanın iki devlet arasında yapıldığı için aynı zamanda yasadışı ve yönetmeliklere aykırı olduğunu söyleyen Diker, Nükleer santralin kömür santrallerinden hiç bir farkının olmadığını kaydetti. Nükleer satral kurma girişiminin, nükleer silahlanmanın başlangıç süreci olduğuna dikkat çeken Diker, Hindistan'ın Pakistan'ın nükleer silah programını bu şekilde başlattığını söyledi. Ortadoğu gibi bir bölgede ne zaman bir ülke nükleer ile ilgili bir çalışma başlatırsa diğer ülkelerin hızla silahlandığını vurgulaya Diker, 'Orada çok canlı türü var, o açıdan önemli bir habitat. Canlı türleri yok olacak, Yöre için deniz hayatı sona erecek. O bölgedeki insanlar oradan alınacak, onların orada yaşamasına izin verilmeyecek ve fosil yakıtlarına bağımlı bir hayatımız olacak" dedi.


Antlaşmanın bu hafta Meclis'e getirilmesinin düşünüldüğünü belirten Diker, gündemin yoğun olmasından kaynaklı iki üç hafta sonrasına ertelendiğini ve Meclis tatile girmeden milletvekillerinin önüne geleceğini söyledi.


FATURASI HALKA KESİLDİ


AKP hükümetinin 2020 yılı için öngördüğü Türkiye resminin, Avrupa'nın en çok karbon salımı yapan, güvenlik anlamında büyük soru işarederi oluşturan bir yer lisansına sahip Akkuyu'da atıklarının ne olacağı belli olmayan bir nükleer santral kurmak ve daha fazla kömür, daha fazla doğalgaz alan bir ülke olmaya yönelik olduğuna dikkat çeken Greenpeace açıklamasında, AKP hükümeti tarafından halka çıkartılan fatura bedelinin 53 milyar dolan bulduğu, karşıladığı enerji ihtiyacının sadece yüzde 4 olduğu da ifade edildi.


Rusya ile yapılan anlaşmanın "zaruretle" veya "kalkınma" ile hiçbir ilgisinin olmadığı, alman kararın politik olduğu belirtilen açıklamada, Türkiye'nin 2020 yılında, hiçbir ek maliyet ödemeden, 17 nükleer reaktöre denk enerjiyi temiz enerjilerden, yenilenebilir enerji kaynaklarından ve enerji verimliliği çözümlerinden karşılayabileceği, hatta böyle bir sistemin 2050 yılma gelindiğinde kws başına 2 sent daha ucuza geleceğine dikkat çekildi. Temiz enerjiler enerji güvenliğinin, ucuz enerji üretiminin ve daha fazla istihdamın tek çözümü olduğu belirtilerek, bu sebeple bir kez daha hükümete ampülünü rüzgara yak, hatta ampulünüzü ve 1950'lerde kalmış enerjiyi hala uzay çağı teknolojisi sanan kafalarınızı da değiştirin-tasarruf yapın çağrısı yapıldı.


1986'da Rusya'daki Çernobil nükleer santralinde yaşanan kazanın ardından Karadeniz Bölgesi'nde kanser vakalarında büyük artış yaşanmaya başladı.


Temiz enerjiler enerji güvenliğinin, ucuz enerji üretiminin ve daha fazla istihdamın tek çözümü olduğu belirtilerek, bu sebeple bir kez daha hükümete ampulünü rüzgarla yak, hatta ampulünüzü ve 1950'lerde kalmış, nükleer enerjiyi hâlâ uzay çağı teknolojisi sanan kafalarınızı da değiştirin-tasarruf yapın çağrısı yapıldı.


KANSERDE ARTIŞ VAR


TMMOB Çevre Mühendisleri Odası Yönetim Kurulu tarafından yapılan açıklamada ise, son dönemde insanımıza dayatılan nükleer enerjinin çok riskli, pahalı, kirli ve gelişmiş ülkelerce terk edilen bir enerji türü olduğu belirtildi. Açıklamada, "Son 30 yılda, nükleer enerji açısından örnek gösterilen ABD, Almanya ve Kanada gibi gelişmiş Batı ülkelerinde yeni bir nükleer santralin yapılmamış olması, yapımına başlanan 100'ü aşkın santralin yapımından vazgeçilmiş olması; nükleer enerji maliyetinin öngörülenden çok daha yüksek olacağı, bir nükleer santralin söküm bedelinin 1 milyar dolan bulabildiği, kamuoyunda yaygın olarak bilinen Windscale (1957, İngiltere), Three Mile Island (1979, ABD) ve Çernobil (1986, SSCB) kazalarının yanı sıra dünyada bir felakete yol açabilecek yüzlerce nükleer kazanın gerçekleşmiş olduğu, nükleer santrallerin civannda yaşayanlarda görülen kanser vakalarında yüzde 400'lük artış, genetik mutasyonlar sonucu normal olmayan doğumlar ve yaygın lösemi hastalıklarının gözlemlendiği, nükleer atıkların bertarafına dair hâlâ hiçbir çözümün üretilemediği, yüzlerce yıl doğa ve insan sağlığını riske sokacak şekilde depolandığı ve dünya üzerinde henüz lisanslı bir nükleer atık depolama tesisinin bulunmadığı bilinen gerçeklerdir" denildi. Böylesi kritik bir kararda, bilimsel gerçeklerin dikkate alınmadan aceleci davranıldığı belirtilerek aşağıdaki sorulara cevap istendi: "Halihazırdaki elektrik santrallerinin üretim kayıpları ve yıllardır üzerine hiçbir yatınm yapılmamış iletim hadarı kayıplan ile ilgili somut bir çalışma yapılmış mıdır? Türkiye'nin enerji ihtiyacını karşılamak için nükleer santral gerekli midir? Tüm dünyada benimsenen yeni ve yenilenebilir enerji kaynakları, enerji ihtiyacımızı karşılamak için neden kullanılmamaktadır?


Kurulacak nükleer santralin teknolojisi nedir? Rusya nükleer atıklarını geri alacak mıdır? Yoksa bu ve başka santrallerin atıkları Türkiye topraklarında mı depolanacaktır?


Yoksa bütün bu sorular yeterince irdelenmeden ve bir hükümet dayatması olarak, geleceğimizi karartan, bizi yüksek enerji maliyetlerine ve atıklara bağımlı kılan bir anlaşma mı imzalanmıştır?"


M.ZANA KİBAR

GÜNLÜK, 03.06.2010

3 Haziran 2010 Perşembe

İsrail Saldırısına STK'lerden Ortak Açıklama

Türkiye’den Kaos GL Derneği ve Pembe Hayat LGBTT Dayanışma Derneği’nin de üyesi olduğu Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin (UCM) düzenlediği Uganda’nın Kampala eyaletinde Uluslararası Ceza Mahkemesi Gözden Geçirme Konferansı için bir araya gelen kuruluşlar İsrail’in son eylemi ile ilgili bir açıklama yayınladı.


Yardım Konvoyuna İsrail Saldırısını Müteakiben Kampala’da Toplanan STK’ların Cezasızlık Krizini Sona Erdirmeye Yönelik Çağrısı


“Biz, aşağıda imzası bulunan ve Uluslararsı Ceza Mahkemesi Gözden Geçirme Konferansı için Kampala’da bir araya gelen kuruluşlar, Gazze’ye insani yardım ulaştırmaya çalışan sivillerin öldürülmesi ve yaralanmasına yol açan İsrail eylemiyle şoke olmuş durumdayız. Hayatını kaybedenler için üzüntümüzü ifade ediyoruz ve uluslararası toplumu bu kabul edilemez vahşete tepki göstermek konusunda tüm gerekli adımları atmaya çağırıyoruz.


31 Mayıs 2010 tarihinde İsrail silahlı kuvvetlerince Gazze Şeridi’ne insani yardım malzemeleri taşıyan uluslararası yardım konvoyuna ateş açıldığında, 40’ı aşkın ülkeden 700’den fazla silahsız aktivist 8 gemiden oluşan konvoyda bulunmaktaydı. Saldırı, uluslar arası sularda gerçekleşti ve en az 9 kişinin ölümüne, 60’dan fazla kişinin de yaralanmasına yol açtı.

Gazze Şeridinde bulunan bütün insanlar, topluca cezalandırma anlamına gelecek şekilde İsrail tarafından hukuka aykırı olarak izole edilerek aslında bizatihi bir skandal olan, tümüyle önlenebilir bir insani krizle karşı karşıya bırakılmaktadırlar. Birleşmiş Milletler tarafından belirtildiği üzere, İsrail Gazze’nin ihtiyacı olan malzemelerin yalnızca dörtte birinin bölgeye girişine izin vermektedir. Yardım konvoyu, yiyecek, ilaç, temel eğitim malzemesi ve inşaat malzemelerinden oluşan ve bütünü 10000 ton insani yardım malzemesi taşımaktaydı.


Bu trajedi, İsrail’e uluslararası toplum tarafından tanınan, İşgal Altındaki Filistin Toprakları’nda uluslararası ve insancıl hukukun sürekli olarak çiğnendiği ve yaşam hakkına da yönelerek en temel insan haklarını ihlal eden cezasızlık imkânının bir sonucudur. Bu ihlallerin bir çoğu cezai sorumluluğu gerektirse de, bu konuda hiçbir somut adım atılmamakta ve cezasızlık, İsrail’in hukuka aykırı işgal politikasının temel sonucu olarak ortaya çıkmaktadır.


Gazze Sorunu Üzerine BM İnceleme Misyonu’nun da belirttiği üzere, “İşgal Altındaki Filistin Toprakları’nda bir adalet krizi oluşturan uzun süreli cezasızlık durumu harekete geçmeyi gerektirmektedir.” Bilinmelidir ki, uygulanmayan hukukun bir anlamı yoktur.


İsrail-Filistin çatışması, her geçen gün sınırlarını genişletmekte ve uluslar arası toplum için en büyük endişe vesilesi oluşturmaktadır. Süregiden cezasızlığı sonuçları, dünya medyasının gözü önünde tecelli ederek yaygın küresel etkilere yol açmakta, uluslararası adalete ve sivilleri koruma gücüne duyulan güveni sarsmaktadır. Hiçbir devletin hukukun üzerinde davranmasına izin verilmemelidir.


Bu trajedi gerçekleştiği saatlerde, Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM)’nin ilk Gözden Geçirme Konferansı, Kampala Uganda’da başladı. Bu tarihi olayda uluslararası toplum, BM’nin en üst düzey yetkililerinin katılımıyla uluslar arası adaletin en önemli kazanımını kutluyorlar. Mahkeme, hesap verebilirlik üzerine uluslararası hukukun uygulanması için son 50 yılda gerçekleştirilen çabaların bir sonucunu oluşturmakta, hukukun üstünlüğünün ve savaştan hukuka geçişin somut bir nişanesi olarak kutlanmaktadır.


UCM üzerinden uluslararası toplum, en ciddi suçları işleyenlerin cezasız kalmasına son vermektedir. UCM Gözden Geçirme Konferansı açılışında konuşan BM Genel Sekreteri Ban Ki-Moon ve UCM Savcısı Louis Moreno-Ocampo, “Hiç kimse erişilemez değildir: uluslar arası suçları failleri, makam ve milliyetlerine bakmaksızın hesap vermelidir. Uluslar arası suçlar cezasız kalmamalıdır” demektedirler.


Kampala’da konferansın düzenlendiği merkezde konuşan BM Genel Sekreteri insani yardım taşıyan konvoya saldırısından ötürü İsrail’i şiddetle kınamıştır. Devlet delegeleri, gerçekleşen ölümlerden ötürü şoke olduklarını ve duydukları üzüntüyü dile getirmektedirler.


Herkese, uluslararası düzeyde daha kuvvetli bir tepkide bulunulabilmesi için çağrıda bulunulmuştur. BM Güvenlik Konseyi, olaya ilişkin olarak acil toplanmıştır.


Uluslararası hukuk düzenimiz, dile getirilen sözlerin yalnızca kağıt üzerinde kalmaması için gerekli her türlü aracı içermektedir.

Bir buçuk yıl kadar önce, İsrail’in Gazze’de Aralık 2008-Ocak 2009’da yürüttüğü askeri operasyon sonrasında, UCM Savcısı İşgal Altındaki Filistin Toprakları’nda gerçekleşen olayları yakından takip ettiğini ve duruma ilişkin soruşturma başlatılması olasılığı üzerinde çalıştığını açıklamıştır. BM Güvenlik Konseyi bu usulü hızlandırabilir ve UCM’den duruma el koymasını, bölge ya da ulus kimliğine bakmaksızın isteyebilir. UCM Gözden Geçirme Konferansı, hukuk devleti ilkesinin yerleşmesi konusunda somut adımlar atılabilmesi adına uluslar arası toplumun önünde son derece önemli bir fırsat olarak durmaktadır. Kampala’nın, adaletin siyasete karşı zafer kazandığı yer olarak hatırlanmasını isteriz.


Bu noktalardan hareketle, aşağıda imzası bulunan kuruluşlar olarak Gazze Şerid’inin hukuka aykırı olarak dış dünyaya kapatılmasına son verilmesini bir kez daha talep ediyor ve;


-UCM Savcısı’nı, İşgal Altındaki Filistin Toprakları’nda yaşanan son olayları da içerecek şekilde etkin soruşturma başlatılması konusunda acilen karar vermeye,

-BM Genel Sekreteri’ni, BM Güvenlik Konseyi’ni İsrail’in sebep olduğu cezasızlık sonucu doğuran krizi ele almak ve gerekli tüm uluslararası mekanizmaları harekete geçirmeye davet etmeye,

-BM Güvenlik Konseyi’ni, somut durumu UCM’ye sevk etmeye,

-UCM’ye taraf tüm devletleri, hukuki ve diplomatik seviyede gerekli tüm önlemleri alarak İşgal Altındaki Filistin Toprakları’nda hukuk devleti ilkesinin egemen olması için çalışmaya,

-BM İnsan Hakları Yüksek Komiseri’ni, acilen Gazze Şeridi’ni ziyaret etmeye,

-İsrail’i, uluslararası hukuktan kaynaklanan sorumluluklarını yerine getirmeye ve soruşturma makamlarıyla işbirliğinde bulunmaya,


davet ediyoruz.”


(Çeviri: Günal Kurşun, İHGD)


İmzacılar:

Filistin İnsan Hakları Merkezi/Palestinian Center for Human Rights (PCHR)

Uluslararası İnsan Hakları Federasyonu/ International Federation of Human Rights (FIDH)

Anayasal Haklar Merkezi/ Center for Constitutional Rights (CCR, USA)

Türkiye UCM Koalisyonu/Turkish Coalition for the ICC

Cezasızlığı Sürekli İzle/ Tarck Impunity Always (TRIAL)

Hukukçular Uluslararası Komitesi Kenya Şubesi/ Kenyan Section of the International Commission of Jurists

Cinsiyet Adaleti Girişimi/ Gender Justice Initiative

Uluslararası Lelio Basso Vakfı/Fondazione Internazionale Lelio Basso (Italy)

Kahire İnsan Hakları Enstitüsü/ Cairo Institute for Human Rights

Dublin Üniversitesi Koleji/ University Collage Dublin (Ireland)

Afrika Bilgi Özgürlüğü Merkezi/ Africa Freedom of Information Center

Uganda Birleşik Hrıstiyan Konseyi/ Uganda Joint Christian Council

İnsan Hakları Ağı- Uganda/ Human Rights Network- Uganda

Uganda Kadın ve Çocuk Örgütü/Uganda Women and Children Organization (UWCO)

Tecavüz Sonrası Umut/ Hope After Rape (HAR, Uagnda)

Engelli Kadınlar Ağı & Kaynak Örgütü/ Disabled Women’s Network&Resouce Organization in Uganda (DWNRO)

Kamerun İnsan Hakları Koalisyonu/ Cameroon Coalition for Human Rights

İran İslam İnsan Hakları Komisyonu/ Iranian Islamic Human Rights Commission

Kituo Cha Sheria (Kenya)

Adalet ve Hesap Verebilirlik Koalisyonu/ Justice and Accountability Coalition (Sierra-Leone)

Kolombiya Hukukçular Komisyonu/ Colombian Commission of Jurists

Demokrasi İnsan Hakları Ağ Hareketi/ Network Movement for Democracy Human Rights (NMDHR,Sierra-Leone)

Meksika İnsan Haklarını Savunma ve yaygınlaştırma Komisyonu/ Mexican Commission for Defence and Promotion of Human Rights

Endonezya UCM için Sivil Toplum Koalisyonu/ Indonesian Civil Society Coalition for the ICC (ICSLCC)

Barış ve İnsan Hakları Ligi/ Ligue pour la Paix et les Droits del’Hommes (LIPADHO, DRC)

Kongo Mağdurlar için STK Sinerjisi/ Synergie des ONG’s Congolaise pour les Victimes (SYCOVI, DRC)

Barış, Gelişme ve İnsan Hakları için Kadınlar/ Femme pour la Paix, le Development et les Droit de l’Homme (DRC)

Sierra Leone UCM Koalisyonu/ Sierra Leaone Coalition for the ICC

İspanya Uluslararası Hukuk ve İnsan Hakları Derneği/ Association Espanola De Derecho International De Derechos Humanos (AEDIDH)

Sınır Tanımayan Adalet/ Justice Without Frontiers

Lübnan Uluslararası Hukuk ve İnsan Hakları Merkezi/ Lebanese Center for International Law and Human Rights

Fas UCM Koalisyonu/ La Coalition Marocain Pour La Cour Penal International

Adalet ve Uzlaşma Enstitüsü/ Institute for Justice and Reconciliation


Kaynak: KaosGL

2 Haziran 2010 Çarşamba

Artık Salı Günleri de Vurulacak

Bıldırcın ve üveyikler için 16 yıldır haftada üç gün olan avlanma süresinin bu yıl sürpriz şekilde dört güne, ördek, kaz ve su kuşları için av kotasının günde dörtten altıya çıkarılmasına tepki büyük: Karar, silah sektörünün baskısıyla alındı.


Asli görevi çevreyi, doğayı, tabiatı, hayvanları, yaban hayatı korumak olan Çevre ve Orman Bakanlığı’nın bu yıl av limitlerini ve avlanma sürelerini artırması, bazı sorular ve iddiaları da beraberinde getirdi: Av hayvanlarının sayısı mı arttı da bu karar alındı? Oldu bittiye getirilen kararın ardında silah sektörünün baskısı var.


Çevre ve Orman Bakanlığı’na bağlı, Bakanlık ile avcı kuruluşların temsilcilerinden oluşan Merkez Av Komisyonu’nun (MAK), 26 Mayıs’ta yürürlüğe giren kararıyla, bıldırcın ve üveyikler için 16 yıldır üç gün olan avlanma süresi bu yıl dört güne çıkarıldı. Ördek, kaz ve su kuşları için de av kotası genişletildi. Örneğin bir avcı, bir günde ava açık ördek türlerinden dört tane avlayabilirken, artık altı ördek vurabilecek. Karara tepki yağmuru var...

‘Katliamın önü açıldı’

Eski Milli Parklar Genel Müdürü ve Dğa Koruma Vakfı Başkanı Nevzat Ceylan: “1994’ten önce her gün av yapılırdı. Zamanın bakanıyla da ters düşerek bunu üç güne düşürdük. 16 yıl sonra bunu dört güne çıkardılar. Bunda büyük bir yanlış var. Sadece ‘göçmen kuşlar için’ deniliyor. Ancak bu kademe kademe artış demek. Seneye tüm türler için bunu uygulayabilirler. Çarşamba, cumartesi, pazar av yapılabilirken şimdi salıyı da eklediler. ‘Bagaj limiti’ denilen konu var. (Bir avcının av sonunda arabasının bagajında bulundurabileceği av miktarı) Av kotası ne kadarsa bir gün sonunda o kadar bagajında av bulundurması gerekirken bu iki güne çıkarıldı. Yani avcı iki günlük avını bagajında tutabilir. Bu da suistimallere yol açar. Bir gün önce gidip gitmediğini nereden bileceğiz? ‘Belge verilmesi, internetten bir gün önce ‘iki günlük ava gidiyorum diye bildirmesi gerekir’ gibi kurallar getirmişler. Ancak bir gün önce ava gittiğini nasıl belgeleyecek? İnternetten bildirimlerde suistimal olmayacak mı? Örneğin çarşamba günü ava gitti, salı günü de gittim diyebilir. Bir günde 10 bıldırcın avlaması gerekirken, 20 tane de vurmuş olabilir. Katliamın önü açılıyor. Bu uygulamadan kurallara uyan avcılar zararlı çıkacak. Fişek satan ve eli tüfekli denilen, kurallara uymayan ‘bohçacı’lar karlı çıkacaktır. Bilinçli avcılar bundan sonra avlayacak hayvan bulamayacak. Çok vahim karardır. Ayrıca bu hayvanların sayısı mı arttı da, limitler, av süreleri arttırılıyor? Avlanılan hayvan sayısı bu yıl iki katına çıkacak.”


Eski Türkiye Atıcılık ve Avcılık Federasyonu Başkanı Metin Sertoğlu: “Yaban varlıkları son 20 yılın en sıkıntı günlerini yaşarken, silahçılar ve av bayileri mutlu edildi. Bu kararlar av silahı satanların baskısıyla oluştu. Hayvan sayıları mı arttıyor, ne oluyor da avlanılacak sayıyı artırıyorlar? Bu işi tezgaha getirdiler. Eski Milli Parklar Genel Müdürü Mustafa Kemal Yalınkılıç bilimadamıydı. Merkez Av Komisyonu’nun toplanmasına bir hafta kala görevden alındı. Yerine bir ziraat mühendisini getirdiler. Komisyonun kararları, kainatın sessiz kurbanları ‘av kuşlarının’ katliamı anlamına geliyor. MAK kararları tartışmaya açık bir şekilde oldu bittiyle sonuçlandı. Mahkemenin bu kararları iptal edip, öldürülecek milyonlarca kuşu özgürlüğe uçurması gerekir. Her yıl 8 ton çinko sülfat fare için, 350 bin ton ilaç süne için sarf ediliyor. Edirne’den Ardahan’a kadar aralıksız sıralanmış kamyonlar dolusu zehir demektir. Bu zehirden insanlar ve yaban varlıklar etkileniyor. Bıldırcın, keklik gibi av hayvanları çoğaltılırsa bu ilaçlara gerek kalmayacak.”

‘Karar iptal edilmeli’

Doğa Derneği: “Bir bilimsel dayanağı olmadan alınan kararlardan en kritik olanı, ördek türlerinin av kotasının arttırılması oldu. Bugüne kadar ava açık ördek türlerinden dört tane avlanabilirken bu yıl avcılar altı ördek vurabilecekler. Göçmen türler olan ve ülkemizde azalma eğilimi gösteren bıldırcın ve üveyiğin avlanabileceği gün sayısı da arttı. Ava açılan dördüncü gün, avı yasak kuş türlerini de etkileyecek. Bagaj limitinin de bir günden iki güne çıkarılması suistimalleri arttıracak.”

Çevre ve Orman Bakanlığı Müsteşarı Prof. Dr. Hasan Zuhuri Sarıkaya ise tepkileri şöyle yanıtladı:

“Avlanma süresi yine üç gün. Salı günleri avlanma sadece göçmen kuşların Türkiye üzerinden geçtiği dönem için geçerli. Bunlar da bıldırcın gibi göçmen kuşlar için geçerli. Tamamı için dört gün avlanma söz konusu değil. Geçen yıla göre fark yok. Bazı yerlerde yasaklar daha da artırıldı. Bagaj limiti uygulamasının iki güne çıkarılmasıyla ilgili de, bir avcının bulunduğu çevre il müdürlüğüne bir önceki gün av yaptığını belgelemesi durumunda bu hakkını kullanabiliyor.”


Kaynak: Radikal

28 Mayıs 2010 Cuma

5 Yıl Sonra Başlayabilen Adalet Arayışı

5 Haziran 2005 tarihinde, ‘Dünya Çevre Günü’nü Bergama Çamköy'de kutlamak isteyen meslek ve çevre örgütleri üyeleri ile ekolojistlere, Koza Altın Madeni Şirketi çalışanları tarafından yapılan yumurtalı, taşlı saldırıyla ilgili davanın ilk duruşması yapıldı.


Meslek odaları, sendikalar, çevre örgütleri ile siyanürlü altına karşı mücadele yürüten Eşme’den, Efemçukuru’ndan, Artvin-Cerattepe’den, Tunceli-Ovacık’tan yerel inisiyatifler, 5 Haziran 2005 tarihinde, ‘Dünya Çevre Günü’nü Bergama Çamköy'de kutlamak için 3 ay önceden başlayarak çalışmalara başlamış, gerekli yasal işlemleri tamamlayarak Çamköy’e gitmek için yola çıkmışlardı.

Koza Altın Şirketi, Ovacık ve Çamköy girişinde 5 Haziran Dünya Çevre Günü’nü kutlama bahanesiyle izin başvurusu yapmış, dışarıdan gelenlere Ovacık ve Çamköy girişinde yumurtalı, taşlı saldırı yapılmış, saldırıda birçok aracın camı kırılmış ve yaralananlar olmuştu.

Bu olayla ilgili açılan davanın ilk duruşması bugün Bergama Asliye Ceza Mahkemesi'nde yapıldı. 136 kişi hakkında şüpheli ve sanık olarak açılan davanın ilk duruşmasına madencilerden katılım olmazken, mağdur taraftan EGEÇEP ve ekoloji örgütleri ile meslek örgütü üyeleri ve avukatları katıldı.

Duruşma sonrası açıklama yapan EDP İzmir İl Başkanı ve davacılar avukatlarından Arif Ali Cangı, “Dosya da bir tutarsızlık gördük. Uyap’ta iki iddianame var. Birisi 28.12.2009 tarihli, diğeri 30.12.2009 tarihli iki iddianame görünüyor. 28.12.2009 tarihli iddianamede ‘Çamköy yolunu kapatarak hürriyeti kısıtlama ve mala zarar vermeye azmettirici’ olarak görülen Hamdi Akın İpek’in, bugünkü dosyada ve iddianamede adı yok. Buna itiraz ettik ve dava dosyasında bulunmasını istedik. Çünkü bizim şikayetçi olduğumuz ilk kişi Hamdi Akın İpek’ti fakat bugünkü dosyada adı yok” dedi. Arif Ali Cangı, savcılığın 5 yıl sonra dava açması ve madenci tarafın duruşmaya gelmemesini ise ‘davayı zaman aşımına uğratmak istediklerini düşünüyoruz’ şeklinde yorumladı.

Kmlik tespiti yapılan ilk duruşmanı ardından eksikliklerin tamamlanması için süre istendi ve davanın ikinci duruşması 23 Temmuz 2010 tarihine alındı.

27 Mayıs 2010 Perşembe

Saldırıya Uğradılar, Yargılanıyorlar

Egeçep Dönem Sözcüsü Muammer Sakaryalı, 5 yıl önce dünya çevre gününde uğradıkları saldırının, 5 yıl sonra Maden yasasında somutlaştığını ifade etti. Yapılan yazılı açıklamada şu görüşler dile getirildi.


"Tam 5 yıl önce, Bergama Çamköy’de 'Dünya Çevre Günü'nü kutlamak istemiştik.

Çamköy’e giderken Koza Altın madeninin “Turuncu adamları” tarafından yolumuz kesildi.
Taş ve yumurta saldırısına maruz kaldık. İnay köylüleri fiili saldırıya uğradı. Araçları büyük hasar gördü.

Turuncu adamların başlarında komutan edasıyla emirler veren patronları ve Halkla İlişkiler Müdürleri vardı.

Saldırıya uğramıştık, zarar görmüştük, engellenmiştik!
Bütün bunlar olurken ortalıkta hiçbir resmi güvenlik görevlisi yoktu!

Bugün, tam 5 yıl sonra, bu saldırının davası görülmeye başladı. Hukukun ne denli “etkin işlediğine” tanık oluyoruz.

Başka bir şeye daha tanık oluyoruz: Biz mağduruz, saldırıya uğrayan ve yolu kesileniz, ama hem sanık hem tanık olarak Asliye Ceza Mahkemesinin önündeyiz. Yolu kesilen, saldırıya uğrayan, zarar görenler… Havayı, suyu, toprağı, tohumu velhasıl yaşamı savunanlar değil; saldırganlar yargılanmalıdır!

Çünkü saldırı eylemi saldıranın yanına kaldığı sürece, saldırıları devam ediyor!
5 Haziran 2005 günü bize saldıranlar gereken cezaya çarptırılsaydı, Dikili’de panel-toplantı basabilirler miydi? Bu yılın Mart ayı başında Ovacık altın madenini incelemek için gelen Madencilik komisyonu üyesi milletvekillerine küstahlık yapabilirler miydi?

Bugüne değin aldığımız mahkeme kararları uygulansaydı, hukuk hakim kılınsaydı; saldırılara, yol kesmelere, taciz etmelere imkan bulabilirler miydi?

Hukuk, arkasından dolanılan bir kurum oldukça maalesef yaşam savunucularına saldıranlar, hukuksuzluktan güç alacaklardır.

Şu anda Türkiye’deki tüm madenlerin esasen yasal-hukuksal dayanağı yoktur. Maden yasası Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmiş, ilgili yönetmelikler (maden-orman vb) Danıştay tarafından iptal edilmiştir. O nedenle maden yasası değişikliği TBMM ne getirilmiştir. Kaşla göz arasında yasa değişikliği yapılmak istenmektedir. Yasa bu haliyle Anayasa mahkemesi kararını ve Danıştay’ın kararlarını bypass niteliğindedir ve Maden lobisinin istekleri yönünde hazırlanmıştır. Bu yasayı onaylayan milletvekilleri, ülkemizin tarihi ve coğrafyası önünde, yaşamın vicdanı karşısında vebal altında kalacaklardır.

Çocuklarımıza yaşanılası bir çevre, temiz hava-su-toprak bırakmak için bizler yaşamı savunmaya devam edeceğiz. Ve yaşamı mahvedenlerin peşlerini bırakmayacağız. Hukukun uygulanması için, sesimizi çıkarmaya devam edeceğiz. Tüm insanları da suyun, toprağın, havanın, ağacın, çiçeğin, böceğin velhasıl bilcümle yaşamı savunanların yanında olmaya çağırıyoruz."

Kaynak: Ekolojistler.org

Altın Lobisi Kazandı, Kaz Dağları Madenlere Açılıyor

Hükümet, Kaz Dağlarında arama izni alan, ancak Zeytin Yasası ve ÇED’e takılan aralarında Kanada, ABD, Hollanda sermayesi ile kurulmuş uluslararası şirketlerin yanı sıra, Koza gibi yerli firmaların da yer aldığı 80 şirketin önündeki engelleri kaldırmak için kolları sıvadı. Anayasa Mahkemesi’nin geçen yıl iptal ettiği Maden Kanunu’nun 7. maddesi ile Danıştay’ın iptal ettiği maddenin yeniden düzenlenmesini öngören Maden Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı, Komisyonda AKP’li Afif Demirkıran ve Mustafa Cumur’un hazırladığı kanun teklifi ile birleştirerek, gece yarılarına kadar süren toplantıda benimsendi.

Tasarıya, zeytinlik sahalarında maden arama faaliyetlerini yeniden düzenleyen bir madde eklendi. Düzenlemeye göre; zeytinlik sahalar içinde ve bu sahalara en az 3 kilometre mesafede, zeytinliklerin bitkisel gelişimini ve çoğalmalarını engelleyecek tesis yapılamayacak ve işletilemeyecek. Ancak alternatif alan bulunamaması ve Zeytincilik Sahaları Koruma Kurulunun uygun görmesi şartıyla; zeytin yağı fabrikaları, küçük ölçekli tarımsal sanayi işletmeleri, jeotermal kaynakla teknolojik sera yatırımları, ilgili Bakanlıkça kamu yararı alınmış madencilik faaliyetleri, yenilenebilir enerji kaynaklarına dayalı elektrik üretim tesisleri, petrol ve doğalgaz arama ve işletme faaliyetleri için zeytinlik sahalarında yatırım yapılmasına Tarım ve Köyişleri Bakanlığı tarafından izin verilebilecek. Bakanlık, bu yetkiyi gerektiğinde valiliklere devredebilecek. Zeytincilik Sahaları Koruma Kurulu, ilgili bakanlıklar ve sektör temsilcilerinden oluşacak. Tasarıyla ayrıca zeytinlik ve yaban hayatı koruma alanlarında maden arama ve işletme faaliyetleri ile bu faaliyetler için gerekli geçici tesislere çevresel etki değerlendirme raporunda belirlenen esaslar dahilinde izin verilmesi de düzenlendi.

Tasarının Komisyonda görüşülmesi sırasında maden lobilerinin temsilcileri toplantıya yoğun ilgi gösterdi. CHP’li Gürol Ergin’in telefon ile görüşmek için dışarı çıktığı sırada Madencilik Konseyi Başkanı İsmet Kasapoğlu’nun “Umarım kaçmazsınız” diye laf atması, tartışma nedeni oldu. Ergin, Kasapoğlu’na, "Siz bana bir şey söyleme hakkına sahip değilsiniz” diye bağırdı.

Kaynak: Radikal

23 Mayıs 2010 Pazar

Dayanışma Çağrısı

-Dağıtılması ricasıyla-


Hayvanların Yaşam Haklarını Koruma Derneği - HYHKD'den Eva Aksoy’a yönelik olarak, yaklaşık 8 senedir düzenli biçimde sürdürülen faşizan, ırkçı söylem ve tavırları, hakaret ve tehditleri kınıyor; 25 Mayıs Salı günü (yarın) 09:30’da, Sarıyer Adliyesi’ndeki, Sulh Ceza Mahkemesi duruşma salonundaki duruşmaya katılım sağlayarak, tüm duyarlı bireylere dayanışma çağrısında bulunuyoruz.


* * *

BASINA ve KAMUOYUNA;


Türkiye, yarattığı kafese her geçen gün birilerini daha kapatmaya, bu sonsuz cenderede her kesimden duyarlı insanı aynı eşitsiz ve adaletsiz yöntemle boğmaya devam ediyor. Adalet talebi için yolları aşındıran insanlar, kuşak kuşak, o adaletin gerçekten yerini bulacağı günlerin peşinde koşuyor. Ayrımcılık, her köşe başından o çirkin suretini ve kanlı dişlerini göstermeyi sürdürüyor.


HYHKD Başkanı Eva Aksoy’u doğrudan, Türkiye’de birlikte yaşadığı insanların içinde ötekileştirerek tek başına bırakmak amacıyla; “Taşnak kırıntısı”, “Ermeni ajanı”, "provokatör", "ajitatör" gibi sözlerle itham edip, “Benim ülkem sana dar gelir, sen Erivan’a git” diyerek kovmaya dahi cüret edebilen ve haksızlığı bir karakter özelliği haline getirmiş kişinin, hayvan hakları mücadelesinde 22 yıldır faaliyet gösteren bir derneği de, “gizli örgüt/ajanlık örgütü”, "ülke aleyhinde faaliyet gösteren örgüt" ya da “çete”; dernek destekçilerini de "tetikçi" gibi sıfatlarla yaftalamasına, Türkiye sınırları içerisinde çok da şaşıracak değiliz. Bizim asıl şaşırdığımız, bugüne kadar Türkiye’de şahit olduğumuz her türlü hukuksuzluk ve eşitlik, adalet ihlali örneğine rağmen; haksızlığın bunca geniş bir nüfusla temsil şansı bulduğu ülkemizin, resmi kurumları tarafından, haksızlığa uğrayanlardan çok haksızlığın arkasında durmak için gösterdiği azimdir.


Başta Eva Aksoy olmak üzere, adı geçen derneğin bünyesinde bulunan herkesi kriminalize etmeye çalışan, karalayan, aleyhte propaganda yürüten; üstelik bunların tamamını, Türk Ceza Kanunu’nda karşılığı ve cezası bulunan bir dolu suçu, en vahimi de, “halkı kin ve düşmanlığa tahrik ederek” yapan kişi, söz konusu kininin sınırlarını; bulduğu yoğun hukuksuzluk ortamında Aksoy’un açık ikâmetgâh adresini internet üzerinden yayınlayıp, “Nereye kaçacaksın?” diye sormaya ve "Senin sonun darağacıdır" demeye kadar vardırdığı halde, daha ‘milli’ gördükleri konularda pek keskin olan savcılarımızın gözlerinden nedense kaçmış ve hakkında bir yasal işlem yapılmasına gerek duyulmamıştır.


Küfür, hakaret, tehdit ve iftiralarını başta basın mensupları, devlet kurumları ve ilgili kişi ve kuruluşlara internet ortamından dağıtarak, insanları Eva Aksoy’a karşı kışkırtan ve “harekete geçmeye” teşvik eden ve Ermenileri, “insanları arkadan vuran ırk” olarak niteleyen böylesi bir zihniyetin, daha çok yakın tarihlerde bu memlekette ne gibi cinayetlere neden olduklarını, halklar arasındaki kardeşlik bağını nasıl budamaya kalkıştıklarını çok iyi biliyoruz.


Ergenekon Terör Örgütü’nün iddianamesinde yer alan “Kafes Eylem Planı”nda, adı, “saldırıya uğrayan gayrimüslimler” listesinde, saldırgan olarak işaretlenen kişi hakkında nihayet açılan kamu davasının ilk duruşması 25 Mayıs Salı (yarın) günü, saat 09:30’da görülecek.


Bu şahıs, yıllardır sürdürdüğü sözlü saldırılar, tehdit ve hakaretler nedeniyle, başından çok sonunu merak ettiğimiz bu davada, adalete hesap verecektir. Haklara saygılı tüm bireyleri bu duruşmaya katılmaya, bu dava sürecinde dayanışmaya çağırıyoruz.


Bizler, yarın hiç dilemediğimiz ve deli gibi korktuğumuz kem bir sonun ardından, “Hepimiz ......’yız” diye yollara dökülmemek için, o henüz burada ve bizimleyken o gün orada olacağız.


Yeryüzüne Özgürlük Derneği

Ayrımcılıkla Mücadele Komisyonu

20 Mayıs 2010 Perşembe

Rusya Vizeyi Nükleer Santral Hatrına Kaldırmış

Meclis Sanayi, Ticaret, Enerji, Tabii Kaynaklar, Bilgi ve Teknoloji Komisyonunda benimsenen Maden Kanunu Tasarısı ile Kaz Dağlarında maden arama izni alan, ancak Zeytin Yasası'na takılan aralarında Koza şirketi, ve Kanada, ABD ve Hollanda şirketlerinin bulunduğu 80 şirketin önü açılıyor.


Rusya'ya vizenin kalkmasının perde arkası: Vize anlaşmasına karşı olan Rus yetkililer nükleer santral taleplerinin kabul edilmesiyle ikna oldu. Ancak gerekli adımlar için Akkuyu Nükleer Santralı için TBMM'nin onayı beklenecek.


Türkiye ile Rusya’nın imzaladığı vize anlaşmasıyla Türklerin vizesiz olarak Rusya’ya gideceği açıklansa da vizenin kaldırılması süreci henüz sona ermedi. Rus yetkililer, şu anda Rusya’ya vizesiz girişin mümkün olmadığına dikkat çekerek, Türk vatandaşlarını süreç tamamlanmadan Rusya’ya vizesiz gitmeye çalışmamaları konusunda uyarıyor. Vizelerin “geri kabul anlaşması” gibi teknik detaylar tamamlandıktan sonra tamamlanacağını kaydeden yetkililer, bu formalitelerin, Türkiye’nin nükleer santral ile ilgili ‘parlamento onayı’ gibi adımlarına paralel olarak kalkabileceğini belirtti. Dışişleri, gizli servis ve Kremlin yöneticilerinin üç ay öncesine dek ‘terörle mücadelede sıkıntı yaratır’ ve ‘Türkler eş bulmak için akın edecekler’ gibi gerekçelerle Türk vatandaşlarına vizenin kaldırılmasına sıcak bakmadığını vurgulayan yetkililer, Moskova’nın Mersin Akkuyu’daki nükleer santral yapımı konusundaki taleplerinin kabul edildiği için vize anlaşmasına ‘evet’ dediğine dikkat çektiler.

Üç ayda değişti

Diplomatik kaynaklardan edinilen bilgiye göre, Rusya’da üç ay öncesine dek bütün kurumlar, Türk vatandaşlarına vizenin kaldırılması konusunda olumsuz görüş bildirmişti. Gizli servis ile güvenlik kuruluşları, Çeçenistan sorunu gibi gerekçelerle vizelerin kaldırılmasının terör ve organize suç örgütlerinin hareketliliğini artıracağından ‘güvenlik sorunu’ yaratabileceğine dikkat çekerken, Türklerin turizm amaçlı gelmeyeceğini savunan bazı kuruluşlar, “Eş bulmak için akın edecekler, sosyal sorunlara kapı aralanır” diyerek vizenin kaldırılmasını istememişti. Buna karşın Türk tarafı, mevcut durumda 35-40 bin kişinin Rusya’ya seyahat ettiğini, bu rakamın 5 kat artsa bile Rusya için sorun yaratmayacağını vurgulayarak Moskova’yı ikna etmeye çalışmıştı. Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Vladimir Putin nezdinde bastırmasına karşın Rusya Türk tarafını geçiştirmeyi tercih etmişti. Ancak Rusya Devlet Başkanı Dimitri Medvedev’in son Ankara ziyaretinde iki ülke vize anlaşması imzaladı.

Vize hâlâ var

Medvedev ziyaretinden sonra bütün yetkililer vizenin kalktığına dair açıklamalar yaptı. Bu durum, birçok vatandaşın Rusya’ya vizesiz gitmeye çalışması ve konsoloslukları ‘vizesiz gidebilir miyiz’ diye soru yağmuruna tutmasına neden oldu.

Yetkililer, iki ülkenin anlaşmayı imzaladığını, ancak sürecin henüz tamamlanmadığına dikkat çekerek, süreç tamamlanıncaya dek Türklerin Rusya’ya vizesiz gitmeye çalışmamasını istediler.

Türkiye ile Rusya arasındaki anlaşmanın yürürlüğe girmesi için, Türkiye’nin Rusya’ya, Türkiye üzerinden gidecek mültecileri geri kabul edeceğine dair taahhüdünü içeren ‘geri kabul anlaşmasını’ imzalaması gerekiyor. Rusya’nın bu tür formaliteleri yerine getirmek için Türkiye’nin nükleer santral konusundaki adımlarına bakacağı da ifade edildi. Moskova, Nükleer santral anlaşmasının (Temmuz 2011’de yapılacak) genel seçimlerden önce TBMM’den geçmesini bekliyor.

Nükleer santralın şifreleri

Rusya’nın bu kadar karşı oldukları bir anlaşmaya, nükleer santral konusunda istediklerini aldığı için imza attığı yorumları yapılıyor. Türkiye’de çok tartışılmasa da Rusya, Nükleer santral anlaşması ile şu avantajları elde etti:

* Rusya, yüzlerce yıllık ‘sıcak denizlere inme’ arayışlarını Mersin’de Akdeniz kıyısında 60 yıllığına sahip olacağı bir nükleer güç santralı kurarak gerçekleştiriyor.

* Rusya, bir NATO ülkesinde ve kendi bölgesi (Bağımsız Devletler Topluluğu) dışında kendine ait bir nükleer santral kurarak ABD ve Avrupa Birliği ülkelerine gol atmış olacak. Rosatom’un Başkanı Sergey Kiriyenko anlaşmanın imzalandığı gün, NATO topraklarında bir santral sahibi olacaklarına dikkat çekerek, “Rusya daha önce kendi toprakları dışında bir nükleer güç santralına sahip olmamıştı” demişti.

* Rusya, petrol ve doğalgaz satışları nedeniyle kendisine bağımlı hale getirdiği Türkiye’yi elektrik üretiminde de kendisine bağladı (Doğalgaz çevrim santralları nedeniyle mevcut durumda da elektrik üretiminde bağımlılık var, nükleerle bu bağımlılık pekişecek)

* Rusya, 15 yıl boyunca devlete 12.5 sentten elektrik satacak. Santralın 2017’de tamamlanacağı varsayılırsa, o tarihten itibaren 2032’ye dek elektrik fiyatları 3 sente düşse bile Türkler Rus nükleer santralından 12.5 sente elektrik almak zorunda kalacak. Ruslar, 2017’den 2070 yılına dek serbest piyasaya elektrik satmayı sürdürecek.

Rusların insafı

* Türkiye’den bir ortak seçme, ya da tek başına hareket etme gibi detaylar tamamen Rus şirketin insafına bırakıldı. Türkiye’de işsizlik en üst seviyede olsa da Rusya, inşaat sürecinde binlerce Rusu istihdam edebilecek.

Nükleer avantajlara karşın vizeyi kaldırmayı taahhüt eden Rusya’nın Medvedev’in son ziyaretinde Samsun Ceyhan petrol boru hattına petrol sağlamak konusunda somut bir adım atmadığı öğrenildi.

Yıldız: Sinop için Kore

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız, Atina’da Anadolu Ajansı’na yaptığı açıklamada, Sinop ile ilgili çalışma gruplarının, kısa bir sürede bu anlaşmayı belli bir olgunluk seviyesine getirmeye çalışacaklarını anlattı. Mutabık kalınması, ortak bir nokta bulunması halinde, bir hedef fiyat uygulamasına ulaşılması halinde anlaşma yapacaklarını belirten Yıldız, “Sinopta nükleer santral yapılması konusunda çalışıyoruz. Şu anda çalışmalar seviyeli ve verimli gidiyor. Şartların uygun olması halinde, Güney Kore ile nükleer santral anlaşması yapacağız” dedi.

Çeşitlendirme amacı

Nükleer santralın yapımında yalnızca bir ülkeyle sınırlı olmadıklarını belirten Yıldız, yapım ve finansman açısından başka tekliflere de açık olduklarını belirterek, “eğer başka teklifler alırsak bunları da değerlendiririz” dedi. Nükleer enerjide çeşitlendirmeye gitmeyi hedeflediklerinin altını çizen Yıldız, enerjide stratejik açıdan, tek bir teknoloji yerine, çeşitlendirmeyi amaçladıklarını ifade etti.

Nükleer güç santrallarının Türkiye’nin enerji politikalarının önemli kalemlerinden biri olduğunu vurgulayan Yıldız, öncelikle iki santral yapımına odaklanacaklarını söyledi. Yıldız, “şu aşamada, Türkiye’nin gündeminde iki nükleer santral yapımı bulunmaktadır, daha fazlası değil” dedi.

DENİZ ZEYREK
17.5.2010 Radikal

12 Mayıs 2010 Çarşamba

"Çevre Bakanı Doğanın Seri Katilidir!"

Akdeniz Üniversitesi tarafından bu yıl Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu’na verileceği açıklanan ‘çevre özel ödülü’, çevre örgütlerini ayağa kaldırdı. Doğa Derneği Genel Müdürü Güven Eken, Antalya çevresinde Bakan Eroğlu imzasıyla dere katliamları yapıldığını belirterek, ‘Eroğlu doğanın seri katilidir’ sözleriyle ödüle sert tepki gösterdi.

Akdeniz Üniversitesi Çevre Sorunları Araştırma ve Uygulama Merkezi (AKÇAM) ve A.Ü Mühendislik Fakültesi’nin birlikte verdiği ‘Çevre Hizmet Ödülleri’ 19 Nisan’da açıklandı. Ancak merkezin kişi ve kurumların dışında verdiği ‘özel ödül’ün, bu yıl ‘AB'ye tam üyelik sürecinde çevre başlığının açılması için gösterdiği üstün gayretlerden dolayı’ Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu’na verileceğini açıklaması tartışma yarattı. Doğa Derneği Genel Müdürü Güven Eken, AKÇAM yöneticilerini sert bir dille eleştirerek, “Bakan Eroğlu, Türkiye doğasının tarih boyunca karşılaştığı en büyük yıkımı gerçekleştiren insandır” dedi. TTKD Antalya Şube Başkanı Hediye Gündüz ise Bakan Eroğlu’nun HES’ler nedeniyle Antalya ve ülke genelinde kesilecek milyonlarca ağacın ahını aldığını belirterek ödülün şükran duygusuyla alay etmek anlamına geldiğini söyledi.

ÖDÜL, KATLİAMCILARIN İŞİ!

Akdeniz Üniversitesi Çevre Sorunları Araştırma ve Uygulama Merkezi (AKÇAM) ve A.Ü Mühendislik Fakültesi’nin her yıl ortaklaşa verdikleri Çevre Hizmet Ödülleri çevre örgütlerinin sert tepkisini çekti. Merkezin, bu yıl vereceği özel ödülün, ‘AB sürecinde çevre başlığını eklediği için’ Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu’na verileceğini açıklamasının ardından AKÇAM’ı sert dille eleştiren Doğa Derneği Genel Müdürü Güven Eken, Bakan Eroğlu’nun bütün dereleri inşaat makinelerine açtığını ve çok sayıda gölün kurumasına neden olduğunu öne sürerek, “Eroğlu doğanın seri katilidir. Bir katile ödül vermek ancak katliamcıların işi olabilir” dedi.

Bakan Eroğlu’nun, korunan alanları madencilere açarak Anadolu kırsalını insansızlaştırdığını ve ormanların yağmalanmasına sessiz kaldığını savunan Eken, “Akdeniz Üniversitesi Çevre Sorunları Araştırma ve Uygulama Merkezi zaten daha önceki yıllarda doğayı katleden başka insanlara ödül vererek gerçek niyetini ortaya koymuştur. Bu ödülle merkez, adının içinde geçen hiçbir kelimeyle uyumlu hareket etmeyen bir yapı olduğunu bir kez daha gözler önüne sermiştir. Bu merkezi yönetenlerin Antalya çevresinde Bakan Eroğlu imzasıyla gerçekleştirilen dere katliamlarını yerinde görmelerini tavsiye ederim. O zaman yaptıkları hareketin ne kadar yüz kızartıcı olduğunu belki onlar da anlar” şeklinde konuştu.

İKTİDARA ŞİRİN GÖRÜNMEK AMACINI TAŞIYOR

11 Mayıs’ta verileceği açıklanan ödülle ilgili konuşan Yeşil Sol Hareketi’nden Ender Eren ise Bakan Eroğlu’nun AB sürecinde çevre başlığının açılmasıyla ilgili olarak çevre örgütlerini dışlayan antidemokratik bir tutum sergilediğini savundu. Verilen ödülün iktidara şirin görünmek amacını taşıdığını iddia eden Eren, “böyle bir ödül verilmesini yüz kızartıcı bulduğumu belirterek kınıyorum. Çevreciler bu tür menfaat ilişkileriyle verilen ödülleri çok iyi biliyorlar” diye konuştu.

DERELER AFFETMEYECEK

Türkiye Tabiatını Koruma Derneği (TTKD) Antalya Şube Başkanı Hediye Gündüz de Bakan Eroğlu’na verilen ödülün bilimi inkâr etmek anlamına geldiğini söyledi. Gündüz, ödülün

Türkiye’nin 12 bin endemik türünü göz ardı ederek şükran duygusuyla alay edildiğini dile getirdi. Türkiye’de HES kurulması planlanan 1700 derenin Bakan Eroğlu ve Akdeniz Üniversitesi’ni affetmeyeceğini öne süren Gündüz, ödülle merkezin saygınlığının zedelendiğini ifade etti.

ÜNİVERSİTE’NİN TAVRI ETİK DEĞİL

Ekoloji Kolektifi adına konuşan Av. Fevzi Özlüer ise girişimin üniversitelerin siyasal iktidardan bağımsızlığını tehdit ettiğini öne sürerek, “bugün ülkemizde pek çok HES projesi plansız biçimde yürütülmekte ve buna karşı da yüzlerce dava bakanlığa karşı açılmaktadır. Bu davlarda da dosyalar üniversitelerdeki bilirkişilere gitmektedir. Özelikle Akdeniz bölgesinde pek çok HES, taşocağı gibi büyük projeler konusunda üniversitenin akademik ve nesnel, demokratik özerk tavrını göz önünde bulundurularak bu dava dosyaları Akdeniz Üniversitesi tüzel kişiliğine gönderilmektedir. Bu durumda yurttaşa ve devlete karşı üniversitenin, en azından eşit uzaklıkta olması beklenir. Bu konuda üniversitenin tavrını etik bulmuyoruz” ifadelerini kullandı.

AKÇAM’ın tartışma yaratan ödüllerin çeşitli başlıklar altında bu yıl Fikret Otyam, İÇDAŞ A.Ş, Koç Holging, Ömer Önder, Pharma Vision, ASAT, Erdoğan Kahya, Prof. Dr. Necmettin Çepel, Prof. Dr. Sücaattin Kırımhan ve TRT Antalya Radyosu gibi kişi ve kurumlara verileceği açıklandı.

YUSUF YAVUZ / AÇIK GAZETE
11.5.2010 acikgazete.com

5 Mayıs 2010 Çarşamba

Bu işte bir 'tilki'lik var



Dernek üyeleri, fakülte hastanesine nöbetleşe giderek ameliyat olan tilkiye yemeğini veriyordu. 30 Mart’ta sırası gelen Aksoy’un kafesinde göremediği tilki, o günden beri kayıp...


Hayvanseverlerin Maslak'ta ormanlık alanda bulup tedavi edilmesi için İÜ Veterinerlik Fakültesi'ne teslim ettiği yaralı tilki, 28 gün sonra sırra kadem bastı. Hayvanseverler kızgın, bir öğretim üyesiyse 'Kürkünü alıp giyecek halim yok!' diyor.


Hayvanseverlerin Maslak’ta ormanlık alanda bulduğu bir tilki tedavi edilmek üzere İstanbul Üniversitesi Veterinerlik Fakültesi’ne teslim edildi. Araba çarpması sonucu yaralanan tilki tedavi altına alındı ancak 28 gün fakülte hastanesinde kaldıktan sonra, aniden sırra kadem bastı. Olayı öğrenen hayvanseverler durumu savcılığa kadar götürdü ancak tilkiden haber yok. Tedavi gördüğü klinikteki veterinerlik fakültesi öğrencileri de tilkinin çalındığını söylüyor.

Hayvanların Yaşam Haklarını Koruma Derneği’nden (HYHKD) Eva Aksoy, bir arkadaşının haber vermesi üzerine Maslak’ta yol kenarında yaralı bir tilki buldu. Aksoy, yaralı hayvanı önce bir veterinere, sonra belediyeye, ardından il çevre müdürlüğüne götürdü. Ancak bir sonuç alamadı.


‘28 gün sonra kayboldu’

İstanbul Üniversitesi’nin (İÜ) Avcılar’daki kampüsünde bulunan Veterinerlik Fakültesi’ne başvurup yaralı tilkinin cerrahi bölümünde tedaviye alınmasını sağlayan Aksoy, “Hayvanı bulduğumuzda çok kötü durumdaydı. Çamur içindeydi. Arka ayaklarını kıpırdatamıyordu. Bizi gördüğünde ön ayaklarıyla kaçmaya çalıştı. İÜ Veterinerlik Fakültesi’nden öğretim üyesi Serhat Özsoy tilkiyi tedaviye aldı. Biz tüm masraflarını ve ihtiyaçlarını karşılayacağımızı söyledik. Özsoy önce bize felç kalır gerekçesiyle ‘Uyutalım’ dedi. Kabul etmedik, bakabileceğimizi söyledik ve tilki tedaviye alındı” diye anlatıyor.


Dernek üyeleri, tedavi süresince nöbetleşe fakülte hastanesine giderek ameliyat olan tilkiye yemeğini veriyordu. Aksoy’un sırası 30 Mart’taydı. Fakülteye gittiğinde tilkinin kafesinde olmadığını gördü: “İl Çevre Müdürlüğü’nden, ‘Tilkinin bu haliyle doğal ortamda yaşayamayacağını, yer temin edilmesini’ talep ettik, Belgrad Ormanları’nda bir yer yapılacağı söylendi. Ancak hastaneye gittiğimde tilkinin yerinde olmadığını gördüm. Kimse de nerede olduğunu bilmiyordu.”


HYHKD, Veterinerlik Fakültesi Dekanlığı’na hemen tilkinin kaybolduğunu belirten bir yazı yazarak hayvanın durumunu sordu. Dekan Prof. Dr. Halil Güneş imzalı, 7 Nisan tarihli cevap yazıda, ‘Bir inceleme komisyonu kurulduğu ve konunun araştırıldığı’ belirtildi. Dernek üyeleri, Küçükçekmece Savcılığı’na da suç duyurusunda bulundu. Savcılık dilekçesinde, ‘Veteriner Fakültesi Hastanesi Cerrahi Bölümü’ndeki kabul edilemez sorumsuzluk ve ihmal sonucunda ortadan yok edilen yatar hasta erkek tilkiyi kaçıranların/kaybedenlerin tespit edilip tilkinin ve olay faillerinin bulunması için gerekli sorgulamanın yapılması’ talep edildi.


Dilekçe İÜ Rektörlüğü’ne ve Çevre ve Orman Bakanlığı’na da gönderildi.


HYHKD, tilkinin kaybolduğunu il çevre müdürlüğüne de bildirdi. Cevap olarak veterinerlik fakültesinin tilkinin kaybolduğunu sözlü olarak bildirdiğini ancak yazılı yanıt verilmediğini kaydetti.


Fakülteye tedavi için yatırılan tilkinin akıbetini araştırmak için Radikal ekibi olarak biz de hastaneye gittik. Tilkinin tedavi altındaki bir karacayla yan yana duran kafesine baktık ancak tilki gerçekten de kayıptı! Fakültenin öğrencileri de olaydan haberdar. Hatta biri tilkinin çalındığını söylüyor.


‘Kürkünü mü giyeceğim!’

Öğrenciler ayrıca tilkinin sorumluluğunun Vahşi Yaşamı Araştırma ve Koruma Kulübü’nün (VAŞAK) kontrolünde olduğunu belirtiyor.


VAŞAK’ın Başkanı da olan öğrenci Ümit Kahraman, açıklama yapamayacağını, sorumluluğun öğretim üyelirinden Prof. Dr. Serhat Özsoy’da olduğunu söylüyor. Özsoy’sa “Kürkünü alıp giyecek halim yok, kim getirdiyse onlar çaldırmıştır!” diyerek sorularımızı cevaplamamayı tercih ediyor. Konuyu sorduğumuz İstanbul Üniversitesi Veterinerlik Fakültesi Dekanı Halil Güneş de haberin yayımlandığı saate kadar olay hakkında bir açıklama yapmadı.


Kaynak: Radikal