24 Ağustos 2011 Çarşamba

Zehirden kurtulmak istiyorlar



Kula yakınlarındaki tehlikeli atık bertaraf tesislerine karşı yöre halkı direnişe geçiyor. Çalışmaya başlayalı henüz bir yıl olmasına rağmen yakınlarındaki köy ve beldelerde yaşamı olumsuz yönde etkilemeye başlayan tesislerin kapatılması için imza kampanyalarının yanı sıra, çeşitli eylem ve etkinlikler planlanıyor. Tesislere karşı ilk büyük eylem Kula’nın kurtuluş günü olan 4 Eylülde gerçekleştirilecek.

Ege Çevre ve Kültür Platformu ile Sandal Çevre Derneği tarafından önceki gün ortaklaşa gerçekleştirilen halk toplantılarında tesislerin bölgedeki canlı yaşamı ve doğaya yönelik tehlikeleri bir kez daha dile getirilerek, buna karşı dur demek için neler yapılabileceği tartışıldı.

Ege Üniversitesi Halk sağlığa Bölümü Başkanı Prof. Dr. Ali Osman Karababa, EGEÇEP Dönem Sözcüsü Ertuğrul Barka, EGEÇEP YK Üyeleri Samet Baksak, Özer Akdemir, Recep Erkul, Sandal Çevre Derneği Başkanı Kamil Göker’in katılımı ile gerçekleştirilen ilk toplantı tesislere en yakın köy olan Esenyazı’da yapıldı.

KÖYLÜLER: KANDIRILDIK

Köy kahvesinde gerçekleştirilen toplantıya katılan köylüler, fabrika sahiplerinin tesisler kurulmadan önce kendilerine burada sadece evsel atıkların geri dönüşümünün yapılacağını söylediklerini belirterek, kandırıldıklarını ifade ettiler. Bir kamyondan düşen 4-5 kg’lık atık nedeniyle üç gün kokudan evlerinden çıkamadıklarını belirten köylüler, “Şirket geçtiğimiz günlerde iftar yemeği verdi. Bizden şirkete çalışan muhtar dışında giden olmayınca fabrika sahipleri ‘O köyü kaldırırız bu fabrikayı kaldırmayız’ demişler. Yüzlerce yıllık köyümüzü nasıl ortadan kaldıracaklar. Biz bu fabrikayı burada istemiyoruz” diye konuştular. Bir başka köylü ise Somali’ye kadar giderek oradaki insanların sorunlarıyla ilgileniyor görünen Başbakanın kendi ülkesindeki sorunları görmezden geldiğini söyleyerek, “Burayı Başbakan Yardımcısı Arınç açtı. Ona, tesislerin pırıl pırıl yüzünü gösterdiler. Arınç şimdi gelsin bu atıkların döküldüğü yerleri bir görsün. Köyümüzde bir gece geçirsin” diye konuştu.

İTALYAN MAFYASINA DİKKAT!

Evsel atıkların en fazla 40 kilometre çapındaki alanlar içinde yer alan bir tesiste bertarafının ekonomik olacağına dikkat çeken EGEÇEP Dönem Sözcüsü Ertuğrul Barka, 12 ilin atığının bu tesislere geleceğini anımsatarak, “Buraya evsel atık getirmeyecekler.12 ilin her türlü tehlikeli, endüstriyel, tıbbi atıklarını getirip gömecekler ya da yakacaklar. Hatta ben Avrupa’nın da bir türlü baş edemediği atıklarını buraya göndereceklerini düşünüyorum. Bu tesislerinin büyük ortağı İtalyanlar. Kendi ülkelerinde, Sicilya açıklarında nükleer atık dolu gemiyi batıran İtalyan mafyası, bizim ülkemizde bunu haydi haydi yapar” dedi.

Barka’nın sözlerine daha önce tesislerde çalışırken işten çıkan bir köylü, “Tehlikeli atıkların bir bölümünü bu İtalyanların sahip olduğu İzmir Bornova’daki Çimentaş fabrikasında yakıyorlar” diye destek verdi.

KANSER UYARISI

Ege Üniversitesi Halk Sağlığı Bölümü Başkanı Prof. Dr. Ali Osman Karababa, benzer tesislerle ilgili dünyada yapılan bilimsel araştırmaları aktararak, uzun erimde bu tesislerin yakınında yaşayanlarda çeşitli türden kanserlerin yanı sıra, anomali ve düşük doğum, kansızlık gibi hastalıkların artacağı uyarısında bulundu.

Tesislere verilen ÇED Raporunda bölgedeki toprağın “tarım dışı” olarak gösterildiğini kaydeden EGEÇEP YK Üyesi Samet Baksak, bu rapora itiraz edilmesi gerektiğine dikkat çekti.

EGEÇEP YK Üyesi Recep Erkol, kendisinin de yakınlardaki Sandal beldesinden olduğunu belirterek, “Bu tesisler bizim yaşam alanlarımızı kirletiyor, sağlıklı yaşam hakkımızı elimizden alıyor. Buna karşı bizim direnmemiz de en doğal hakkımız. Toprağımızı, suyumuzu, havamızı, çocuklarımızın geleceğini korumak için birlik olmak ve bu tesisler gidene kadar kararlı bir şekilde direnmek zorundayız. Bunun için ilk adımı Kula’nın kurtuluş gününde Kula’da atacağız” diye konuştu.

ARKALARINDA AKP VAR

Esenyazı köyünün ardından akşam üzeri geçilen Gökçeören Beldesinde Belediye Başkanı Hikmet Bacak’ın da bulunduğu kahve toplantısında belde sakinlerine tesislerle ilgili bilgiler verilirken, Belediye Başkanı Bacak, tesislerdeki işlem, ne tür maddelerin ne miktarda gömüldüğü gibi sorularına fabrikanın 1.5 yıldır yanıt vermediğini dile getirdi. Bacak, “Fabrikanın arkasında siyasi güç var. 1. sınıf tarım arazilerimize 6. sınıf raporu veriyorlar. Ben jeoloji mühendisiyim. Bizdeki gibi volkanik arazilere bu tür tesisler kurulamaz” dedi. Son olarak geçilen Sandal Beldesi'nde halkın yoğun ilgi gösterdiği toplantıda, Hayat Televizyonu Çepeçevre Yaşam Programı'nın bölgede yaptığı iki bölümden ve son gelişmelerden derlenen seçkisi gösterildi. İlgi ile izlenen program gösteriminin ardından yapılan konuşmalarda, tesislere dur demenin tek yolunun birlikte, kararlı bir mücadele olduğu, bunun için civar köylerle iletişime geçip ortak direnişin oluşturulması gerektiği dil getirildi.

Sandal Beldesi'ndeki toplantı gece 23.30’a kadar sürdü.

Türkiye'nin toplu mezar haritası

Toplu mezarlar konusunda rapor hazırlayan CHP Tunceli Milletvekili Hüseyin Aygün, Hakikatleri Araştırma Komisyonu ile toplu mezarlar konusunda özel bir komisyonun Meclis bünyesinde kurulmasını önerdi. 


TBMM’de basın toplantısı düzenleyen CHP Tunceli Milletvekili Hüseyin Aygün, “Toplu mezarlar ve hakikatle yüzleşme zorunluluğu” başlıklı hazırladığı 8 sayfalık rapor hakkında bilgi verdi. 



“TOPLU MEZARLAR DİYARBAKIR, SİİRT VE BİTLİS’TE YOĞUNLAŞIYOR”

Raporda, Türkiye’de bugüne kadar bilinen 113 toplu mezar olduğu belirtilerek, “Diyarbakır, Siirt ve Bitlis gibi üç ilde toplu mezarların sayı olarak yoğunlaştığını ve yaklaşık olarak mezarların yüzde 49’unun bu illerde olduğunu görüyoruz” denildi. Raporda, toplu mezarlar hakkında şu bilgiler yer aldı:

“Bu toplu mezarlarda gömülü olduğu ileri sürülen insan sayısı açısından bakıldığında, toplam ölü sayısının bin 538 olduğu, bunların 279’unun (yani tüm ölülerin yüzde 18,14’ünün) sivil, bin 259’unun (yani tüm ölülerin yüzde 81,86’sının) da silahlı örgüt mensubu olduğu görülmektedir. Ölülerin toplam yüzde 48,63’ü sırasıyla Bitlis, Diyarbakır ve Siirt illerinde toplanmıştır. Sivil ölüler açısından bakıldığındaysa, Şırnak 132 ölü (toplu mezarlardaki tüm sivillerin yüzde 47,31’i) ile ilk sırada gelmekte, onu 54 kişi (yüzde 19,35 oranı) ile Hizbullah’ın mezar evleri izlemektedir. Bitlis, toplu mezar sayısı açısından üçüncü sıradayken, toplam ölü sayısı açısından en önde gelmektedir.” 



TOPLU MEZARLARIN İLLERE GÖRE DAĞILIMI 


Raporda, 113 toplu mezarın illere göre dağılımı hakkında şu bilgilere yer verildi: 


Diyarbakır’da 25 (yüzde 22,12) 

Siirt’te 16 (yüzde14,16) 

Bitlis’te 14 (yüzde 12,39) 

Van’da 9 (yüzde 7,96) 
Batman’da 9 (yüzde 7,96) 
Şırnak’ta 7 (yüzde 6,19) 

Bingöl’de 6 (yüzde 5,31) 

Hakkâri’de 6 (yüzde 5,31) 

Mardin’de 5 (yüzde 4,42) 

Ağrı’da 1 (yüzde 0,88) 

Elazığ’da 1 (yüzde 0,88) 
Gaziantep’te 1 (yüzde0,88) 

Tunceli’de 1 (yüzde 0,88) 

Urfa’da 1 (yüzde 0,88) 
Iğdır’da 1 (yüzde 0,88) 

Hizbullah'ın mezar evleri 10 (yüzde 8,85) 



ÇİLLER DÖNEMİNE İŞARET ETTİ 


Raporda, bin 538 kişinin 572‘sinin 1993-1996 döneminde toplu mezarlara gömüldüğüne işaret edilerek, “Bu dönemin, 50., 51. ve 52. hükümet dönemine, yani Çiller hükümetlerinin işbaşında olduğu döneme denk düştüğüne dikkat edilmelidir. Devletin hukuk dışı faaliyetlere yöneldiği ve özellikle yargısız infaz gibi uygulamalara çok başvurulduğu bilinen bu dönemde, toplu mezarlardaki ölü sayısının yüzde 37,19 oranında artışı şaşırtıcı gelmemektedir” denildi. 



TUNCELİ ÇEMİŞGEZEK KAZISI 

Tunceli Çemişgezek’teki 19 kişinin olduğu tahmin edilen mezarın açılmasının, toplu mezarların açılması uygulamaları açısından birçok sonuç çıkarılması gereken süreç olduğu belirtilerek, “12-13 Ağustos 2011 tarihleri arasında, A, B ve C olarak tasnif edilen mezar alanlarındaki kazılarda toplam 15 kişiye ait olduğu düşünülen kemikler çıkarılmış ve gerekli testler yapılmak üzere İstanbul’a gönderilmiştir” denildi. 



Toplu mezarların açılması konusunda Adalet Bakanı Sadullah Ergin’in devreye girdiğini belirten Aygün, “Sayın Sadullah Ergin’in devreye girmesiyle bu mesele çözüldü. Sayın Bakan’ın girişimleriyle oldu. Adalet Bakanı’nın tavrını çok olumlu buluyorum” dedi. 



Söz konusu mezarın açılmasında bazı eksikliklerin olduğunu ifade eden Aygün, bağımsız soruşturma komisyonu oluşturulması gerektiğine işaret etti. Aygün, şöyle dedi: 

“Protokol usul bakımından 'cesedin bulunduğu alanın kapatılmasını' ve 'sadece yetkili kişilerin alana girmesinin sağlanmasını' öngörmektedir. Kazı sırasında bu kurala da tam olarak uyulmadı.” 



DERSİM ÖRNEĞİNİ VERDİ 


Aygün, basın toplantısında toplu mezarlar konusunda daha geri tarihlere gidilerek kazı yapılması gerektiğini işaret ederek, “Dersim bölgesi için şunu söyleyebilirim, oranın toprakları altında binlerce insan var, yüzlerce toplu mezar noktası var. Ve 1937 15 Kasım’da idam edilen 7 kişinin de toplu mezarı halen kazılmış değil. Bu bakımdan daha geri tarihlere gidip kazı yapmak gerekecek” dedi. 



İKİ KOMİSYON ÖNERDİ 

İki komisyon kurulmasını öneren Aygün, şöyle dedi: 


“Bundan sonra gerek Hakikatleri Araştırma Komisyonu diye bütün hukuk dışı olayların araştırılması bakımdan bir çalışmanın yapılması zorunluluğu ortadadır. Toplu mezarlar konusunda ise özel bir komisyonun Meclis bünyesinde kurulup Çemişgezek kazısından çıkarılan derslerle bütün toplu mezarların bulunduğu bölgelerde çalışma yapması gerektiği de açık.” 

“Önerdiğiniz iki komisyon için CHP olarak bir adım attınız mı?” sorusuna Aygün, “Hayır. Faili meçhul cinayetleri araştırmakla ilgili CHP’nin girişimi oldu ama bunlar reddedildi. Benim bildiğim Hakikatleri Araştırma Komisyonu önerisi BDP tarafından verildi. Ama CHP’nin de yeni dönemde bir süredir bunlara olumlu baktığını bu çalışmanın da bu eksende yapıldığını söyleyebilirim” dedi. 



“Komisyon kurulması öneri bekleyelim mi” sorusuna da Aygün, “Tabii, tabii olmalı. Çünkü çok ciddi bir sorun” dedi. 

ANKA
Kaynak: Haberlink

İşçilere uygulanan polis terörüne tepki

TÜRK-İŞ’e bağlı 10 sendikanın oluşturduğu Sendikal Güç Birliği Platformu, Balcalı ve İBB işçilerine yönelik polis saldırılarını kınadı.


Sendikal Güç Birliği Platformu adına yazılı bir açıklama yapan Dönem Sözcüsü Deri-İş Genel Başkanı Musa Servi, “Adana’da Balcalı Hastanesinde taşeron sistemine karşı Dev Sağlık-İş Sendikasında örgütlenen işçilere dönük polisin saldırısı ve aralarında Dev Sağlık-İş MYK üyesi Mustafa Hotlar ile Çukurova Şube Başkanı Bülent Kara’nın da olduğu 25 işçinin gözaltına alınması işçilerin en temel hakkı olan örgütlenme özgürlüğünün ihlalidir. Bizler kölelik şartlarının dayatıldığı taşeron işçilerinin mücadelelerinin her zaman yanındayız ve gözaltındaki işçilerin derhal serbest bırakılmasını talep ediyoruz. Çukurova’da sağlık işçilerinin, İstanbul’da Tek Gıda-İş üyesi işçilerin, İzmir ve Tuzla’da Deri-İş üyelerinin ve ülkenin birçok yerinde güvencesiz, kuralsız çalışmaya karşı anayasal haklarını savunan işçilerin direnişlerini sahipleniyoruz. İstanbul’da işveren Büyükşehir Belediyesinin işçilerine yönelik zorla sendika değiştirme baskısına ve sürgün uygulamalarına karşı temel demokratik haklarını kullanan Belediye-İş İstanbul Şubeleri üyelerine yönelik polisin coplu, gazlı saldırısı kabul edilemez bir tutumdur. Belediye işçilerinin özgür iradeleri ile diledikleri sendikaya üye olma hakkına saygı gösterilmesi yerine işveren Büyükşehir Belediyesinin işçileri zorla ve baskıyla yandaşı sendikaya üye yapmaya çalışması yasalara aykırıyken bu haksız tutumu protesto etme hakkına sahip olan ve işyerinde yetki sahibi olan Belediye-İş üyelerine dönük polis saldırısı da söylemle uygulama arasındaki uçurumu açığa çıkarmaktadır” dedi.

BASKI İLE SORUNLAR ÇÖZÜMSÜZ BIRAKILIYOR

Farklı görüşlerden muhalif kesimlere yönelik baskı politikalarının demokrasi ile bağdaşmadığını belirten Servi, ülkede temel hak ve özgürlükler konusundaki sorunların uzlaşma ve diyalog ile çözülmediğini, asker ve polis operasyonları ile zor ve baskı uygulanarak sorunların daha da çözümsüz bırakıldığını kaydetti.

Anadolu Ajansında çalışanlara yönelik baskı, tehdit ve taciz ile emekliliğe zorlama, işyeri değiştirme gibi uygulamaların hem çalışanların örgütlenme özgürlüğüne hem de basın özgürlüğüne dönük bir saldırı olarak gördüklerini dile getiren Servi, baskı uygulayan Anadolu Ajansı yönetimini kınadıklarını kaydetti. 19 Ağustos tarihinde Ulusal Kanal, Aydınlık Gazetesi ve İşçi Partisine dönük baskınlara da değinen Servi, bu baskınların muhalefete olan tahammülsüzlüğün göstergesi olduğunu dile getirdi. Servi, “Bizler herkesin özgürce düşüncelerini ifade edebildiği, halkların kardeşliği şiarının temel ilke olarak kabul edildiği, işçi ve emekçilerin ve her görüşten muhalefetin örgütlenme haklarına saygı gösterildiği bir ülke için mücadelemizi sürdüreceğiz” dedi.

İŞÇİLERE YAPILAN SALDIRIYI KINIYORUZ

DİSK, KESK, TMMOB ve TTB Balcalı Hastanesi’nde işçilere yapılan saldırıya tepki gösterdi. Örgütler yaptıkları ortak açıklamada, Adana Bölge Çalışma Müdürlüğü’nün kesinleşmiş kararlarına karşın, hukuksuz bir şekilde yapılan taşeron ihalesine izin vermeyen işçilere saldırılmasını kabul etmeyeceklerini bildirdi. Saldırı sonrası 6 işçinin yaralandığı, 25 işçinin ise gözaltına alındığı kaydedilen açıklamada, işçilerin Çukurova Üniversitesi işçileri olduğunun Çalışma Bakanlığı ve Bölge Çalışma Müdürlüğü tarafından kabul edilmesine rağmen hastane yönetiminin işçileri tanımadığı hatırlatıldı.

Açıklamada, “Bu gerçekliğe rağmen bir kez daha tümüyle hukuksuz olarak yapılmaya çalışılan ihalelere karşı hakları için direnen 25 sağlık işçisi arkadaşımız ihale salonu kapısı önünde gözaltına alındı” denildi. Hastane içinde gaz kullanılarak, “sağlık ortamında savaş” koşulları yaratılmasının kabul edilemez olduğu bildirilen açıklamada, bazı hasta yakınlarının da darp edildiği belirtildi. Hak arayan işçilere yapılan saldırının peşinin bırakılmayacağı ifade edilen açıklamada, gözaltına alınan işçilerin derhal serbest bırakılması talep edildi. SES de hastane içinde polis ve özel güvenlik tarafından işçilere saldırılmasını kınadı.

EMEP ADANA İL ÖRGÜTÜNDEN TEPKİ

Emek Partisi Adana İl Örgütü yaptığı yazılı basın açıklaması ile Balcalı hastane çalışanlarına dönük baskı ve şiddetin son bulmasını istedi. Polis vahşetini kınayarak başlanan açıklamada, ÇÜ Balcalı Tıp Fakültesinde çalışan işçilere bilim yuvası olan üniversite hastanesinde hastaların gözü ve bütün Adana kamuoyu önünde polisin vahşi bir saldırıda bulunduğu dile getirildi. Saldırı emrinin ÇÜ rektörü Alper Akınoğlu tarafından verildiğinin altının çizildiği açıklama şöyle devam etti; “Peki işçilere neden böyle saldırılmıştır? Hastane yönetiminin hukuksuz bir şekilde ihale yapmasını istemeyen işçiler en demokratik hakkını, direnme ve mücadele etme hakkını kullanmışlardır. Ancak karşılığında 25 gözaltı ve 5’i ağır onlarca darp edilen işçi. Bu mudur ileri demokrasi?”

İŞÇİLERİN MÜCADELESİNİ DESTEKLİYORUZ

Balcalı işçilerine yapılan saldırının tüm işçilere yapıldığının ifade edildiği açıklamada; “Partimiz, taşeron sisteme karşı onurluca direnen Balcalı işçilerinin mücadelesini desteklemektedir. Buradan bütün yetkilere çağrımız Balcalı’daki hukuksuzluğa dur demeleridir. Hastane çalışanlarına dönük baskı ve terör sona erdirilmelidir. İşçilerin hakları bir an önce verilmelidir. Emek Partisi (EMEP) olarak ayrıca yaralı işçilere acil şifalar diliyoruz” denildi. 

EVRENSEL
Kaynak: Haberlink

Hürriyeti elinden alınan mahalle

Adalet Sarayı'nın trafiğini rahatlatmak için yapılan yol çalışması, Hürriyet Mahallesi'nin Şişli'ye bağlantısını kesti. Eskiden bir el mesafesinde olan Şişli, şimdilerde uzak. Sorunları çözmek için kurulan 'halk komitesi' 2 bin 500 imza topladı. Çarpıklık giderilmezse son çare eylem yapmak gibi görünüyor.


Hürriyet Mahallesi nin önüne yapılan Adalet Sarayı, birçok sorunu da beraberinde getirdi

İstanbul’da Kağıthane ile Şişli ilçeleri arasında yer alan 25 bin nüfuslu Hürriyet Mahallesi, Anadolu’nun hemen her bölgesinden gelen insanlarla Türkiye’nin ufak bir örneklemi. Bugüne kadar sessizliğin hâkim olduğu ve klasik ‘mahalle hayatının’ hüküm sürdüğü bölgenin huzuru, hemen yanı başlarına dikilen İstanbul Adalet Sarayı nedeniyle bozuldu. Adliyenin inşası sonrası yapılan yol düzenlemeleriyle Şişli’ye bağlantısı kesilen Hürriyet Mahallesi sakinleri, şimdilerde sıkıntılı günler geçiriyor. 



Şişli artık uzak bir muhit 


Bir dokunanın bin ah işittiği Hürriyet sakinleri, mahallenin hemen girişine yapılan Adalet Sarayı’nın inşasını önceleri hoş karşılamış. Kendilerine sunulan projede, bölgenin yeşil alan olacağı ve yayalaştırma çalışmalarıyla geçişlerin rahatlatılacağı izah edilmiş. Ancak yol çalışmaları ve inşaat tam gaz devam ederken, projede yapılan bazı değişiklikler, sonraları bölge halkının tepkisini çekecek birtakım karışıklıklara yol açmış. 

Şu sıralar mahalle sakinlerinin en büyük kabusu, Adalet Sarayı ve Çağlayan Meydanı düzenlemesi kapsamında trafiği rahatlatmak için yapılan yol düzenleme çalışmaları. Zira yeni yapılan yol düzenlemesiyle artık Hürriyet Mahallesi’nin Şişli’ye doğru bir çıkışı bulunmuyor. Mahalleden çıkan araç Şişli istikametine dönemediği için mecburen Kağıthane Caddesi’ne iniyor ve Çağlayan ile Gürsel Mahallesi üzerinden uzunca bir mesafe kat ettikten sonra Şişli istikametine çıkabiliyor. 
Yani bir zamanlar Şişli’ye beş dakikada gidebilen mahalleli, şimdilerde yapılan değişikliklerle aynı mesafeyi 45 dakikada kat ediyor. Bu arada yapılan yol düzenlemesiyle Kağıthane ve Çağlayan üzerinden tünele girmek isteyen araçlar da bu güzergahı kullanmak zorunda. 


Tam bir keşmekeş olarak niteleyebileceğimiz bu durumdan mustarip mahalle sakinleri, sorunun bir an önce giderilmesini ve Şişli’yle olan bağlantılarının kesilmemesini istiyor. 



Acil durumlar tedirgin ediyor 


25 bini aşkın kişinin yaşadığı Hürriyet Mahallesi’nde yaşanan sorunlar sadece araçların Şişli’ye doğru çıkamamasıyla ilintili değil. Otobüs duraklarının yerlerinin değiştirilmesi ve mahalleye giren 46H otobüsünün servis süresinin uzaması da rahatsız edici başka bir ayrıntı. Yapılan son düzenlemeden sonra belediye otobüsü Kağıthane trafiğine giriyor ve yaklaşık bir saat boyunca sadece buradaki trafiğin içerisinde kilitli kalıyor. İETT’nin Eminönü’nden kalkan 46H için öngördüğü gidiş süresinin 50 dakika olduğu düşünüldüğünde, bölgeye ulaşmak neredeyse azap haline geliyor. Bütün bu sorunlar yetmezmiş gibi mahallenin girişine çekilen tel örgülerle yayalar daha uzun bir yol kat ederek metrobüs durağına ulaşıyor. 


Trafik sorunu bu denli rahatsız ederken, halkı en çok tedirgin eden nokta ise yaşanabilecek herhangi bir acil durumda neler olabileceği. Zira mahalleye girmek zorunda kalacak olan bir ambulansın kolay kolay trafikten sıyrılamayacağı öngörülüyor. Mahallenin hemen girişinde yer alan Florance Nightingale Hastanesi’ne dönebilmek için ise Gürsel Mahallesi’ne doğru uzun bir yol kat etmek gerekiyor. Komite üyelerinden Cemal Şengün “Hastaneye dokunabiliyorum, ancak gidemiyorum. Böyle bir durum olabilir mi?” diyor. 


Bunun yanında Şişli’den adeta izole edilen Hürriyet Mahallesi esnafının da işleri bozulmuş durumda.
İstanbul’un en büyük alüminyum satış yerlerinden biri olan semt, bir süre önce perakende alıcıların uğrak yeriymiş. Ancak gerek trafiğin keşmekeş haline gelmesi, gerekse mahalleye girişin zorlaştırılması, haliyle esnafın işlerini de bozmuş. Bir zamanlar alüminyum sektörünün göbeğinde yer alan bu muhit, şimdilerde unvanını Bayrampaşa’ya kaptırmış durumda. 
Hürriyet Mahallesi’nde tek sıkıntılı esnaf kesimi alüminyumcular değil. Bölgede ticaretle uğraşan herkes, yapılan trafik düzenlemesinin işlerini bozduğunu söylüyor. Adliye Sarayı’nın getirdiği insan kitlesiyle rahat edeceğini düşünen esnaf, satışların yüzde 60’a kadar düşmesiyle büyük bir hayal kırıklığı yaşıyor. 



Okul sorunu da başgösterdi 


Hürriyet Mahallesi’nin sıkıntısı sadece trafik düzenlemesiyle bitmiyor. Mahallenin tam göbeğinde yer alan Ahmet Çuhadaroğlu İlköğretim Okulu bu yıl tadilata girdiğinden, okulun 800 öğrencisi iki dönem boyunca birkaç kilometre uzaklıktaki Zuhal İlköğretim Okulu’na nakledilecek. Ancak gerek mesafenin uzak oluşu, gerekse ortaya çıkan ekstra masraflar nedeniyle veliler çocuklarını bu okula göndermek istemiyor. Adrese dayalı nüfus kayıt sistemi yüzünden de öğrencilerin başka bir okula kaydedilmesi mümkün değil. Kısacası öğrencilerin bu okula gitmekten başka çareleri yok. 


Hürriyet Mahallesi’nden gelecek öğrencilerin Zuhal İlköğretim Okulu’na ulaşımı ‘kolaylaştırmak’ amacıyla okul tarafından indirimli servis hizmeti konulmuş. Ancak talep edilen servis ücretleri, zaten yol çalışması nedeniyle işleri bozulan halkın belini bükecek seviyede. Masrafları karşılayamayacak olan vatandaşlar da haliyle soluğu muhtarlıkta almış. Durumun sosyal devlet anlayışı çerçevesinde çözülmesini isteyen muhtar Recep Yılbaşı ise sadece iki eğitim dönemini kapsayacak bu süreç için Kağıthane Belediyesi’ne ve Kaymakamlığa başvurmuş. Talepleri ise makul gözüküyor: Taşımalı sistem. 


Halkın bu isteğine karşı Kaymakamlığın tutumu netleşmiş değilken, trafik nedeniyle işlerinin bozulduğunu belirten mahalle sakini Yüksel Girgin duruma tepki gösteriyor. “Benim biri dokuz, diğeri yedi yaşında iki torunum var. Aldığımız ücret belliyken, ben bu çocukları servise nasıl yazdırayım?” diyor. Özellikle okula yeni başlamış küçük çocukları olan velilerin mağdur olacağı belirtilirken, güvenlik konusunda da birtakım tedirginlikler yaşanıyor. 
Tepkiler bu şekilde dile getirilirken, halktan edinilen ilk izlenim, devletin bu konuya çözüm getireceği hususunda inancın var olduğunu gösteriyor. Çünkü hemen hemen herkes, dokuz ay gibi kısa bir süreliğine konulabilecek taşımalı eğitim sisteminin, devlete büyük bir yük getirmeyeceği kanaatinde. 



Bundan sonra ne olacak? 


Hürriyet Mahallesi’nin sorunlarını çözmeye yönelik kurulan komitenin öncelikle üzerinde durduğu mevzu trafik düzenlemesi. Bu çarpıklığın giderilmesi için çalmadık kapı bırakmayan mahalleli, halkı rahatlatabilecek ve ulaşımı eskiden olduğu kadar kolaylaştırabilecek bir çözüm bekliyor. Sorunlara bir yanıt bulunmadığı takdirde ise mahalleli sokağa dökülecek. Mahalle sakinlerinden Ahmet Aycıl “Biz bu memlekete vergi veriyorsak, düzgün bir şekilde vatandaşlık görevlerimizi yerine getiriyorsak, mağdur olmamak adına elimizden geleni yapacağız. Gerekirse eylem yapıp sesimizi duyurmaya çalışacağız” diyor. Kısacası Hürriyet Mahallesi sakinleri bu problemin bir an önce giderilmesini talep ediyor. Adalet Sarayı’nın açılışından beri izole edildiği Şişli’ye yeniden bağlanmak istiyor. 




Belediye ne diyor? 


Hürriyet Mahallesi’nin tecrit edilmesine yönelik şikayetler artınca, muhtarlık üzerinden ilgili kuruluşlara müracaatlarda bulunulmuş. 25 bin nüfuslu mahallede, üç gün içinde toplanan 2 bin 500 imza başta Başbakanlık olmak üzere çeşitli devlet kuruluşlarına gönderilmiş. Muhtar Recep Yılbaşı, düzenleme kapsamında Kağıthane Belediyesi’ne bir proje çizdirildiğini belirtirken, Büyükşehir Belediyesi’nin net bir çalışma yapmadığını ifade ediyor. 
Muhtar Yılbaşı’nın müracaatlarına dönen yanıtlar ise oyalayıcı mahiyette gözüküyor. Zira İstanbul Büyükşehir Belediyesi konu hakkında bir çalışma yapıldığını belirtirken, belediyenin bir alt birimi Ulaşım Koordinasyon Müdürlüğü, dilekçelere verilen yanıtta başvuruların kabul edilemeyeceğini dile getiriyor. 


Hürriyet Mahallesi sakinlerinin şikayetlerine yönelik açıklama yapan İstanbul Büyükşehir Belediyesi Ulaşım Koordinasyon Müdürlüğü, Şişli yönünden gelen araçların Hürriyet Mahallesi’ne giriş ve çıkışlarının kesişmesiz olarak iki katlı kavşakla sağlanabildiğini, böylelikle kavşakta kaybedilen zamandan çok daha az bir sürede mahalleye girişin sağlanabildiğini belirtiyor. Ancak muhtar, trafik yoğunluğunun göz ardı edildiğini ifade ederken, araçların 1700 metre uzaklıktan dönmek zorunda kalarak trafikte neredeyse bir saat harcadığını söylüyor.

Kaynak: Radikal

Kadınlar Barış İçin Sokakta

Vicdani Retçi Kadınlar, askeri operasyona karşı barış için sokağa çıkıp barışın sesini yükselteceklerini açıkladılar.


Vicdani Retçi Kadınlar, 27 Ağustos Cumartesi günü saat 11:30 Taksim Tramvay Durağı'nda toplanarak sokakta barışın sesini yükselteceklerini açıkladılar.

Savaşın kendisinin cinsiyetçi olduğunu belirten Vicdani Retçi Kadınlar,  "bu topraklar vicdani retçilerin direnişine tanıklık ediyor. Çünkü onlar savaşı değil; ısrarla barışı istiyorlar, barışmak için reddediyorlar. Ve onların yanında, bedenlerini etten kalkan haline getirmiş Barış Anneleri duruyor; 12 Eylül faşizminin ardından evlatlarını gözaltında, işkencelerde kaybetmiş Cumartesi Anneleri duruyor" dedi.

Kadınlar açıklamalarına şöyle devam etti: "Özellikle bugünlerde artan yoğunluklu operasyonların bir an önce durdurulmasında ve savaşın sonlandırılarak barışın sağlanmasındaki aktif adımın 'vicdani ret' olabileceğini bir kez daha yineliyoruz."

" Bu nedenle, savaşa karşı olan tüm kadınları, birlikte sesimizi yükseltmeye ve savaş çığırtkanlığı yapanlara rağmen, kadınlar olarak bu savaşın bir parçası olmayacağımızı haykırmaya çağırıyoruz."

Kaynak: Bianet

Anadolu Grubu Gerze'den İş Makinelerini Çekiyor, Direniş Sonuç Verdi



Anadolu Grubu'nun gece baskını ile Gerze'de termik santral için sondaj kuyusu açma girişimi bir kez daha sonuçsuz kaldı. Sabah dört sularında iş makinelerini durduran köylüler, Anadolu Grubunun iş makinelerini köylerinden çekmesi gerektiğini belirtiyordu. Sabah ondan itibaren, gece köye gelen kolluk güçleri ile birlikte iş makinelerinin de köyden ayrılmaya başladığı görüldü.

Görüştüğümüz köylüler "Şirket, Gerze'den iş makinelerini çekiyor şu anda, direniş meyvesini verdi, kolluk güçleri de dağılıyor, köylüler ihtiyati tedbir talebiyle mülki idareye başvurdu, sıcak gece ardından nöbet ve direniş devam edecek, doğa ve emeğimiz kazanacak..." diyor.

Köylülerin avukatı Cömert Uygar Erdem tarafından hazırlanan dilekçe ile Kaymakamlığa yapılan başvuruda şirketin köydeki faaliyetlerinin hukuk dışı olduğu belirtilerek, müvekkillerinin mülkiyetindeki arazilere şirketin müdahalesinin men edilmesi talep edildi. Yaşanan sıcak gelişmeler ardından Yeşil Gerze Platformu, köylülerin termik santral karşıtı nöbetine devam ederken daha etkin ve geniş bir katılımla süreci takip edeceklerini belirtiyor.

Kaynak: Ekolojistler.org

23 Ağustos 2011 Salı

"Çocuklarınızı Askere Göndermeyin"

Silvan'daki PKK ve güvenlik güçleri arasında çıkan çatışmada yaralanan asker Regaip Özdemir'in annesi Ayşe Özdemir, "Kimse çocuğunu askere göndermesin" dedi.


Diyarbakır'ın Silvan ilçesinde 14 Temmuz'da PKK ve güvenlik güçleri arasında çıkan çatışmada yaralanan Regaip Özdemir isimli asker 36 gün süren tedavisinin ardından GATA'dan taburcu edildi. Tedavinin ardından 65 kilodan 45 kiloya düşen Özdemir çatışmanın nasıl meydana geldiğini şöyle anlattı:

"Bir dağın tepesindeydik. Mevzi mevzi dörder, beşerli gruplar halinde dağın etrafına dizilmiştik. Dağın her tarafını görecek şekilde ama hakim tepede değildik. Bizden daha yüksek tepe vardı. Zaten baskın da oradan geldi. İstirahattaydık, çoğu kişi uyuyordu, yemek yiyen de vardı. Nöbetçiler de vardı ama artık görmediler mi geldiklerini, o şekilde sızdıklarını..."

"Ben zaten o anda uyuyordum. Bizim tim nöbet sırasını devretmişti başka time. Ben sesler üzerine gözlerimi açtım uykudan. Üzerimize güneşten korunmak için yağmurlukları asmıştık, yağmurlukların altından çıktım her taraf toz dumandı. Hem dere yatağından hem hakim tepeden, iki taraftan saldırdılar. Bizim olduğumuz yerde ateş etme imkanımız yoktu çünkü bizim önümüzde başka askerler vardı. Geri çekilmek zorunda kaldık. Zaten çok sıcak bölge, otlar kurumuştu, yangın çıktı. Yaralandıktan sonra ateşi gördüm, ilk başta uzaktaydı sonra yanıma kadar geldi. Ateşten kaçtım, kaçarken kurşunu yedim. Helikopterlerin gelmesi 1,5 saat sürmüş."

Askerin annesi Ayşe Özdemir ise yaşananlara ilişkin tepkisini Taraf gazetesine dile getirdi: "Kimse çocuğunu askere göndermesin diyorum, başka da bir şey demiyorum. Benim çocuğumun suçu neydi? Ne zorluklarla getirdim ben o çocukları 20 yaşına. Üniversite okutacaktım. 'Gideyim askerliğimi yapıp geleyim anne, gelince okurum' dedi. Benim çocuğum gelince işe girecekti veya üniversite okuyacaktı. Sağlığına daha kavuşabilecek mi? Hayır. Devlet ne verirse versin çocuğumun sağlığı yerine gelmeyecek."

Kaynak: Bianet

Gece Baskını Geri Tepti, Barikat İş Makinelerini Durdurdu

Gerze'de halkın barikatıyla iş makineleri durduruldu. Termik santral karşıtı nöbet sürerken gerginliğin daha fazla artmaması için bölge halkı,  iş makinelerinin köyü terk etmesini istedi.

Gerze'ye bağlı yaykıl köyünde Anadolu Grubu tarafından kurulması düşünülen termik santral için gece iki sularında jandarma ve polis eşliğinde operasyon düzenlendi. Köy yolları ve Sinop- gerze karayolunun trafiğe kapatılması ardından Yaykıl Köyü'nde canlı kalkan oluşturan köylülere gelen grup tarafından fiili müdahalede bulunuldu. Buna karşın, Gerzelilerin bölgeye ulaşma çabası sonuç verdi ve sabah dört sularında köye ulaşan halk iş makinelerinin çalışmasını durdurdu. Bölgede gerginlik sürerken, köylüler iş makinelerinin köyü terk etmesini istiyor. Köylülerin nöbet eylemi devam ederken alana gelen pek çok demokratik kitle örgütü temsilcisi ile birlikte bölge milletvekilleri de bekleyişini sürdürüyor. Sabaha karşı yapılan operasyon sırasında yaralanan köylüler hastaneye sevk edildi. İş makinelerinin durdurulması ardından, sabah bölgeden şirketin çıkartılması için ihtiyati tedbir talebiyle aynı zamanda mahkemeye başvurulacak.

Kaynak: Ekolojistler.org

Paralar asker ve polise akıyor



Kürtlere karşı büyük bir savaş başlatan hükümet, dünyadaki ekonomik krize rağmen ordu ve polise para akıtmaya devam ediyor. Geçtiğimiz nisan ayında 3.5 milyar dolara mal olan 121 Skorsky tipi helikopter alan hükümet, şimdi de polise para akıtıyor. Polise Kürtlere karşı kullanması için 100 milyon TL’lik zırhlı araçlar alınıyor. 



Halktan kesip silaha veriyor 



Kürtlere karşı büyük bir savaşın hazırlığını yapan AKP, Türkiye ekonomisine de büyük külfetler çıkarıyor. Erdoğan hükümeti halktan kestiği vergileri silaha yatırmaya devam ediyor. Geçtiğimiz nisan ayında 121 Skorsky helikopter ihalesi yapılarak, ABD’nin silah tücarlarına 3,5 milyar dolarlık kaynak aktarıldı. Yine geçtiğimiz mayıs ayında polisin gaz bombası stokları Kürtlere karşı yoğun kullanıldığından dolayı erken bitti. “Kadın da olsa çocuk da olsa gereğini yapın” diyen Başbakan Tayyip Erdoğan, polisin gaz sıkıntısını örtülü ödenekten 2.3 milyon TL’lik kaynak aktararak çözdü.



Bölge’de kullanılmak için... 



Savaşa büyük bir heyecan ve tutkuyla sarılan AKP iktidarı, çalışanlara yüzde 4 zam verirken, ölüm makinalarına ise 100 milyon TL’lik yatırım yapıyor. Çalışanlarına 658 TL’lik asgari ücreti reva gören Tayyip Erdoğan hükümeti, Kürt coğrafyasında kullanılmak üzere polise yeni zırhlı araç alıyor. Milliyet gazetesinin haberine göre, değişik marka ve modeldeki 300’e yakın zırhlı araç teslim alınmaya başladı. Söz konusu araçların 2011 bütçesinin 100 milyon lirası kullanılarak alındığı kaydedildi. Cobra, Shortland, kameralı Shortland, Dragon panzer, TOMA (Toplumsal Olaylara Müdahale Aracı) ve zırhlı personel otobüsleri, Bölge’de Özel Harekat Timleri tarafından kullanılacak. Habere göre, 2012 bütçesine de benzer büyük çaplı alımlar için ödenek konulacak. 90’lı yıllarda işledikleri cinayetlerle gündeme gelen Özel Harekat’a yeni nesil M-16 otomatik tüfekler de satın alınacağı belirtildi.



Skorsky için 3.5 milyon dolar 



AKP’nin savaş yatırımları bununla da sınırlı değil. Bir yandan “Paralı ordu” kurarak bütçeden büyük kaynaklar aktarılıyor. Geçtiğimiz nisan ayında ABD’nın silah tüccarlarına 121 Skorsky helikopter için 3.5 milyon dolarlık ihale verildi. Başbakan Tayyip Erdoğan başkanlığında toplanan Savunma Sanayi İcra Komitesi Toplantısı’nda karara bağlanan ihale kapsamında, Jandarma Genel Komutanlığı’na 30, Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na 20, Hava Kuvvetleri Komutanlığı’na 6, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’na 6, Sahil Güvenlik Komutanlığı’na 6, Genelkurmay Elektronik Sistemler Komutanlığı’na 2, Özel Kuvvetler Komutanlığı’na 11, Emniyet Genel Müdürlüğü’ne 20, Çevre ve Orman Bakanlığı’na 20 adet helikopter siparişi verildi.



Örtülü ödenek her zaman devrede 



Tansu Çiller’in başbakanlığı döneminde sıkça gündeme gelen örtülü ödenek bütçesi Tayyip Erdoğan döneminde de gündemden düşmedi. En son Kürtlere yönelik yoğunca kullanılan gaz bombası siparişi de örtülü ödenekten verildi. Polisin bir yıllık gaz stoku ilk 5 ayda bitince devreye giren Başbakan Tayyip Erdoğan, örtülü ödenekten 2.3 milyon TL’lik kaynak aktararak gaz sıkıntısını giderdi. Polisin kullandığı gaz bombaları onlarca insanın ölümüne neden oldu.

Kaynak: Haberlink

Gerze'ye Termik İçin Gece Baskını: Yolları Kesip Termik İçin Geldiler

Günlerdir bölgelerine termik santral yapılmaması için direnen Gerzelilere gece baskını yapıldı. Gerze'de termik santral kurmak için Gerze'ye bağlı yaykıl köyünde sondaj faaliyeti yapmak isteyen Anadolu Grubu, onlarca polis ve jandarma eşliğinde köye girdi. Gerzelilerin köye gelmesini engellemk için köy yolu ve Sinop-Gerze yolu polis tarafından kesildi. Buna tepki koyan yüzlerce gerzeli "gece baskını ile termik santral kuramayacaksınız diyerek" köye ulaşmaya çalışıyor.

Bölgeden aldığımız bilgilere göre, köye zorla giren Anadolu Grubu tarafından 2009 yılından beri kurulmak istenen termik lisansın yer lisansının yürütmesi durdurulmuştu. Termik santrallle ilgili izinlerini alamayan ve bölgeye giremeyen şirket, bu gece saat iki sularında jandarma eşliğinde köye girdi. Sahur vaktinde ayakta olan köylülerin ve alanda günlerdir nöbet tutan gerzelilerin köye destek istemesi ile, Anadolu Grubunun köyde sondaj kuyusu açmak isteği öğrenildi. Günlerdir alanda yer alan Ekoloji Kolektifi'nden avukat Cömert Uygar Erdem'den öğrendiğimize göre, termik santralin kurulmasını istedikleri alanla ilgili bu sabah arazinin boşaltılması için ihtiyati tedbir talebi ile dava açılacaktı. Bu gelişmenin yaşandığı saatlerde ise, köylülerin arazisi üzerinde termik santral kurmak isteyen şirket yetkilileri faaliyetlerini sürdürmeye çalışıyor.



Bölgede yaşanan gerginlik ardından yöre halkı başta Belediye Başkanı olmak üzere diğer tüm mülki amirlerin, şirketin alandan çekilmesi için gerekli girişimlerde bulunmasını istiyor. Sıcak gelişmelerin yaşandığı saatlerde ise Yaykıl Köyün'de iki termik karşıtının darp edildiği 
bilgileri elimize ulaşıyor.

Kaynak: Ekolojistler.org

22 Ağustos 2011 Pazartesi

Caretta caretta’nın boynuna taş bağlayıp ölüme terk ettiler


İzmir’de Karaburun ile Mordoğan arasında dolaşarak insanların verdiği yiyeceklerle yaşamını sürdüren dişi ‘Caretta caretta’yı herkes tanıyordu. Bir teknenin pervanesine kaptırdığı sol ön ayağını kaybeden kaplumbağa avlanamadığı için balıkçılar tarafından besleniyordu. ‘Yanaşma’ adı verilen kaplumbağa bölgede o kadar popüler hale gelmişti ki, onu görebilmek için özel dalış turları düzenleniyordu. Ancak bu yaz ‘Yanaşma’ ne balıkçılara ne de dalgıçlara yanaştı. Dalış yapan bir ekip Yanaşma’yı ölü buldu. Başına 4 kiloluk taş bağlı halde deniz dibinde bulunan kaplumbağanın vahşice öldürüldüğü anlaşıldı. Dalgıçları üzen sadece ‘Yanaşma’nın feci sonu olmadı. Hemen yakınında da dalış ekibi başı kesik bir küçük bir ‘Caretta caretta’yla karşılaştılar.

Cingöz endişesi

Karaburun Yarımadası’nda büyük tepki yaratan Caretta carettaların ölümü uzun bir süredir ortalarda görülmeyen Akdeniz fokunun akibeti konusunda da şüphelere yol açtı. Yarımadanın mağaralarında yuva yapan ‘Cingöz’ isimli Akdeniz fokunun aynı sona uğramasından korktuklarını anlatan dalgıç Veysel Perin, “Yaşam alanları daraldığı için balıkçıların ağlarına yiyecek aramaya girdiyse aynı sona uğramış olabilir. Her iki türde denizdeki canlı yaşamının devamı için çok önemliydi. Nasıl bu kadar acımasız oldular anlayamıyoruz. 120 milyon yıldır yerkürede olan Caretta caretta kaplumbağalarının artması için nöbet tutuyoruz. Yüzerek kaçamayacak kadar savunmasız bir hayvan işkence edilerek öldürüldü. Yanında başı kesilerek öldürülen yavru caretta da insanların acımasızlığını kanıtlıyor” dedi.

Cingöz nerede?

‘Cingöz’ isimli Akdeniz foku da uzun süredir ortalarda görünmüyor.  Karaburunlular Cingöz’ün de Caretta carettaların akibetiyle karşılaşmasından endişe ediyor.

Kaynak: Milliyet

Atık tesisi değil yaşamı bertaraf tesisi!


35 yaşındaki Mustafa Kılınç’ın yaşamı Süreko Tehlikeli Atık Bertaraf Tesislerinde bir süre çalışmasından sonra değişti. Tesislere en yakın köy olan Esenyazılı olan Mustafa, çobanlık yaparken fabrikada iş bulunca önce sevinmiş. Gelen atıkları gömme işinde çalışan Mustafa’nın üzerine dökülen kendi deyimiyle “kuşkafası” kadarlık bir atık madde, boynunu ve göğsünü kaplamış. “Garibanlık yüzünden” doktora gidemediğini söyleyen Mustafa, bu kazadan bir hafta sonra ise işten çıkarılmış. Eski işine, çobanlığa geri dönen Mustafa’nın peşini fabrikanın zararları burada da bırakmamış.

HALKIN KABUSU OLDU

Kula’nın Sandal Beldesi ve Esenyazı köyleri arasında bir yıldır faaliyetini sürdüren tehlikeli atık bertaraf tesisleri bir yılda bölgede yaşayan halkın kabusu olmuş durumda. Atıkların gömülüp, yakıldığı tesislerin yakınlarındaki köyler kokudan şikayetçi olurken, fabrikanın çalışmaya başlamasının ardından ürünlerinin kurumaya başladığını, hayvanlarında ise sakat ve ölü doğumların olağanüstü bir şekilde artığını söylüyorlar.

Fabrikanın kapatılması için imza toplamaya başlayan Esenyazı köyünden Mustafa Kılınç’ın durumu ise diğerlerinden biraz daha farklı.

KAZANIN ARDINDAN İŞTEN ATILDI

Geçtiğimiz yılın Ocak ayında çöp fabrikasında işe giren Kılınç, 4 ay 15 gün fabrikada çalışmış. Tesislerin hemen yanında hazırlanan geniş havuzlara gelen atıkları gömdüklerini anlatan Kılınç’ın üzerine, kendi deyimi ile kuş kafası kadar bir atık madde sıçramış. Ufacık bir leke olarak başlayan kızarıklığın zamanla sol tarafını, boynundan göğsüne kadar kapladığını söyleyen Kılınç, yaşadıklarını şöyle anlatıyor: “Vücudumda kasılma var. Kaşıntıdan duramıyorum. Sabah giydiğim atlet kan içinde kalıyor. Gariban olduğumdan doktora gidemedim. Başka bir gün bir madde geldi, yıktı yıktı indirdi bizi. Hepimizi serdi bayılttı. Yere döktüler, alev alıyordu. Kepçeçi bayıldı. Aradan 15 dakika sonra biz de gittik. Dizlerimiz tutmaz oldu. Bize sonradan bu maddenin hanımların tırnak boyası olduğunu söylediler.” Kılınç kendisi ile birlikte aynı dönemde fabrikada çalışan Ramazan Aras adlı köylüsünün de bacağında kızarıklığın olduğunu söyledi. Kılınç bu kazadan bir hafta sonra iş yok diye işten çıkarıldığını belirtti.

İNSAN NASIL DAYANSIN?

Belediye başkanları ve diğer yetkililerin kendilerine sahip çıkmadığını anlatan Kılınç, şunları sözlerini şöyle sürdürdü: “Biz köylüyüz. 980 kişi yaşıyor orada. Bu insanlar nereye gider? Toprak kaynıyor, ölüyor! İnsanlar nasıl dayansın? Bugün ben gelirken bile dört kamyon atık gömdüler. Toprağı kepçeyle karıyorlardı. Tonlarca tehlikeli atık gömdüler. Toprak kaynıyor, bilmem bizim halimiz ne olur.”
Atıkların gömüldüğü havuzların altına serilen plastik örtülerin yırtık olduğunu kaydeden Kılınç, “Atıkların suyu aşağıdaki kuyulara kaçınca kuyuyu kapattılar. Mallarımızı suladığımız kuyulardı bunlar. Mallarımız bu yüzden yüksek ateş oluyor” dedi.

HAYVAN ÖLÜMLERİ

İşten çıkarıldıktan sonra çobanlığa başladığını belirten Kılınç, köylerine yaklaşık 3 kilometre uzaklıktaki atık tesisleri nedeniyle hayvanlarının da ölmeye, sakat doğurmaya başladıklarını söyledi.
Kılınç, “Bizim keçilerimiz hayvanlarımız, yüksek ateşten oğlak atıyor. Topal oluyor. On tane oğlağım, iki tane keçim telef oldu. Köyde birçok kişinin hayvanı ölü ya da sakat doğuruyor. İnekler sürekli buzağı atıyor. 13 buzağı iki de inek öldü benim bildiğim. Havada kuşlar ölüyor. Oradan su içen kuşlar uçarken ölüp düşüyor yere” diye konuştu.


KANSER TESİSİ!

Ege Bölgesi’nin yanı sıra Akdeniz Bölgesinden de 11 ilin katı atık, evsel atık ve endüstri atıklarının bertaraf edildiği tesislerin büyük ortağı, Türkiye’de çimento fabrikası yatırımları da olan İtalyan Cementir Holding. AKP’ye yakınlığı ile bilinen Kulalı Eyüp Kaya adlı işadamının da ortak olduğu tesislerin açılışı bizzat Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç tarafından yapılmıştı. Ege Üniversitesi Halk Sağlığı Bölümü Başkanı Prof. Dr. Ali Osman Karababa, binlerce ton atığın yakılması sonucu atmosfere yıllarca dioksin ve furan gazı salan tesisin bölgede kanser olaylarının artmasının kaçınılmaz olduğu uyarısında bulunmuştu.

Kaynak: Evrensel

Mercanları insanlar öldürüyor


Sonuçları Plos One dergisinde yayımlanan araştırmada bilim adamları, ilk kez insandan omurgasız bir hayvana bulaşabilen bakteri buldu. 



Florida'daki Rollins College'de görevli bilim adamları, insanda solunum ve idrar yolu, hatta beyin zarı iltihabına neden olan, özellikle yeni doğan bölümlerinde öldürücü olabilen hastane bakterisi olarak da bilinen Serratia marcescensin kanalizasyon üzerinden denizlere ulaştığını ve mercanları öldürdüğünü saptadı. 



Key West mercan adalarının doğusundaki Sambo resifinden sağlıklı mercan örnekleri alan bilim adamları, bunlara kanalizasyondan alınan Serratia marcescens bakterisinin yanı sıra escherichia-coli bakterisi enjekte etti. 



Serratia marcescens bakterisi verilen mercanların dört gün içerisinde hastalandığı, beşinci gün öldüğü görüldü. Altıncı gün mercandan geriye sadece beyaz, kalker iskeletin geriye kaldığı gözlemlendi. 



Araştırmada yer alan Kathryn Sutherland, "Mercanların ölümüne neden olan bu korkunç hastalığın kaynağının insan olduğunu ispatladık." dedi. 


Sutherland, bu sonucun iyi tarafının ise bakterinin yayılmasının daha etkin çalışan arıtma tesisleriyle nispeten engellenebileceği olduğunu belirtti. 


Bilim adamları, insandan gelen bir bakterinin mercanlara bulaşabilmesinin birden fazla açıdan alışılagelmişin dışında olduğunu kaydetti. 



Hayvanlardan insanlara hastalığa neden olan ajanlar bulaşmasının bilimsel olarak yeterince doğrulandığını ifade eden bilim adamları, ancak hastalığa neden olan bir bakterinin insandan omurgasız bir deniz canlısına geçtiğinin daha önceden bilinmediğini vurguladı. 



Bilim adamları, bakterinin sıcak kanlı bir memeliden, aynı vücut ısısına sahip olmayan ve tamamen farklı metabolizmaya sahip bir hayvana geçerek uyum sağladığına dikkati çekti. 
Aslında deniz suyunun da engel oluşturduğunu ifade eden bilim adamları, kan ve diğer vücut sıvılarına nazaran tuz oranı çok daha yüksek olan deniz suyunun normal koşullarda bakterileri öldürdüğünü bildirdi. 



Bilim adamları, ancak Serratia marcescensin deniz suyuna karşı son derece dirençli olduğunu ve ölmediğini kaydetti. 



Cumhuriyet
Kaynak: Haberlink

Kandil'de ölen sivillerin sayısı 7'ye yükseldi

Türkiye'nin Kandil'e yönelik hava saldırısında yine siviller hedef alındı. TSK jetlerinin hava saldırısından kaçmaya çalışan sivil bir araçta bulunan 1’i kadın, 4’ü çocuk 7 kişi öldü.

Alınan bilgilere göre, Türk savaş uçaklarının 5. güne giren hava saldırısında sivilleri vurdu. Bölgeyi bombalayan savaş uçakları Kurtekê yolu üzerinde Gollê Köyünde hava saldırısından kaçanların bulunduğu sivil bir otomobili hedef aldı. Hedef alınan araçta bulunan 4’ü çocuk, 1’i kadın toplam 7 sivil Kürt yaşamını yitirdi.

Yaşamını yitirenler arasında 6 aylık bir bebeğin ve 4 yaşında bir çocuğun olduğu kaydedilirken yaşamını yitirenlerin isimleri şöyle: Huseyin Mustafa, Hacı Mam Kak, Vêzan Huseyin, Zana Huseyın, Sonya Şemal, Solin Şamal, Xunav Huzeyr

Saldırıdan sonra çekilen fotoğraflarda yaşamını yitirenlerin kol, bacak ve kafalarının ayrı taraflara saçıldığı, bir çocuğun ise annesinin kucağında can verdiği görülüyor.

Roj Tv'ye konuşan bombalanan köylerden Zergele'nin muhtarı ölenlerin aynı aileden olduğunu belirtti.

'Düşmanlarımız topla-uçakla saldırıyor' diyen Zergele muhtarı, ''Saddam'ın kimyasalını gördük. Şimdi de Türklerin uçakları, İran'ın topları bombalıyor bizi'' dedi.

Bu arada, Zap bölgesi semalarında yeniden savaş uçaklarının dolaştığı gelen haberler arasında. Türk savaş uçakları sabah saat 11.30’da Zap'ın yanı sıra Metina ve Gare bölgelerini de bombalamıştı. Bu bölgelerde bombardımanda can ve mal kaybı konusunda henüz bir bilgi alınamadı.

Kaynak: ANF

21 Ağustos 2011 Pazar

Yunuslara Özgürlük, İnsanlara Empati

The Cove- Koy belgeselinin ardından dünya yunus parklarını kapatmaya hazırlanırken Türkiye neden yerinde sayıyor? Dolphinariumlar çocuklarımıza ne öğretiyor?

Flipper dizisinden bu yana çoğumuz yunusların insanlarla dostluk kurmayı seven, hatta evcilleşebilen, üstüne bir de ters takla atarak insanları eğlendirmekten hoşlanan canlılar olduğunu düşünüyorduk. Yunuslar da gülümsediklerini sandığımız yüzleri ile bu çarpık düşüncelerimizi onaylar gibiydi. Yılların yanlış algısı nihayet geçtiğimiz sene yıkıldı ve beyaz ekran The Cove ile günah çıkardı.

Nereden geliyor bu yunuslar?

Belgesel, Japonya'nın Taiji kasabasında yapılan kanlı katliamı gün ışığına çıkardı.  Japon balıkçılar yılda 23 bin yunusu eti için katlediyor, ama asıl parayı dünyanın dört bir yanına gösteri yunusu satarak kazanıyorlardı. Kısacası yunus gösterilerine bilet alarak, yunuslarla yüzme programlarına katılarak bir katliama sponsor oluyorduk.  Yunusların ve insanların sömürüsü de tam bu noktada başlıyordu.


Yunuslar neler yaşıyor?

Yunuslara yapılan işkence daha yakalama aşamasında başlıyor. Bazen tek bir yunusun yakalanması, tüm sürünün yaşam stratejisini bozarak o sürüdeki yunusların tamamını ölüme götürüyor. Yakalanan yunuslar tankerlerin içinde, uçaklarla, kamyonlarla yolculuk ediyor, bazen günlerce gümrüklerde bekliyor.

Bu aşamalarda sağ kalabilen yunusları ise doğada asla yapmadıkları bir şey bekliyor: ölü balık yemek. Yunusların havuzlardaki ilk günleri buna direnerek ya da kusarak geçiyor. Ardından gösteriler için açlık ve dayakla eğitilmeye başlıyorlar. Gösterilerdeki yüksek sesli müzikten önce kulakları, sonra tüm yaşam kaliteleri zarar görüyor.

Hamile kalan dişiler havuzda yeterli açıklığı sağlayacak kadar yüzemedikleri için ölü yavrular doğuruyorlar. Beton havuzlarda kendi sonarlarının yankısından delirmemek için sonarlarını kapatıp körleşmeyi tercih ediyorlar. Stresten ülser oluyorlar.

Mide ilacı ve antidepresanlara alıştırılıyorlar. Tüm bu işkenceden sonra hayatta kalabilenlerse; intihar etmeyi seçiyor. Böylece doğada 40-45 yıl süren ömürleri, havuzlarda ortalama 5 yıla inmiş oluyor. Hâlâ yunuslarla yüzmek isteyen var mı?

Peki ya insanlar?

Yunus parklarında yunus, mors, balina, fok gibi farklı türdeki deniz memelileri aynı işkenceye maruz kalıyor. Peki bu parklara koşarak, paralarını sorgusuz sualsiz bu gösterilere veren insanlar neye alet ediliyor? Yunus parkı sahipleri, bu parkların çocuklara deniz memelilerini tanıttığını söylüyorlar.

Yunusların top zıplattığı, morsların saksafon çaldığı, balinaların resim yaptığı bu ticarethaneler için bu iddiayı tartışmak bile çılgınca. Fakat çocuklarımızın bir şeyler öğrendiği muhakkak: Hayvanların bir eğlence aracı, parayla alınabilen bir eşya olduğunu öğreniyorlar. O yunusların bir ailesi olup olmadığını, o havuza nasıl getirildiklerini, tüm o numaraları neden yaptıklarını bir an bile düşünmeden patlamış mısırlarından arta kalanları bırakarak orayı terk ediyorlar.

Bilim insanları kötülüğün bilimsel tanımının "empati yoksunluğu" olduğunu söylüyor. Çocuklar yunus parklarında en çok ihtiyaçları olan şeyi kaybediyorlar; empatiyi.

Bu tesislerin insanlar üzerindeki sömürüsü bununla da bitmiyor. Yunusların engelli çocuklar üzerinde olumlu etkisi olduğu iddia ediliyor ve hiçbir bilimsel dayanak olmadan "şifa dağıtan yunuslara" yunus terapisi adı altında binlerce dolarlık tedavi biletleri kesiliyor. Dünyaca ünlü bilim insanları, Tohum Otizm Vakfı'ndan psikiyatristler "böyle bir şey yok, buralara gitmeyin" dese de, bilim bu kirli ticaret karşısında fazlasıyla naif kalıyor.

Neler yapabiliriz?


Türkiye'de bu tesislerden 10 tane var. Üstelik hepsinde yunus terapisi hizmeti de veriliyor. Tarım Bakanlığı, Çevre Bakanlığı ve Sağlık Bakanlığı pek çok açıdan bu tesisleri yetki sınırları dışında tuttuğu için yasal süreç tıkanıyor. Bugün Türkiye'de yunus parkı açmakla çay bahçesi açmak arasında pek fark yok. Yunus terapisi ya da kendimizce şifalı olduğunu düşünerek, örneğin "patlıcan terapisi" gibi hizmetler vermek istersek, yine aynı yasal açıkları, yetki boşluklarını kullanabiliriz. Hal böyle olunca, bir vatandaş olarak elimizden çok şey gelemese de, bir tüketici olarak bu parklar üzerinde baskı kurabilmemiz mümkün. Yunus parklarına kesinlikle gitmemek, çevremizi, yakınlarımızı hatta çocuklarımızın öğretmenlerini bile bilinçlendirmek büyük önem taşıyor. Parkları boykot ettiğimiz gibi onları destekleyen firmaları boykot etmek de etkili bir yöntem. Yunuslara yapılan işkenceleri bile bile, onları bir çift ayakkabı gibi indirime sokan fırsat sitelerine neden üye olalım ki? Şimdiye dek, Opet, DenizBank, Hürriyet Çocuk Kulübü ve Boyner gibi büyük kuruluşlar tepkileri göz önünde bulundurarak yunus parkları ile yaptıkları anlaşmaları iptal ettiklerini duyurdular. Anlayacağınız yunuslar için hâlâ umut var.

Türkiye'de deniz memelilerinin esareti konusunda farkındalık çalışmaları yürüten Yunuslara Özgürlük Platformu, tamamı gönüllü insanlardan oluşan bir hareket. Gelişmelerden haberdar olmak, kampanyalara ve protestolara katılmak için takip etmek yeterli.

Neden?

Bir yunus gösterisine bilet alarak, Japonya'da her yıl 23 bin yunusun katledilmesine, deniz memelilerinin türlü işkenceler ile havuzlarda tutsak edilmesine, çocuklarımızın empati yoksunu bencil bireylere dönüşmesine, pek çok engelli çocuğun ve ailesinin umutlarının sömürülmesine neden oluyor, Türkiye'nin de taraf olduğu, yunusların tutsak edilmesini ve ticari amaçla kullanılmasını yasaklayan uluslararası BERN sözleşmesini ihlal ediyoruz.  Peki, bunu neden yapıyoruz? Bir yunus gösterisine gitmesek hayatımızda ne değişir? Ayı oynatmaktan farksız bir eğlence, bu kadar önemli olabilir mi gerçekten? Yunuslara özgürlük, insanlara da biraz empati lütfen.

Didem ARAKON
Kaynak: Bianet

Kaz Dağları'nın ölüm fermanı

Türkiye’nin cennet köşelerinden biri olan Kaz dağlarında altın arama ve işletme için, 16 firmaya ruhsat verildi. 34 noktada 400 bin ton siyanür kullanılacak.

Türkiye’nin cennet köşelerinden biri olan oksijen deposu Kaz dağlarında, altın madeni işletmek için 16 firma ruhsat aldı. Yerli ve yabancı firmalar, 400 bin ton siyanür kullanarak 34 noktada altın arayacak.  CHP bu konuda bir Meclis Araştırma önergesi verdi. Önergede, ‘’Kaz dağları ciddi tehdit altındadır’’ denildi.

CHP Çanakkale Milletvekili Serdar Soydan ve arkadaşlarının önergesinde, Kaz dağlarının bölgedeki 2 milyon insanın temiz su kaynağı olduğu da hatırlatıldı. ‘’Kaz dağları, gelecek kuşaklara devredilmesi gereken tarih ve mitoloji alanıdır’’ denilen önergede şu görüşlere yer verildi:

750 BİN KİŞİ OLUMSUZ ETKİLENECEK

“Dünyanın en çok korunması gereken bölgelerinden biri olan Kaz dağlarının bitki örtüsü, suyu, havası, yer altı ve yer üstü zenginlikleri ciddi tehdit altındadır. Bölgede birçok uluslar arası firma, başta altın ve gümüş olmak üzere maden arama ve işletme ruhsatı almış ve almaya devam etmektedir. Kaz dağlarında altın madeni işletmeciliğinin başlaması halinde, 2,5 milyar ton kaya ve toprak işlenecek, yaklaşık 400 bin ton siyanür kullanılacaktır. 10 milyon adet zeytin, kiraz, şeftali, elma ağaçları ile birlikte tüm bitkisel üretim ve tarımla geçimini sağlayan 750 bin kişi olumsuz etkilenecektir.’’

Kaz Dağları bölgesinde 2007 yılında başlayan altın arama çalışmaları kapsamında bugüne dek yüzlerce sondaj yapıldı. Çanakkale bölgesinde son olarak da 16 firma 34 bölgede altın arama ve işletme ruhsatı aldı. Ruhsatlar, Bayramiç, Çan, Lapseki, Biga, Ezine, Ayvacık ve Yenice ilçeleri sınırları içinde bulunuyor.

Kaynak: Turnusol

'Uyuşturucuya hayır'a 6 ay hapis

Mersin'de Sosyalist Demokrasi Partisi'ne (SDP) bağlı Devrimci Liseliler'in (Dev-Lis) üyesi olan Çağdaş Doğan ve Hakan Serttaş beş yıl önce bir lise duvarına sprey boya ile "Uyuşturucuya hayır! / Dev-Lis" yazdı.


Gençlere Çocuk Mahkemesi’nde ‘kamu malına zarar’ iddiasıyla 4’er bin TL ceza verildi. Daha sonra mahkemenin sorusu üzerine emniyet 30 yıl önceki bilgilere dayanarak Dev-Lis adlı yasal öğrenci topluluğunun ‘terör örgütü’ olduğunu savundu. Gençler her ne kadar “Uyuşturucuya karşı duyarlılık için yazdık” dediyse de mahkeme, Mahkeme duvardaki yazıyı, “Sanıkların uyuşturucu gibi toplumun duyarlı olduğu konuya dikkat çekmek amacıyla yazılama yaparken terör örgütünün imzasını atmak suretiyle toplumun örgüte yönelik fikir ve kanaatlerinde müspet bir imaj yaratma amaçlı propagandif faaliyet” diye değerlendirdi ve iki genci 6 ay 20 gün hapis cezası verdi. Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin bu kararı onaması üzerine, üniversiteye hazırlanan Çağdaş Doğan, 19 Ağustos’ta savcılığa teslim oldu ve Mersin Cezaevi’ne konuldu. Hakan Serttaş da öğrenci olarak bulunduğu Bursa’da savcılığa teslim oldu.

Kaynak: Radikal

19 Ağustos 2011 Cuma

Neoliberalizmin En Yeni Ürünü: Modern Köle Ticareti

Ignacio Ramonet

Uzmanlar köle emeği vebasının Avrupa Birliği’nde hızla geliştiğini ortaya koydu. Sendikalar ve emek grupları, Avrupa’da yüzbinlerce işçinin kölelik afetine tabi olduğunu tahmin ediyor…

Paris, Temmuz (IPS). Köleliğin kaldırılmasından tam iki yüz yıl sonra iğrenç bir uygulamanın yeninden yürürlüğe girdiğine tanıklık ediyoruz: İnsan ticareti. Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO), her sene 12.3 milyon kişinin uluslararası suç şebekelerince tutsak edilerek, insanlık dışı koşullarda zorla çalıştırmada kullanıldıklarını tahmin ediyor.

Kadınların durumunda kurbanlar genellikle cinsel istismara tabi tutulurken, kalan diğer bir kesim de hizmetçi olarak kullanılıyor. Çeşitli dolandırıcılıklarla tutsak edilerek organları uluslararası organ ticareti kapsamında satılabilen gençlerin durumu da var.

Otelcilik, lokantacılık, tarım ve inşaat iş kollarındaki ucuz emek talebini karşılamak için bu uygulamalar gittikçe daha da yaygınlaşıyor.
AGİT [Avrupa İşbirliği ve Güvenlik Teşkilatı], geçtiğimiz Haziran ayında Viyana’da yapılan konferansının son iki gününü bu konuya ayırdı. Olay uluslararası olsa da, çeşitli uzmanlar köle emeği vebasının AB’de hızla geliştiğini ortaya koydu. Sendikalar ve emek grupları, Avrupa’da yüzbinlerce işçinin kölelik afetine tabi olduğunu tahmin ediyor.

İspanya, Fransa, İtalya, Hollanda, Birleşik Krallık ve diğer AB ülkelerinde Avrupa serabının cezbettiği göçmen işçiler, kendilerini çeşitli mafya şebekelerinin ve eski çağların kölelerinkine benzer koşullarda çalışma tuzağına düşmüş halde buluyor. Örneğin Bir ILO raporu, Napoli’nin güneyinde 1200 evsiz tarım işçisinin sözleşmesiz olarak, çok düşük ücretlerle ve özel milislerle korunan seralarda günde 12 saat çalıştırıldıklarını ve toplama kamplarını andıran koşullarda yaşadıklarını ortaya çıkarıyor.

Bu “çalışma kampı” Avrupa’da tek değil; binlerce belgesiz göçmen aynı akıbete uğrayarak, birçok Avrupa ülkesinde gelişmekte olan modern köle ticaretinin kurbanları olmuş durumda. Çeşitli sendikalara göre bu zorla çalıştırma şekli tüm tarımsal üretimin yaklaşık yüzde 20’sini oluşturuyor.

İnsan ticaretindeki bu genişlemeden büyük ölçüde mevcut ekonomik model sorumludur. Gerçekte son otuz sene boyunca ekonomik şok terapisiyle dayatılan neoliberal küreselleşme, toplumun en kırılgan katmanlarını yıkıma uğrattı ve son derece ağır sosyal maliyetler yükledi. Sermaye ve emek arasında şiddetli bir rekabet yarattı. Serbest ticaret adına dünya çevresinde üretim ve ticaret yapan çokuluslu şirketler, mallarını emeğin en ucuz olduğu yerlerde üretiyor, fakat hayat pahalılığının en yüksek olduğu yerlerde satıyor. Yeni kapitalizm rekabet yeteneğini ana motoru yaparak, emeğin ve emekçilerin metalaştırılmasını da beraberinde getirdi.

Avrupa’da şanslı küçük bir azınlığa önemli fırsatlar sağlayan kürselleşme, kalan kesimlere ise, AB ücretli çalışanları, küçük işletmeler, küçük çiftçiler ve onların dünyanın diğer yanındaki düşük maaşlı sömürülen muadilleri arasında acımasız ve doğrudan bir rekabeti dayatıyor. Bunun apaçık ortada olan sonucu ise şu: Gezegen ölçeğinde bir sosyal damping.

Bunun istihdam açısından getirdiği sonuç felakettir. Örneğin Fransa’da bu gelişme son yirmi senede sadece sanayi iş kolunda iki milyondan fazla işyerinin tasfiyesine neden oldu.

Süreğen bir emek açığının olduğu Avrupa’daki belli iş kolları belgesiz işçi çalıştırmaya yöneliyor ve bu da gizli şebekeler aracılığıyla yapılan ve çoğu durumda insanları kölece çalışmaya mahkûm eden yasadışı işçi ticaretini daha da teşvik ediyor. Çok sayıda rapor, açıkça göçmen tarım işçisi “satışı”nı belgeliyor.

Bu suçlarla mücadele etmekte kullanılabilecek birçok uluslararası hukuk aracı olmasına ve devlet yetkililerinin bu suçları kınayıcı açıklamalarının gittikçe çoğalmasına rağmen, kamuoyunun uygulamaya son verme iradesi zayıf. Aslında sanayi ve inşaat iş kolu yönetimleri ve tarım ihracatçıları belgesiz işçi ticaretini görmezden gelmeleri için hükümetlere baskı yapıyor.


Sanayi yönetimi kitlesel göçü daima destekledi, çünkü bu, emeğin fiatını düşüren bir şey. Avrupa Komisyonu ve BUSINESSEUROPE (Avrupa sanayicileri ve İşadamları Konfederasyonu) raporları yıllardır daha fazla göç çağrıları yapmakta.

Fakat bugünün insan tacirleri sadece köle emeğini sömürenler değil; Şimdi bir “yasal esaret” türü de geliştiriliyor. Örneğin geçtiğimiz Şubat ayında İtalyan şirketi Fiat, işçilerine insafsız bir ültimatom tebliğ etti: Ya daha az ücretle daha kötü koşullarda çalışmayı kabul et, ya da şirket üretim faaliyetini Doğu Avrupa’ya kaydıracak! İşten atılma ihtimaliyle karşı karşıya kalan ve Doğu Avrupa’nın olabilecek en düşük ücret düzeyleri ve haftasonusuz çalışma koşullarıyla korkutulan Fiat içilerinin yüzde 63’ü, sömürülmelerinden yana oy verdi.

Avrupa’da krizden ve sert mali düzenleme politikalarından faydalanan birçok işveren, buna benzer “yasal esaret” şekilleri tesis etmeye çalışıyor. Neoliberal küreselleşmenin sağladığı araçlar sayesinde, işçilerini uzak ülkelerdeki ucuz emek nedeniyle vahşi bir rekabetle tehdit ediyorlar.

Eğer bu yıpratıcı sosyal gerilimden kurtulacaksak, küreselleşmenin mevcut işleyiş biçimlerini sorgulamak, küreselleşme karşıtı bir sürece başlamak zorundayız.(Solküre)

Çeviri: Kutlu Tunca
Kaynak: Haberfabrikasi.org

18 Ağustos 2011 Perşembe

Hem çevre, hem işçi düşmanı



Kütahya’da, Eti Gümüş A.Ş.’ye ait gümüş madeninde geçtiğimiz Mayıs ayında siyanürlü atık havuzunda bir setin çökmesi dikkatleri bölgeye çekmişti. Kazadan birkaç ay sonra çevredeki köylerde zehirlenme vakaları yaşanmış, Çevre ve Orman Bakanlığı ise adeta madenci şirkete kefil olarak iddiaları yalanlamıştı. 



Ancak geçtiğimiz ay madende çalışan 65 işçinin kanlarında yüksek oranda arsenik ve ağır metal bulunduğu için Ankara Meslek Hastalıkları Hastanesi’nde tedavi altına alınması, “mızrağın çuvala sığmadığını” gösterdi. Konuya ilişkin açıklama yapan Ankara Tabip Odası, madenin yarattığı ağır metal tehlikesinin madende çalışan tüm işçileri ve yöre halkını da tehdit ettiğini bildirmişti. Ancak tüm uyarılara rağmen maden faaliyetlerini sürdürüyor. Sadece çevreyi değil, insan sağlığını da tehdit eden Eti Gümüş A.Ş. işçilere karşı da düşmanca bir tutum alıyor. 



İŞÇİLER İSTİFA ETMEK ZORUNDA KALDI 



İşçiler, kendilerini hastanelik eden çalışma koşulları düzeltilmediği için Meslek Hastalıkları Hastanesi’nin verdiği raporun bitmesinin ardından işyerinden istifa etmek zorunda kalıyorlar. Hastanede yattıkları süre boyunca hiçbir şirket yetkilisinin kendilerini aramadığını anlatan işçiler, “hastaneden çıkınca ararlar” diye umutlandıklarını, ancak bir arayanının dahi olmadığını söylediler.

“Çalışma şartlarımız değişmediği için ‘Ya sağlımız, ya işimiz’ diye karar vermek zorunda kaldık. Sağlığımızı tercih ettik” diyen işçiler mağdur. İş Kanunu’nun 24. maddesinde yer alan “İş sözleşmesinin konusu olan işin yapılması işin niteliğinden doğan bir sebeple işçinin sağlığı veya yaşayışı için tehlikeli olursa” ifadesinden yararlanarak haklı nedenle derhal fesih hakkını kullanan işçiler, geçmişten kalma hak edişlerini almak için şirkete dava açıyorlar. Şimdiye kadar 50 işçi dava açarken, 50 işçinin de önümüzdeki birkaç gün içinde dava açacağı belirtiliyor. 



Birçok işçi de madenci şirketin sağlık bozan çalışma koşullarına karşı maddi ve manevi tazminat davası açacak. 



BAKANLIKTAN KORKMADI, SENDİKADAN KORKTUĞU KADAR! 



Hâlâ çalışmaya devam eden işçiler de çalışma koşullarını ancak birlikte hareket ederek düzeltebileceklerini görüyorlar ve Maden-İş Sendikası’ndan örgütlenmeye çalışıyorlar. Ancak şirketin işçilerin sendikalı olmasını da engellemek istediği iddia ediliyor. Şirketin geçtiğimiz günlerde 60 işçiyi zorla ücretsiz izne göndermek istediği, kabul etmeyen işçilerden bir kaçının işten atıldığı belirtiliyor. İşçilerin, “Sendikaya üye olursanız bayramdan sonra iş akdiniz feshedilir” diye tehdit edildiği de iddialar arasında. Şirketin farklı adlarla kurduğu iki taşeron şirket arasında işçilerin yerini sürekli değiştirerek, sendikalaşmayı engellemeye çalıştığı da bir başka iddia. 



Çevre Bakanlığı, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı ile Sağlık Bakanlığı’nın mercek altına aldığı şirketin, bakanlıklardan çok işçilerin örgütlenmesinden korkması dikkat çekiyor. 



SENDİKA DÜŞMANLIĞI ESKİYMİŞ 



Uzmanların, “Tüm Kütahya’yı tehdit ediyor” dediği madenci şirketin sendika düşmanlığı da eskiye dayanıyormuş. Özelleştirme süreci 2004-2007 yılları arasında tamamlanan madende şirketin ilk icraatı sendikayı silmek olmuş. Maden-İş üyesi olan işçilerin büyük bölümü emekli olmaya zorlanmış. Kalan işçiler hızla işten çıkarılırken, sendikanın yetkisinin düşmesi için çok sayıda yeni işçi alınmış. 



Konuya ilişkin gazetemize bilgi veren Maden-İş Eğitim-Basın Müdürü Dr. Fikret Sazak, sendikanın yetkisini kaybetmesinin ardından işçilerin defalarca kez sendikalaşmaya giriştiğini, ancak şirket tarafından sürekli engellediğini bildirdi. “800 kişinin çalıştığı bu işyerinde örgütlenme çalışmamız hiç durmadı. Ama her seferinde işveren hukuk dışı yollarla bizi engelledi” diyen Sazak, madende örgütlenme çalışmalarının son 2 aydır yeniden hız kazandığını ve patronun engelleme çabalarına rağmen başaracaklarını söyledi. 



‘SENDİKA OLSAYDI FACİA YAŞANMAZDI’ 

Madende sendikanın bulunduğu dönemlerde bu tür sorunlar yaşanmadığına dikkat çeken Sazak, işyerinin öz denetimini sağlayan sendikaların yaşanabilecek iş kazası ve sağlık sorunları karşısında da işçilerin elindeki en önemli silah olduğunu vurguladı. “Sendikal örgütlülük olsaydı bu facia yaşanmazdı” diyen Sazak, madenin çevresindeki köylerde yaşayan halka da, “daha büyük bir felaket yaşanmaması için sendikanın çalışmalarına destek verme” çağrısı yaptı. 

Cem Gurbetoğlu/EVRENSEL
Kaynak: Haberlink

Beyoğlu'nda masalar rant nedeniyle kaldırılıyor

Beyoğlu'ndaki masa ve sandalyelerin zabıtalar tarafından kaldırılmasının iç yüzü belli oldu. Beyoğlu Belediye Başkanı Misbah Demircan'ın Mis Sokak esnaflarına yaptığı açıklamaya göre Asmalımescit kentsel dönüşüm alanına girecek ve butik otellere dönüştürülecek. 

Belediye zabıtalarının uzun zamandır Beyoğlu'nda, polis eşliğinde sabah-akşam düzenli olarak yaptığı masa kaldırma operasyonları büyük tepki çekmişti. Kazete'nin haberine göre İşlerinin kötü gittiğinden, para kazanamadığından yakınan esnaflar çeşitli eylemler düzenledi. Masaların kaldırılmasıyla ilgili herkes farklı yorumlarda bulundu. Kimisi, bu uygulamanın doğru ve yerinde olduğunu söylerken kimisi ise özgürlüğünün kısıtlandığından yakındı. Ancak yapılan bu masa kaldırma operasyonlarının iç yüzünde farklı bir detay ortaya çıktı. Beyoğlu Belediye Başkanı Misbah Demircan, eğlence adreslerinden biri olan Mis Sokak'ta işletmecilerden birkaçıyla görüşerek durumu izah etti. 



"BÜTÜN BİNALARI BUTİK OTEL YAPACAKLARMIŞ" 



Mis Sokak esnafı, Misbah Demircan'ın kendilerini görüşmeye çağırdığını belirterek şöyle konuştu: "Demircan, sokakları yenileyeceklerini ve güzelleştireceklerini söyledi. Öyle söyleyince ben de kendilerine 'kentsel dönüşüm denilen şey burayı da kapsıyor mu?' diye sordum. Kendisi ise buna 'kentsel dönüşüm' değil 'kentsel değişim' diye cevap verdi. Yıkmadan yapacaklarını dile getirdi. Buralardaki binaların üst katlarını butik otel yapacaklarını, alt katların ise buralara hizmet edecek kafelere dönüştürüleceğini söyledi. Muhtemelen tüm İstanbul'da yapılması planlanan kentsel dönüşüm buralarda da uygulanacak." 



"İŞÇİLERİ ÇIKARMAK ZORUNDA KALDIK" 



Cirolarının üçte bire düştüğünü söyleyen esnaf "Bir sürü işçi işinden oldu. İşçileri işten çıkarmak zorunda kalıyoruz. Zor durumdayız. Nevizade'nin yakınlarında 500'e yakın işçinin işten çıkarıldığını duyduk. Bu konuya bir çözüm bulunacağını umuyoruz" diye konuştu. 



"YENİ BİR RANT KAPISI AÇILIYOR" 

İsmini vermek istemeyen bir Beyoğlu esnafı ise, butik otel ve elit kafelerle Beyoğlu'nun rant merkezine dönüşeceğini ve "kentsel değişim"in aslında birilerine rant sağlayacağını savundu. Böylece Beyoğlu'nun turizme açılıp halka kapatılacağını savunan aynı kişi, insanların sokakta oturmalarına izin verilmemesinin nedeninin de işletmelerin zarar ederek, mekanlarını ucuza elden çıkarmak zorunda bırakılmaları olduğunu vurguladı.

Kaynak: Haberlink