10 Mart 2011 Perşembe

Kadınlar Örgütlü ve Güçlü Bir İsyan İçin Taksim'deydi

Taksim'den Tünel Meydanı'na yürüyen feministler, kadın katline, kadını şiddetten korumayan yasalara ve yasa uygulayıcılarına, devlet kaynaklı şiddete, kadınların evdeki emeğinin yok sayılmasına, çalışma hayatında kadına yönelik ayrımcılığa, homofobiye, savaşa ve patriarkal düzene karşı "isyanını" dile getirdi.

İstanbul'da feministler, 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü'nde öfke, özlem ve taleplerini daha yüksek bir sesle dillendirebilmek için bir aradaydı.

Feministler, kadın katline, kadını şiddetten korumayan yasalara ve yasa uygulayıcılarına, cinsel şiddet suçlularını koruyan Adli Tıp Kurumu'na, erkeklik indirimi yaparak katilleri koruyan mahkemelere, devlet kaynaklı şiddete, kadınların evdeki emeğinin yok sayılmasına, çalışma hayatında kadına yönelik ayrımcılığa, homofobiye, nefret cinayetlerine, savaşa ve patriarkal düzene karşı "isyanlarını" haykırmak için dün saat 19.30'da Taksim Tramvay Durağı'nda buluştu.


Mor bayrakları ve flamaları, rengarenk atkı ve bereleri, davulları, darbukaları, düdükleri, sloganlarıyla İstiklal Caddesi'ni dolduran yüzlerce kadın, Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne (TBMM), hükümete, adli makamlara "Kadınlar her gün yakınları erkekler tarafından öldürülüyor. Durdurmak için daha ne bekliyorsunuz?" diye seslendi.


Ellerinde yakınları tarafından öldürülen kadınların fotoğraflarıyla yürüyen kadınlar "Kadın cinayetlerine isyandayız", "Erkek vuruyor devlet koruyor", "Bedenine, kimliğine, emeğine sahip çık", "Ar değiliz mal değiliz zar değiliz biz feministiz", "Ev işi yapma dünya dursun", "Gelsin baba, gelsin koca, gelsin polis, gelsin cop, inadına isyan, inadına isyan, inadına özgürlük", "Dünya yerinden oynar kadınlar özgür olsa" sloganları attı.


Kadın ve erkeğin eşit olmadığını söylerken kadınlara üç çocuk doğurmalarını tavsiye eden Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'a "Bize bak başbakan, tepemizi attırma, kendin yat yumurtaya" diye seslendi.


"Hür doğdum hür yaşarım" ve "Kadınlar vardır" şarkılarını hep bir ağızdan seslendirdi.


Kadınların yürüyüşünü, İstiklal Caddesi'ndeki erkekler şaşkın bakışlarla izledi. Bazı erkekler cep telefonlarıyla fotoğraf ya da video çekerken bazıları da kortejin sloganlarını telefonlarıyla yakınlarına dinletmeye çalıştı. Bazı erkek ve kadınlar ise yürüyüşçülere el sallayarak ya da alkışlarla destek verdi.


Yürüyüş, Tünel Meydanı'ndaki basın açıklamasının ardından sokak partisiyle son buldu.


"Kağıt üzerinde kalacak yasalar değil, acil önlem istiyoruz"

Basın açıklamasını, İstanbul Feminist Kolektif adına Gökçe Kartaler okudu.


Kartaler, bu yıl da devletin erkek egemen zihniyeti aşındıracak, kadının beden ve emek sömürüsünün önüne geçecek, kadına yönelik fiziksel, psikolojik ve ekonomik şiddetin hızını kesecek hiçbir önlem almadığını belirtti.


"Bu yıl da kadınlar tacize, tecavüze ve erkek şiddetine karşı korunmasız kaldı. Elimizde 8 Mart öncesi acele açıklaması yapılan yasa tasarısı haberinden başka bir şey yok. Kağıt üzerinde kalması muhtemel yasaları değil, acil önlem istiyoruz" diyen Kartaler, TBMM'ye, hükümete, adli makamlara, "Artık tek bir gün, tek bir kadının öldürülmesine tahammülümüz kalmadı" diye seslendi.(BB)


* İstanbul Feminist Kolektif'in 8 Mart açıklamasının tam metnini görmek için tıklayın.


* Fotoğraf: Nilgün Yurdalan


Kaynak: Bianet

9 Mart 2011 Çarşamba

Akyaka'da Sokak Hayvanlarını Katleden Şahsa 17.000 TL Ceza



Muğla - Ula - Akyaka Beldesinde 25 sokak hayvanının zehirlenerek katledilmesinin sanığı olan şahısa İl Çevre Müdürlüğnce, katledilen hayvan başına ortalama 700 TL'den toplamda 17 bin yüzdoksan TL ceza kesildi.

Muğla’nın Ula ilçesi Akyaka Beldesi’nde yaşanan hayvan katliamı aralarında Alman ve İngilizler’in de bulunduğu 30 kişilik bir grup tarafından protesto edildi. Yol kapatan, slogan atan ve ellerinde pankartlarla esnafı dolaşan hayvanseverler köpekleri zehirlediği iddia edilen H.U.’nun (Hamit Uslu) evinin önünde oturma eylemi yaptı, ıslık ve alkışlarla tepkilerini dile getirdi.

Türkiye’nin gözde turistik beldelerinden Akyaka’da geçen hafta 5’i sahipli 22 köpek ve 7 kedi zehirli et verilerek öldürüldü. Zehrin etkisiyle çevrede bulunan tavuklar ve kuşlar da telef oldu. Aralarında beldede yerleşik yaşayan Alman ve İngilizler’in de bulunduğu Akyaka Belediyesi Sokak Hayvanları Platformu üyesi 30 kişi katliamı protesto etti. Üzerlerine ölen köpeklerin fotoğraflarını yapıştıran hayvanseverler, beldede “Köpek katillerini istemiyoruz”, “Onlar da canlı”, “Çocuklarımızın hayatı da tehlikede” sloganları attı. Pazaryerinden başlayıp sahile kadar yürüyen grup, yol boyunva vatandaşları hayvan hakları konusunda bilgilendirdi.

Pazaryeri Caddesi’ni trafiğe kaphatarak bir süre oturma eylemi yapan grup, daha sonra hayvan katliamını yaptığı iddiasıyla hakkında jandarma tarafından soruşturma başlatılan H.U.’nun (Hamit Uslu) evinin önüne geçti. Beldede kaldığı ileri sürülen son sokak köpeğine “Eylem” adını veren grup, “Sen çok yaşa Eylem” sloganı attı, H.U.’yu alkış ve ıslıklarla protesto etti.

Hayvansever Sinem Öztürk, hayvanların öldürülmesini katliam olarak niteleyip, ‘Akyaka bizim olduğu kadar sokak hayvanlarınındır. Beldemizde hayvan katili istemiyoruz. Bu olayın peşini bırakmayacağız, en yüksek mevkilere kadar sesimizi duyuracağız. Aramızda para toplayarak köpekleri besliyoruz, sahip çıkıyoruz. Sonra bir gecede hepsi katlediyor. bundan sonra benzer durumların yaşanmaması için ne gerekirse yapacağız. hayvan katliamı yapanların en ağır cezayı almalarını sağlayacağız’ dedi.

Hayvansever Sema Maral ise öldürülen sokak köpeklerinin tamamının kısırlaştırılıp, aşılarının yapıldığını ve zararsız olduğunu belirtti.

"Sokak köpeklerini öldüren seri katildir" diyen Alman asıllı Türk vatandaşı Bahar Suseven ise şunları söyledi:

“Sokak köpekleri elektronik çip takarak takibe alınmalı. Köpeklere verilen zehirli etleri yiyen kediler, tavuklar ve kuşlar da öldü. Bunu yapanlar sadece hayvan katili değil aynı zamanda çevre katilidir. Eylemlerimiz ve tepkimiz sürecek. 2009 yılında da beldemizde köpek katliamı yaşanmıştı. Bunun bir daha tekrarlanmaması için ne gerekiyorsa yapacağız” dedi. Grup, açıklamaların ardından sessizce dağıldı.


Video


Kaynak: DHA

5 Mart 2011 Cumartesi

İnsana, hayvana, gezegene özgürlük

Yeryüzüne Özgürlük Derneği, her türlü tahakküme karşı topyekûn mücadeleyi amaçlıyor. Kapitalizmi, sömürüyü, faşizmi, türcülüğü, cinsiyetçiliği teşhir ediyor. Birini önemseyip diğerini görmezden gelerek gerçek bir değişimin yaşanamayacağının farkındalar. Sloganları da bunu anlatıyor: “İnsana, Hayvana, Gezegene Özgürlük”.

Tahakküm nedir? Patronun işçiye uyguladığı baskı mı? Erkeğin kadına yönelik zorbalığı mı? Bir milletin başka bir millete hükmetmesi mi? Yeryüzüne Özgürlük Derneği bunların hepsinin ve çok daha fazlasının tahakküm olduğunun farkında; insanın insana, insanın hayvana ve doğaya, erkeğin kadına, erkek ve kadının transseksüele, lezbiyene, ebeveynin çocuğa, çoğunluğun azınlığa, zenginin fakire uyguladığı bütün baskılara karşı çıkıyor dernek. Tahakkümün her türüne karşı mücadele etmeyi amaçlıyor, çünkü birini kabul edip, diğerini yok saymak ya da geri plana atmak, öyle ya da böyle tahakkümü meşru görmekten başka bir şey değil.

- Neden ve ne zaman kuruldunuz?

- Burak Özgüner: 2010’un Şubat ayında kurulduk. Yaşamı tek, bütün olarak ele alan bir sosyal hareket eksikliği olduğu için ortaya çıktık. Yeryüzüne Özgürlük Derneği, sömürü ve tahakküm ilişkileri üzerinden kendisini var eden bu sistemi kabul etmeyen, ona karşı çıkan, alternatifler üretmede katkı sunmak isteyen bireylerin bir araya gelmesiyle kuruldu. Ancak dernek, bizim için devletin ve sermayenin mağdur ettiği tüm kesimlerle dayanışmak, sosyal mücadelelere yeni bakış açısı ve ivme kazandırmak için sadece bir araç. İnsanları derneğimizde toplamak ya da derneğin adını öne çıkartan girişimlerde bulunmaktansa her üyemizin tüm sosyal hareketlerde var olarak, o hareketleri ileriye taşıması temel amaçlarımızdan.

Mustafa Cevdet Arslan: Bizler zaten, toplumsal mücadelelerin bir ucundan tutan insanlardık. Ben yıllardır ekolojik mücadelede yer alıyordum. Yeryüzüne Özgürlük Derneği, Hasdal’daki hayvan katliamlarına karşı Hayvan Özgürlüğü İnisiyatifi’yle yaptığımız eylemlilikle ortaya çıktı. Doğrudan sokakta doğdu yani, öyle de gidiyor.

- Türkiye çok sorunlu bir ülke. Ne yazık ki insan hakkı ihlallerinden hayvan haklarına, azınlık sorunlarına kadar geniş bir yelpazede yaşanıyor sorunlar. Bu yüzden bütüncül bir yaklaşımla çalışma yürütebilmek mümkün mü? Bu açığı doldurabileceğinizi düşünüyor musunuz?

M. C. Arslan: Bu bir süreç. Bir şeye başlar, her çabanızla, eyleminizle bir şeyler biriktirirsiniz. İnsanlara bir şey katar, insanlardan bir şey öğrenirsiniz. Biz bir adım attık, yoksa bir dernek tek başına bu işi yapamaz. En azından böyle bir gerekliliği ortaya koymak adına bu çaba önemli bence.

B. Özgüner: Bu bakış açısı ne yazık ki Türkiye’de daha yeni yeni konuşuluyor. Hak ihlallerinin bir bütün olarak ele alınması, daha kapsamlı bir mücadele yürütülmesi şart. İnsanlar meydanlarda “Kurtuluş yok tek başına” diye bağırıyorlar. Ancak onlar bunu sadece insan dayanışması olarak görüyor. Bizse mağdur grubun içinde hayvanların, doğanın da olduğunu düşünüyoruz. Normun dışında kalan, baskı ve zulmün nesnesi haline getirilmiş tüm bireyler, yoksullar, azınlıklar, göçmenler, kadınlar, LGBTT bireyler, mahkûmlar, çocuklar, hayvanlar, evsizler, işçiler, işsizler, radikaller, asiler, “marjinal” diye tanımlananlar, kenara itilmişler, hastalar, fiziksel ve zihinsel engelliler, ötekileştirilen tüm canlılar için yeni bir düzen ve adalet anlayışı talep ediyoruz. Mücadele ancak birbirimizi anlamaya çalışarak ve yan yana, beraber durarak mümkün.

Arzu Aydoğan: Tahakküm anlayışından birini umursamazsanız, diğer tahakküm anlayışlarını da meşru hale getirirsiniz. İnsanın doğaya tahakkümü önemli değil, sonraki mesele derseniz, insanın insan üzerindeki tahakkümünü de bir yerinden meşru görebilirsiniz. Ya da bir sınıfın tahakkümü daha önemli deyip, erkeğin kadına tahakkümünü ikinci mesele olarak göremezsiniz. Topyekûn bir mücadele anlayışı benimsemeksizin, ne kendimizi değiştirebiliriz, ne anlayışlarımızı dönüştürebiliriz ne de yoğunlaştığımız konuda başarılı olabiliriz. Çünkü birbirine zincirleme bağlı bu sorunları, neden-sonuç ilişkisi içerisinde düşünmediğinizde kökten bir çözüm de getiremezsiniz.

- Diğer sivil toplum örgütleriyle bağlantıda mısınız?

M. C. Arslan: Pek çok platformla birlikte hareket ediyoruz. Karadeniz İsyandadır Platformu’yla HES’lere, yaşam alanlarının yok edilmesine karşı mücadele ediyoruz. Göçmen Dayanışma Ağı, Lambda LGBTT Dayanışma Derneği, İnsan Hakları Derneği, kadın mücadelesiyle ilgili örgütlenmelerle sürekli irtibattayız. Bütün bu hareketler birlikte yürümeli. Zaten Yeryüzüne Özgürlük Derneği’nin temel sloganı: “İnsana, Hayvana, Gezegene Özgürlük”.

SİRKLERE BOYKOT ÇAĞRISI

- Henüz çok yeni kurulmuş bir derneksiniz. Ancak şimdiye kadar neler yaptınız, neler yapmayı planlıyorsunuz?

B. Özgüner: Önceliğimiz kamuoyu tepkisi oluşturmak, farkındalık yaratmak. Her hak ihlalini teşhir etmeye çalışıyoruz. İnsanlarda farkındalık yaratabilmek için hak ihlallerini görünür kılmak gerekiyor. O yüzden teşhir önemli. Konuya garip öncelik meseleleriyle yaklaşmaktansa, bir öncelik tanımadan, ancak daha çok mağdur olanlara da yoğunluk vererek çalışmalar yapıyoruz. Mesela, sirklerin eğlence değil, zulüm merkezi olduğuna, bu kanlı ticarete alet olunmaması gerektiğine dair çağrıda bulunduk. Hayvan Özgürlüğü İnisiyatifi bunu önemseyip bir eylem düzenledi. Çaldağı’ndaki nikel madeninden kaynaklı ekolojik tahribata ve Celal Bayar Üniversitesi’nde kurulan hayvan deney merkezine dikkat çekmek için açıklamalar yaptık. Kentsel dönüşüm mağdurlarıyla dayanışmak için etkinliklerde yer aldık. Kısacası, devletin ve sermayenin mağduriyet yarattığı birçok alanda müdahil olarak yer almaya çalışıyoruz.

M. C. Arslan: Hayvanlara, bitkilere insanların malzemeleri olarak bakıyoruz. Bu insan merkezli bakış açısı değişmeli.

B. Özgüner: Hayvan haklarının toplumsal sorumluluk, merhamet üzerinden algılanması da başka bir sorun. En son “hayvansever”ler Başbakan’la görüştükten sonra Başbakan’ın hayvansever olduğunu açıkladılar. Bu çok komik, çünkü devletin birimlerinin hazırladığı, başbakanların onayladığı yasayla şu anda yüzlerce hayvan öldürülüyor.

A. Aydoğan: Doğaya ve hayvanlara yapılan tahakküm en az görüneni. Bunu öyle kanıksamışız ki, bununla ilgili bir farkındalık neredeyse yok. Ambalajlı süt alıyoruz mesela, onun bir hayvandan ne koşullarda alındığını bilmeyi bırakın, onun bir hayvandan çıktığını bile düşünemez hale geldik. Türcülüğün işçi sömürüsünden ya da patriyarkadan farkı yok ki. Bütün bu tahakkümlere karşıyız. Şu anda 8 Mart için kadınlarla bir toplumsal cinsiyet atölyesi hazırlıyoruz.

AVUSTURYA’DA HAK İHLALİ

- Avusturya’da yargılanan 13 hayvan hakları savunucusu için de yürüttüğünüz bir kampanya var. Nedir bu kampanya? Başka uluslararası çalışmalarınız da var mı?

B. Özgüner: Avusturya’da sadece tartışmalara katıldıkları ve kampanya yürüttükleri için geçen yıl evlerine baskın düzenlenip, kafalarına silah dayanarak gözaltına alınan hayvan aktivistleri, bir yıldır yargılanıyor, beş yıl isteniyor haklarında. Bu aktivistler için “Utan Avusturya” kampanyası başlattık. 22 ülkede yürütülüyor. Türkiye’de konsolosluk önünde Avusturya’daki devlet terörünü teşhir etmek için eylem düzenledik. Son olarak, Avusturya Yargıçlar Birliği İkinci Başkanı’nın “Ne Türkiye’de ne de Sudan’da yaşıyoruz, Avusturya’dayız. Ülkemizde davalar insan hakları ölçülerine göre yürütülür” lafı üzerine kendisine açık mektup yolladık, ancak Türkiye’nin savunucusu olarak değil, “Evet Türkiye’de hak ihlalleri var, ancak bu sizin ülkenizde yapılanları meşrulaştırmaz, örtmez. Beyanınızla, Avrupa merkezli elitist bakış açısı sergileyerek, ötekileştirdiğiniz insanları hor görüyorsunuz. Bu kabul edilemez” dedik.

M. C. Arslan: Bunun dışında pek çok farklı ülkedeki sosyal hareketlerle de irtibat halindeyiz.

(Cumhuriyet Pazar, 27.02.2011)

Esra Açıkgöz

4 Mart 2011 Cuma

Vicdani Retçi Savda'ya Beş Ay Hapis Cezası

Lübnan'ın işgaline karşı çıkan İsrailli retçilere destek veren açıklaması nedeniyle hapse mahkum olan Savda'nın cezası Yargıtay'da kesinleşti. Bir grup sanatçı ve vicdani retçi Savda'ya destek verdi; "Öldürmeyi reddetmek suç değildir" dedi.

"TCK 318 kaldırılmalı."

Vicdani retçi Halil Savda, İsrail'in Lübnan'ı işgaline tepki amacıyla yapılan basın açıklamasında söylediklerinden dolayı Türk Ceza Kanunu'nun (TCK) 318. maddesi gereğince beş ay hapis cezasına çarptırıldı.

Savda 1 Ağustos 2006'da İstanbul Konsolosluğu önünde yaptığı basın açıklamasında İsrail'li vicdani retçiler Itzik Shabbat ve Amir Paster'e destek vermişti.

Yargıtay'ın kararı onamasıyla kesinle
şen hapis cezasını protesto etmek üzere Savda ve vicdani retçilerle çeşitli kurum ve kuruluşların temsilcilerinin katıldığı bir basın açıklaması gerçekleştirildi.

Amargi
İstanbul Kollektif'inde bugün gerçekleşen toplantıda basın açıklamasını sanatçılar Ayça Damgacı ve Ayşe Lebriz birlikte okudular; "'Halkı askerlikten soğutmak' gibi bir suç tarifi akıl dışıdır" dediler.

Katılımcılar arasında olan sanatçı Esmeray'la birlikte ve dört kadın da "vicdani ret"lerini açıkladılar.

Basın açıklamasının sonunda "Dü
şünce Özgürlüğü" grubundan Şanar Yurdatapan, "Basın Meclisi"nden Hakan Tahmaz ve "Barış İçin Vicdani Ret Platformu"ndan Kemal Acar, Halil Savda'yı destekleyerek, TCK'nın 318. maddesinin kaldırılması gerektiğini söylediler.

TCK 318

Halkı askerlikten so
ğutmak" suç tanımı, eski TCK'nın 155. maddesinde yer alıyordu. Bu yöndeki suçlama, 1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren TCK'nın 318. maddesinde de korundu.

Buna göre, "(1) Halkı, askerlik hizmetinden so
ğutacak etkinlikte teşvik veya telkinde bulunanlara veya propaganda yapanlara altı aydan iki yıla kadar hapis cezası verilir. (2) Fi il, basın ve yayın yolu ile işlenirse ceza yarısı oranında artırılır."

Vicdani ret

Vicdani ret, dini, ahlaki ya da politik gerekçelere dayalı olarak "zorunlu askerlik hizmeti"ni reddetme durumu. Ki
şi alternatif sivil hizmeti de reddediyorsa, buna "total retçilik" deniyor.

Avrupa
İnsan Hakları Mahkemesi'nin (AİHM) vicdani retçilerin sivil ölüme mahkum edildiğini söylediği Osman Murat Ülke kararına karşın Türkiye yasal düzenlemeye gitmedi. Vicdani retçilerin yanı sıra, bu hakkı savunan gazeteciler ve aktivistler de "halkı askerlikten soğutmak"la ilgili Ceza Kanunu'nun 318. maddesiyle yargılanıyor.

Türkiye 47 üyeli Avrupa Konseyi'nde vicdani ret hakkını tanımayan iki ülkeden biri. Bugüne kadar Türkiye'de 150'ye yakın insan vicdani reddini açıkladı.

Kaynak:
Bianet

26 Şubat 2011 Cumartesi

İsveç'te Tavşanları Yakıp Biyoyakıt Üretiyorlar

İsveç’te binlerce tavşan vuruluyor, donduruluyor ve biyoyakıt üretiminde kullanılıyor. İsveç’te başıboş, sahipsiz hayvanlarla baş etme yöntemi gibi görünen durumun bir endüstri haline gelmesi korkutuyor. Üstelik “yakıt hammaddesi” tavşanlarla sınırlı değil…

Kimileri sahibi tarafından terk edilmiş, kimileri vahşi hayattaki binlerce tavşanın vurulup, derin donduruculara konularak İsveç’te bir ısıtma ünitesinde yakıldığı ortaya çıktı. Stockholm’de bu şekilde profesyonel avcılık yapan Tommy Tuvunger, Alman dergisi Spiegel’e, şehir yönetimi için bu şekilde avcılık yaptığını ve kontrol edilemeyen tavşan sayısının bu şekilde 6000′den 3000′e indiğini belirtti. Tavşanların avlandıktan sonra donduruculara konulduğunu ve belli bir sayıya ulaşılınca ilgili nakliyecinin gelip aldığını ekledi. Tuvunger hayvan ölülerinden yakıt imâlini normal bulduğunu da belirtti. Nakliyecinin sadece tavşan değil, kedi, geyik, at ve inek de aldığını ekledi. Medya raporları, dondurulmuş tavşanların Karlskoga’da hayvanların biyoyakıta dönüştüğü bir ısıtma merkezine görütüldüklerini ve evlerin bu şekilde ısıtıldığını söylüyor. Bu merkezdeki sözcü yorum yapmaktan çekindi. Merkezin tedarikçisi, hayvanlardan biyoyakıtı üreten bir firma olan Konvex’e de yorum için ulaşılamadı.

Konvex, Daka Biodiesel adlı Danimarkalı bir gruba bağlı. Grubun web sitesinde biyodizel ve biyoyakıtın “mezbahalar ve temel tarımdan” gelen hayvanların yağından üretildiği ve pazarlandığı belirtiliyor.

İsveç’teki Vahşi Tavşanları Koruma Derneği ise tavşanlarla mücadelenin onları öldürmeden de yapılabileceğini belirtirken, tavşanların bir endüstriyi besleme tehlikesine işaret ediyor.

Biyoyakıt nedir?

Biyodizel hayvan ve bitki yağlarının alkol ile reaksiyonu sonucu ortaya çıkan yağ asidi metil esterlerinden (YAME) oluşuyor. Alkol olarak metanol, bazen de etanol kullanılıyor. Biyoyakıtların bitkisel kaynakları odun (çeşitli ağaçlar), yağlı tohum bitkileri (kolza, ayçiçek, soya v.b), karbohidrat bitkileri (patates, buğday, mısır, pancar, enginar, v.b.), elyaf bitkileri (keten, kenaf, kenevir, sorgum, miskantus, v.b.), protein bitkileri (bezelye, fasulye, buğday v.b.), bitkisel artıklar (dal, sap, saman, kök, kabuk, v.b.) kullanılıyor. Hayvansal kaynaklar ise literatürde “hayvansal atıklar” olarak geçiyor.

Petrolden elde edilen yakıtın hava kirliliği açısından en önemli olumluluğu karbondioksit yayılımını yüzde 75 düzeyinde azaltması. Biyodizelin bu şekilde küresel ısınmaya yol açan sera etkisindenki ana bileşen olan karbondiyoksitin azaltılacağı düşünülüyor. Ancak biyodizelin teşvik edilmesinin arkasındaki esas nedenin petrol fiyatlarındaki artışlarla ilgili olarak, “enerji güvenliği” ihtiyacının da olduğu düşünülüyor.

AB 2010 itibariyle yakıt kullanımın yüzde 5.75′inin biyodizel olmasını hedefledi. 2020 için ise hedef yüzde 10. ABD’de biyodizel üretimi 2000 yılında 2 milyon galonken 2005′de 75 milyon galon ve 2008′de 700 milyon galon oldu.

Besinler insanları değil araçları doyuruyor

Biyoyakıtların gıda fiyatlarını yükselttiği, son yıllardaki kuraklıkla birlikte gıda arzını azalttığı iddiası oldukça sık dillendiriliyor. Sözgelimi AB’nin biyodizel ihtiyacı için az gelişmiş ya da gelişmekte olan ülkelerin toprakları ayrılıyor. Buradaki çiftçilere daha fazla destek verildiği için bu ülkeler kendilerini besleyecek yerel ürünler yerine AB’nin biyoyakıtı için ürün yetiştiriyorlar. Halihazırda Danimarka’dan daha büyük bir alan bu şekilde biyoyakıt hammadesi üretimine ayrılmış durumda.

Castro’dan uyarı

Fidel Castro, 2007 yılında Bush’un biyodizel kullanan arabaların teşvik edilmesi ve biyodizel üretiminin arttırılması konusunda otomotiv baronlarıyla yaptığı konuşmadan hemen sonra yaptığı konuşmada sorunun enerjinin maliyetini indirmek değil, yiyeceklerin enerjiye çevrilmesi olduğunu belirtmişti. Dünyada 3 milyar insanın açlık ve susuzluktan erken öldüğünü belirten Castro, sözgelimi mısırdan biyodizel üretimi endüstri haline geldiğinden dünyada milyonlarca aç insanın artık mısır yiyemeyeceğini belirtmişti. Hatta mısır ekiminin teşvik edildiği durumda birçok ülkede ağaç kalmayacağını ve iklim değişimleri yaşanacağını öngörmüştü. Castro, enerjinin maliyetini düşürmenin yanında tüketiminin azaltmanın yollarının da düşünülmesini önermişti.

İş hayvan katliamına dönüşebilir

İsveç’te tavşanların yakıt üretimi için kullanılması ise, bu sektörün hammaddesi haline gelen hayvan soyunun tükenmesi tehlikesini akla getiriyor. Söz konusu şirket, sadece tavşanlardan biyoyakıt üretmiyor. Şirket için hayvan toplayan taşeron, kedi, geyik, at ve inek gibi hayvanları da topluyor. Dünyanın doğal kaynakları en fazla tüketen sektörlerinden olan yakıt üretiminin, hayvanları öldürüp yakıta çevirmekte sınırının ne olacağı henüz tam olarak bilinmiyor.

Kaynak: Karasaban

Çanakkale Çevre Platformu: Kaz Dağları'nda Yaşam Bitecek

Çanakkale Çevre Platformu Dönem Sözcüsü Hicri Nalbant,altın madeni arama çalışmaları dolayısıyla yeryüzü cenneti olarak da adlandırılan Kaz Dağları'nda ''yaşamın bitirileceğini'' savundu.


Çanakkale Çevre Platformu ile bazı dernek ve kuruluşlara üye yaklaşık 200 kişilik grup, Kaz Dağları'ndaki altın arama çalışmalarını protesto etmek için Cumhuriyet Meydanı'nda toplandı. Çanakkale Belediye Başkanı Ülgür Gökhan'ın da destek verdiği grup, çeşitli pankart ve afişler açtı. Nalbant, burada yaptığı açıklamada, ''Türkiye'nin yüzde 50'den fazlasının, maden aramaları, özellikle altın ve gümüş gerekçe gösterilerek, küresel sermaye tarafından, onur kırıcı ruhsat bedelleri karşılığında ipotek altına alındığını'' öne sürdü.

Bu bölgelerden birinin de Kaz Dağları olduğunu ifade eden Nalbant, Kaz Dağları'nı geçmişten devralınan, titizlikle korunarak, gelecek kuşaklara devredilmesi gereken değerli bir miras olduğunu söyledi. Kaz Dağları'nda altın aramak için 13 işletme, 13 arama ve işletme, 8 de arama olmak üzere toplam 34 ruhsat verildiğini belirten Nalbant, şunları kaydetti:

''Kaz Dağları'nın hemen tamamında cehennem çukurları açacaklar, milyonlarca ton kayacı öğütecekler, yüz binlerce ton siyanür kullanarak, siyanürle kirletilmiş milyonlarca ton zehirli atıkla bizi baş başa bırakacaklar, bölgedeki tarımsal üretimin değerini ve miktarını düşürecekler, insan başta olmak üzere tüm canlıların amansız hastalıklara yakalanmalarına sebep olacaklardır. Başka bir deyişle yeryüzü cenneti olarak da adlandırılan bu bölgede yaşamı bitireceklerdir. Bölgede yaşayan, buradan hava soluyan, su içen, beslenen yurttaşlar olarak bu duruma sessiz kalmayacağız.''

Siyanürle altın madenciliğinde 1 ton kayaç için 3 ton su kullanıldığını ifade eden Nalbant, ''Bir başka deyişle 3 gram altın için 3 ton su, kirletilerek geri dönüşü olmayacak bir şekilde yok edilecektir. Buradan Kaz Dağları'nda milyarlarca ton suyun maden çıkarmada yok edileceği açıktır. Gerçekler bu iken çok uluslu altın tekellerine sularımızı kirletip yok etsinler diye su tahsis etmek gibi bir lüksümüz olamaz'' dedi.

Daha sonra, Çanakkale Halk Evi Tiyatro Atölyesi, skeçle altın arama çalışmalarını protesto etti.


Kaynak: AA

24 Şubat 2011 Perşembe

Artvinliler Doğalarına Sahip Çıktı

Artvin Çevre Platformu (ARÇEP) üye ve yöneticileri, Artvin’de yapılmak istenen Hidro Elektrik Santrali (HES)’lerle doğanın katledileceğini belirterek, “Derelerimiz özgür akacak” dediler.

Geçtiğimiz cumartesi günü Kızılay eski Gima önünde toplanan ARÇEP üyeleri, Artvinliler, “Derelerimiz özgür akacak” pankartı açtı, “Dereler özgürdür, özgür akacak”, “Hükümet şaşırma, sabrımızı taşırma” sloganları attılar, sağanak yağmur altında halay çekti, horon teptiler. Buradan sloganlarla Yüksel Caddesi’ne yürüyen Artvinliler, Artvin’de HES’lere izin vermeyeceklerini ifade ettiler.


DOĞA MÜDAHALE KABUL ETMEZ


Platform adına konuşan Tekin Üstündağ, nehirlerin doğanın kılcal damarları, nehirlerin de ana damarları olduğunu belirterek, “Göller ve denizler doğamızın kalbi, dağlar ve ormanlar ise akciğerleridir” dedi. “Canlı ve cansız sistemin en başındaki su, canın başlangıç yeri olan su, hayatı içinde taşıyan ve barındıran su, yüz binlerce yıldır kullanım hakkını canlı ve cansız yaşamın kendisine vermiştir” diye konuşan Üstündağ, suyun bunun dışındaki en küçük bir müdahaleyi kabul etmeyeceğini, dağların da böyle olduğunu söyledi.


En yüce değer olarak parayı gören kapitalist sistemin, yaşamı yok etme pahasına sulara saldırdığını, dağları, ormanları parsellediğini belirten Üstündağ, ülkemizin dört bir yanında olduğu gibi yurdumuzun en bakir bölgelerinden biri olan ve “yağmur ormanları” diye adlandırılan doğal varlığı bünyesinde taşıyan Karadeniz ve onun bir parçası olan Artvin’de kâr uğruna satılmadık derenin, parsellenmemiş dağın kalmadığını ifade etti.


SORUMLULAR BAKANLAR, BAŞBAKAN


Üstündağ, “Dereler ve dağlar üzerindeki bu soykırımın, soygunun başında ne yazık ki bu ülkenin karıncasına, kuşuna, ağacına sahip çıkması gereken Çevre ve Orman Bakanlığı var. Ona bağlı DSİ Genel Müdürlüğü var. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı var. Başbakanlık var” dedi.


Yaşı milyon yıla varan Çoruh Nehri’ne, Çoruh’u yok edecek şekilde 8 büyük baraj, kollarına 25’e yakın küçük baraj yapımı yetmezmiş gibi şimdi de; dağlara, ormanlara, yaylalara, köylere, doğal yaşamı ayakta tutan kılcal damarlar olan derelere göz dikildiğini kaydeden Üstündağ, 200’e yakın HES projesiyle Artvin doğasının, Artvin insanının karşısına dikildiklerini söyledi.


SERMAYE İÇİN HAK-HUKUK TANIMIYORLAR


Yaban hayatı koruma alanlarına, milli parklara ve doğal SİT alanlarına saldırdıklarını da belirten Üstündağ, “Yine Artvin coğrafyasının yüzde 85’i, maden arama ve maden işletme ruhsatlarıyla çok uluslu şirketlerin ve yerli iş birlikçilerinin yağmasına açılmıştır. Geçmişte Cerrattepe’yi maden tröstlerine vermedik. Yaşam hakkımızı elimizden almaya kalkanlar, bilmiyorlar mı ki Artvinliler bu tür saldırılara dün olduğu gibi bugün de boyun eğmeyeceklerdir” dedi.


ARTVİNLİLER İZİN VERMEYECEK


Artvinliler olarak iktidara seslenen Üstündağ, “Kurutmaya, peşkeş çekmeye çalıştığınız dereler sizi boğabilir, üzerinde at oynatmaya çalıştığınız dağlar üzerinize yıkılabilir. Artvinliler affetse bile doğa affetmez. Doğamızdan elinizi çekin” dedi.


Kaynak: Evrensel


23 Şubat 2011 Çarşamba

Viranşehir'de Komün Kuruluyor

Örneklerine özellikle Güney Amerika'da sıklıkla rastlanan komün yerleşimlerin Türkiye'de ilk örneği Viranşehir'de uygulanmaya başlanıyor. Metin Yeğin öncülüğünde yürütülen projenin temelleri bu hafta atılıyor.

Daha önceden seyyah kimliğinin yanı sıra hukukçu, yönetmen, gazeteci ve yazar olarak tanıdığımız Metin Yeğin, bugünlerde Şanlıurfa'ya bağlı Viranşehir'de demokratik ekolojik toplum konsepti çerçevesinde komün yerleşim projesini yürütüyor.

Bu hafta temellerin atılması ve ortak alanların ekimiyle başlayacak olan projenin 1 Mayıs 2011'de açılışı yapılacak.


Çocuklar Araba İstemiyor

Örgütlenen 70 evsiz aileyi kapsayan proje, ailelerin 6 yaşından büyük tüm bireylerinin ortak çalışması ile bu hafta başlayacak. Kooperatif olarak işleyecek sistemde çekirdek örgütlenme modeli esas alınmış.

Her çekirdeğin 1 erkek koordinatörünün yanı sıra kadınların erkeklerden bağımsız 10 koordinatörü ve 6 yaşından büyük çocukların da 4 ayrı koordinatörü var.

Taş atan, sisteme muhalefet geliştiren çocukların kendi evlerinin, kendi mahallelerinin nasıl olması gerektiği konusunda fikir sahibi olması gerektiğini söyleyen Metin Yeğin, çocukların büyüklerin dünyasının bir parçası olmasındansa, yaşanan hayatta söz sahibi olabilmelerini hedeflemiş.

Çocukların aldırdıkları ilk karar da kente araba girişinin engellenmesi olmuş. Yeğin, çocukların arabalara ayrılacak alanlardan kendilerinin yararlanmak istediğini ve bu haklı talepleri karşısında da komün kente araçların girmeyeceğini söylüyor.

Kadınlar Hayatın İçine

Kadınlar, gerek toplumsal yapı gerekse de üstlendikleri sorumluluklar açısından en ağır yükü taşıyanlar. Kent yaşamında her zaman arka plana atılan kadınlar Viranşehir komününde önemli oranda söz sahibi olabilecekler.

10 kadın koordinatör liderliğinde örgütlenen kadınlar, düzenledikleri toplantılarda evlerin mimarilerinin kendilerine göre düzenlenmesi gerektiğini savunmuşlar. Neticede evlerin mimarisinde mutfağın salonla birleşik olması kararlaştırılmış.

Günün en az 4-5 saatini mutfakta geçiren kadınlar, bu yöntem sayesinde mutfakta çalışırken hem çocuklarından ayrı kalmayacaklarını hem de hayattan izole olmayacaklarını düşünüyorlar.


Ekolojik Tarım

Metin Yeğin, 4 kişilik bir ailenin 30 metrekarelik bir alanda yapacağı tarımla yaz-kış tüm sebze ihtiyacını karşılayabileceğini söylüyor. İlk etapta ekolojik tarım için her aileye 10-15 metrekare alan düşeceğini söyleyen Yeğin, böylece asgari sebze tüketimini herkesin ekolojik tarım ile karşılayabileceğini ifade ediyor.

Gıda ihtiyacından sonraki hedef ise kendi ilaçlarını kendilerinin üretmesi. Bunu da ekolojik tarım yoluyla yapacaklarını söyleyen Yeğin, ilaç olarak kullanılan şifalı bitkileri yetiştirerek insanların mümkün olduğunca eczaneden ilaç satın almasındansa, kendi dertlerine kendilerinin derman olmasını hedefliyor.


Sıcağa Karşı Rüzgar Tünelleri

Viranşehir'in en büyük dertlerinden biri sıcak. Bu soruna karşı evlerin aralarında dar sokaklar oluşturulması hedeflenmiş. Sokakların dar olmasındaki amaç rüzgar koridorları oluşturmak.

Koridorların başına ve sonuna yapılacak küçük su havuzları sayesinde klima kullanmadan doğal bir serinlik yaratmak hedefleniyor.


5 Bin Yıllık Gelenekle Dünya Tecrübelerinin Karışımı

Kerpiç evlerin bölge iklimine en uygun evler olduğunu savunan Yeğin, kerpicin ortamın nemini dengelediğini, kışın sıcak yazın serin tuttuğunu söylüyor.

Bölgenin 5 bin yıllık yaşam kültürü olan kerpiç evlerle kendisinin dünyanın çeşitli yerlerinde uygulanan komün yaşam modellerinden öğrendiklerinin uyarlaması sonucu projeyi geliştirdiklerini söyleyen Metin Yeğin, "TOKİ'nin 'F Tipi' izolasyon evlerine karşı 'türkü söylemek' için evler inşa edeceğiz" diyor.


Parasız Nasıl Olacak?

Kerpiç evlerin toprak ve samanla yapıldığını söyleyen Yeğin, mahalle meclisi toplantısında 1500 liraya bir hızar alınmasını kararlaştırdıklarını, böylece evlerin kapı ve pencerelerini çok düşük maliyete yapabileceklerini söylüyor.

Viranşehir Belediyesi'nin de kendi görevini yapacağını, elektrik, su ve altyapı konularında kendilerine destek vereceğini söyleyen Yeğin, onun dışında ne Avrupa Birliği'nden ne de herhangi bir sivil toplum kuruluşundan destek almadıklarını, herkesin ortak çalışması ve dayanışması ile bu projeyi tamamlayacaklarını sözlerine ekliyor.

Kaynak: bianet


Allianoi Sulara Gömüldü

2 bin yıllık tarihe sahip İzmir’in Bergama İlçesi’ndeki Allianoi Antik kenti, Yortanlı Barajı’nın kapaklarının kapanmasıyla suya gömüldü.


İçerisinden "Peri Kızı" gibi yüzlerce tarihi eserin gün yüzüne çıkarıldığı, "sağlık merkezi" olarak bilinen Allianoi Antik Kenti, yakınındaki Yortanlı Baraj Gölü Havzası içinde kaldığı için İzmir 2 Numaralı Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Kurulu’nun kararıyla kumla kapatıldı.

Kamuoyunda büyük tartışma yaratan ve mahkemelik olan kararla ilgili hukuki süreç sürerken, antik kent, geçen 31 Aralık’ta baraj kapaklarının kapanmasıyla suya gömülmeye başladı.

Onlarca çeşme, köprü, sütun gibi eser, kum altında kalırken, şu ana kadar üzerinde 18 milyon metreküp suyun da biriktiği bildirildi.

Toplam kapasitesi 61 milyon metreküp olan, antik kentin de içinde bulunduğu baraj havzasındaki ağaçlar da Orman Bölge Müdürlüğü yetkilileri ve köylüler tarafından kesilmeye başlandı.

Baraj suları nedeniyle, sulara gömülen antik kentin tam ortasından geçen İvrindi-Bergama eski karayolu da trafiğe kapandı.

"MÜCADELEMİZİ SÜRDÜRECEĞİZ"


DHA'nın haberine göre; antik kentin mahkeme kararlarına rağmen suya gömülmesine tepki gösterenlerden Avukat Arif Ali Cangı, şunları söyledi:

"Allianoi ile aslında 2005 yılından beri yürütülen hukuksal mücadelede kaybedilen bir dava olmadı. En son koruma kurulunun almış olduğu kuma gömme ve su altına bırakma hakkındaki davalar da şu an olağan süreçte. Mahalde keşif yapıldı. Ancak keşif yapıldığı zaman zaten üzeri kumla örtülmüş vaziyetteydi. Şimdi bilirkişi raporu bekleniyor. Raporun ardından yürütmeyi durdurmayla ilgili bir karar verilecek. Ancak görülüyorki, burada yapılan bir taraftan tarih katliamı yapmak, bir taraftan da hukuksal bir mahkeme kararını katletmektir. Bu aşamadan sonra mahkemelerce verilecek her karar, su üzerine yazılacaktır. Yürütme kararının durdurulmasıyla ilgili karar beklenmeden yapıldığı için bu işlemler, ciddi anlamda bir suçu doğuruyor. Göz göre göre, yöneticilerin vicdansızca icraatları bu duruma getirdi. Biz, suya da gömülse yine de antik kentin tarihi için mücadelemizi sürdüreceğiz."

NELER OLDU?


Bergama’ya yaklaşık 15 kilometre uzaklıkta bulunan, sağlık tanrısı Asklepion’a adanan Allianoi adlı antik tedavi ve sağlık merkezi, 1998 yılındaki kazı çalışmalarında keşfedilmişti.

2001 yılında birinci derece arkeolojik sit alanı olarak kabul edilen Alianoi de yapılan kazı çalışmalarında, ‘Peri Kızı’ adlı ünlü tarihi heykelin yanısıra 11 bin sikke, 400 civarında tıbbi alet, yüzlerce kemik, seramik eser, çeşme, sütun, hamam ve kemerli köprü gün yüzüne çıkarılmıştı.

Dünyanın en iyi korunan kaplıcası olduğu kaydedilen Allianoi’yle ilgili İzmir 2 Numaralı Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Kurulu, sulama amaçlı kurulan barajın havzası içinde kaldığı için üzerinin kumla kapatılıp su tutacak hale getirilmesine karar verdi.

Çeşitli çevre örgütlerinin tepkisine neden olan, açıklamalarıyla Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu ile sanatçı Tarkan’ı da karşı karşıya getiren işlem uygulamaya konulurken, koruma kurulunun kararına karşı, yürütmeyi durdurma istemiyle açılan İzmir 4’üncü İdare Mahkemesi’ndeki dava da keşif heyeti geçen ay incelemelerde bulunmuş, raporunu halen açıklamamıştı.

Kaynak: ntvmsnbc

22 Şubat 2011 Salı

Türk Tabipler Birliği: Binlerce Ceset Var

TTB’nin toplu mezar iddiaları için oluşturduğu inceleme heyetinin çalışmaları sonucunda yapılan açıklamada, "Olayın gerçek boyutları çok daha büyüktür" denildi.


Türk Tabipler Birliği(TTB), kamuoyu gündemindeki toplu mezar iddiaları ve açılan toplu mezarlar için bir inceleme heyeti oluşturdu. Bazıları daha önce açılmış, bazıları henüz açılmamış 7 toplu mezarda yapılan incelemeler sonucunda, yol kenarı, çöp ve kırsal alanlarda kimliği belirsiz binlerce cesedin bulunduğu ve gerçeğin görünenden daha ciddi boyutlarda olduğu belirtildi.

TTB’den yapılan yazılı basın açıklamasında, inceleme heyetinin 19-20 Şubat 2011’de bölge tabip odalarının yöneticilerinin de katılımıyla; Bitlis, Muğla, Siirt, Batman, Diyarbakır, Kozluk, Hazro ve Silvan’daki kayıp yakınları, görgü tanıkları, İnsan Hakları Derneği (İHD) yöneticileri, Mezopotamya Yakınlarını Kaybeden Ailelerle Yardımlaşma, Dayanışma ve Kültür Derneği yöneticileriyle görüştüğü belirtildi. Bazıları açılmış, bazıları henüz açılmamış 7 toplu mezarda yapılan incelemelerde, inceleme heyetinin gözlemlerinin, "binlerce kimliği belirsiz cesedin hızla ve toplu şekilde gömüldüğü" yönünde olduğu açıklandı.

Bin 469 kişiye ait kemik, 114 toplu mezarın tespit edildiği bildirilen yazılı açıklamada, açılan 26 toplu mezarda 171 kişinin kemiklerine rastlandığı ve olayın gerçek boyutlarının çok büyük olduğu kaydedildi.

"KANITLAR YOK EDİLİYOR"


Tabipler Birliği’nin yazılı açıklamasına göre, TTB İnceleme Heyeti’nin gözlemlerinden bazıları şunlar: "Toplu mezarların Hakkari’den Tunceli’ye uzanan çok geniş bir coğrafyada olduğu anlaşılmaktadır.

Adli Tıp Kurumu’nun (ATK) Kanun Uygulama Yönetmeliği 10. Maddesi’nde öngörülen, 15 günlük teşhir süresinin uygulanmaması; ailelere cenazelerini teşhis etme ve alma fırsatının verilmemesi, cesetlerin toplu ve hızla gömülmesi, işlenen faili meçhul cinayetler olayın vahim boyutlara ulaşmasına yol açmıştır.

Ailelere yakınlarının cesetlerinin teslim edilmemesi, ‘veda hakkının’ tanınmaması, kronik bir travmaya yol açmakta ve acıları artırmaktadır.

Yakınlarını çatışmalarda ya da faili meçhul cinayetlerde kaybetmiş olan ailelerin çoğunluğu toplu mezarların açılmasını ve cenazelerinin teslim edilmesini istemektedir. Fakat bazı kayıp yakınlarının ve görgü tanıklarının ‘baskı görme korkusuyla’ müracaat etmedikleri bildirilmektedir.

Şimdiye kadar açılan mezarlarda kepçe ve dozer kullanılması, toplu mezar açma ve kimliklendirme tekniklerinin uygulanmaması; gerçeklerin ortaya çıkarılması yerine kanıtların yok edilmesi endişesini doğurmaktadır.

Kimliklendirme, DNA analizi için Adli Tıp Kurumu’na gönderilen dosyaların geçen uzun sürelere karşın sonuçlandırılmaması kayıp yakınlarını endişelendirmekte ve tepkilere neden olmaktadır."


Kaynak: Milliyet

21 Şubat 2011 Pazartesi

4 Firmadan 1'inin Atıklarını Nereye Sakladığı Belirsiz

20 bin firmayı 2006’dan beri takip altına alan Çevre Bakanlığı, hâlâ tehlikeli atıklarını şeffaf bir biçimde ortaya koymayan firmalar için 25 Ocak’ta düğmeye bastı. Söz konusu firmalara kayıt altına girmedikleri için 8 bin 500 lira ceza kesilecek.


Firmalar atıklarını yine kayıt altına aldırmazsa cezalar katlanarak artacak. 1 milyon liraya ulaşacak cezalar bakanlar kurulu kararıyla 10 katına kadar arttırılabilecek. Türkiye tehlikeli atıklar konusunda çok geri bir noktadan daha ileri bir noktaya doğru ama ağır adımlarla ‘ilerliyor’.

20 bin şirket belirlendi

Atıklar konusunda tam bir başıbozukluğun yaşandığı Türkiye’de, 2006’da Tuzla’da kanserojen malzemeyle dolu atık varillerinin bulunmasının ardından ‘Çevre Bilgi Sistemi’ kuruldu. Çevre ve Orman Bakanlığı, TOBB ile Maliye Bakanlığı işbirliğiyle tehlikeli atık üretme potansiyeli olan yaklaşık 20 bin şirketi belirledi.

İlk yıllar hızlıydı

Bu şirketlerden Tehlikeli Atık Beyan Sistemi’ne katılmaları ve işletmelerinde ortaya çıkan tehlikeli atık miktarını kayıt altına aldırmaları istendi.

Sisteme 2006’da 600 firma kaydoldu. 2007’de rakam patladı, 6 bin 500 oldu. 2008’de rakam 11 bin 450’e yükseldi. 2010 itibariyle ise 15 bin 664 adet şirket kayıt altına alındı.


Sisteme kayıt olan şirketler, ‘www.atikyonetimi.gov.tr’de de yayımlanan son envantere göre 629 bin 29 ton tehlikeli atık çıkardıklarını beyan etti.

Bildirilen atıklar il çevre müdürlükleri tarafından kalem kalem izlendi. Buna göre yüzde 69’u (431 bin 581 ton) geri kazanıldı. 139 bin 228 tonu tesiste kontrol altına alındı. 35 bin 63 tonu bertaraf edildi. 21 bin 288 tonu stoklandı. 2 bin 773 tonu da ihraç edildi. Ancak Çevre Bilgi Sistemi’nde adı olan şirketlerden yaklaşık yüzde 25’i (4 bin 472 şirket) geçen süre içinde Tehlikeli Atık Beyan Sistemi’ne kayıt olmadı. Tehlikeli atık üretmesi muhtemel şirketlerin yüzde 25’inin bu atıklarını ne yaptığı ‘meçhul’ kaldı.

Ceza yağmuru başlıyor

Çevre Bakanlığı bunun üzerine 25 Ocak’ta il çevre müdürlüklerine talimat göndererek bu şirketlere ‘bilgi vermedikleri için’ 2872 sayılı Çevre Kanunu’na göre ceza kesilmesini istedi. Cezanın bedeli 8 bin 544 lira. Firma yine beyanda bulunmazsa ceza katlanarak artacak. Bu aşamada tesislerde denetimlerin de devreye girmesi öngörülüyor. Tesiste ortaya tehlikeli atık çıktığı belirlenirse bu kez Çevre Kanunu’nun 20. maddesine göre işlem yapılacak. 100 bin liradan 1 milyon liraya kadar yükselen cezalar, bakanlar kurulu kararıyla 10 katına kadar arttırılabilecek. Kapanan ya da 2009 da kriz nedeniyle ‘çalışmadım’ diyen şirketler, bunu belgeledikleri takdirde ceza almayacak. Ancak yine de 2010 verileri için sisteme girmek zorunda olacaklar.


Türkiye’nin tehlikeli atıklarla başa çıkma kapasitesi yetersiz

2011 itibariyle 4 firma tehlikeli atıkları yakarak bertaraf ediyor. Yıllık kapasiteleri 89 bin 950 ton.

En büyüğü Kocaeli’ndeki İZAYDAŞ’ın yılda 35 bin tonluk kapasitesi yüzde 50 arttırıldı.

29 çimento tesisine atıkları ek yakıt olarak kullanma yetkisi verildi.

Tehlikeli atıkları düzenli olarak depolayan tesis sayısı 4.

22 firma atık yağların yeniden kazanılması için çalışıyor.

Türkiye’de tehlikeli atıkların geri kazanımı ve bertarafı konusunda toplam 209 firma çalışıyor. Toplam kapasiteleri yılda 4 milyon 402 bin 34 ton.

Serkan OCAK
Kaynak: Radikal