

Fatih Belediyesi, Fener - Balat - Ayvansaray Yenileme Projesi adı altında, bazı evlerin yıkılmasını planlıyor... Fatih Belediyesi’nin ihaleye çıkıp proje onaylandıktan sonra açıkladığı “Fener-Balat-Ayvansaray Yenileme Prejesi” çerçevesinde, AB Fonu’yla restore edilen bazı tarihi binalar da yıkılacak... Projenin iptali için dava açmaya hazırlanan Balatlılar “Evlerimize Dokunma” kampanyası başlattı...
Fatih Belediyesi’nin 2007’de GAP İnşaat Şirketi’ne ihale ettiği ve geçen ay İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından da onaylanan “Fener-Balat-Ayvansaray Yenileme Projesi” çerçevesinde İstanbul’un 8500 yıllık en eski yerleşim alanlarından olan Fener-Balat ve Ayvansaray’da aralarında 200 yıllık tarihi evlerin de bulunduğu 900’den fazla bina yıkılacak.
Fatih Belediye Meclisi’nin ardından geçen ocak ayında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Meclisi’nde de kabul edilen avan projeye göre, UNESCO tarafından “tarih mirası” olarak kabul edilen ve Fatih Belediyesi’nin 2003-2008 yılları arasında AB fonuyla restore ettiği bazı tarihi tescilli binalar da yıkılacak binalar arasında yer alıyor.
Yüzde 58 şirkete bırakılacak
Tarlabaşı’nda olduğu gibi burada da ihale şartnamesine göre semt sakinlerinin evlerinin yüzde 58’i GAP İnşaat’ın, yüzde 42’si ise mülk sahibinin kabul edildiği projeye karşı çıkan Balatlılar, bu ay içinde projenin iptali için dava açmayı planlıyor.
Bölgede “Evlerimize Dokunma” kampanyası başlatan Fener-Balat-Ayvansaray Derneği (FEBAYDER) Başkanı Hasan Acar, “Tapusu bize ait evlerimiz bizim haberimiz bile olmadan yenileme alanı kapsamına alındı. Bu bizim barınma ve mülkiyet haklarımızın ihlalidir. Tarlabaşı ve Sulukule örneğinde olduğu gibi bu semtlerde yaşayan bizlerin de buralardan bir şekilde çıkarılmamız söz konusu olacak. Bu, tıpkı Sulukule’deki gibi bir soylulaştırma operasyonudur” dedi.
Acar, “Belediye tarihi binalarda ‘ön cepheyi koruyacağız’ diyor ancak planda binanın altında otopark gözüküyor. Ön cepheyi koruyarak otopark yapması mümkün değil” diye konuştu.
644 konut ile 230 işyeri
Türkiye’nin en büyük yenileme alanı projesi kapsamında, toplam 59 ada 907 parselin tevhid (birleştirme) yapılarak yenilenmesi, 644 konut ile aralarında otellerin de bulunduğu 230 işyeri yapılması planlanıyor.
Bakanlar Kurulu’nca 2006’da kabul edilen 5366 sayılı ‘Yıpranan Tarihi ve Kültürel Taşınmaz Varlıkların Yenilenerek ve Yaşatılarak Kullanılması’ hakkındaki kanuna dayanarak yapılan yenileme projesinde, yüzlerce binanın yıkılması ve parsel bazında değil, ada bazında tevhid (birleştirme) yapılarak yenilenmesi öngörülüyor.
UNESCO tarafından tarih mirası kabul edilen ve Fatih Belediyesi’nin Avrupa Birliği fonuyla 2003-2008 yılları arasında restore ettiği Balat evlerinin restorasyonunda çalışan restorasyon uzmanı yüksek mimar Ali Emrah Ünlü, Fener-Balat’da toplam 121 binanın “restorasyonunun” yapıldığına dikkat çekerek, “Bu binalardan 38’inin çatısı ve cephesi restore edilip boyanarak yaşanabilir hale getirilmişti. Şimdi bu yapıların çoğunun yıkılıp yeniden yapılarak yenilenmesi öngörülüyor. O zaman doğru bir iş yapılmıştı, şimdi yapılanlar yıkılıyor” dedi.
Projede hiçbir şekilde şeffaflık unsurunun gözetilmediğini savunan Ünlü “Ne yazık ki belediye proje ihale edilip onaylandıktan sonra projeyi insanlara açıkladı” diye konuştu.
Tarihi yapılar ön cepheleri dışında yıkılacak
Yüksek mimar Ali Emrah Ünlü, avan projede şunların yer aldığını söylüyor:
1- Ayakta duran rahatlıkla, yıkılmadan da onarılacak durumda olan tarihi yapılar cepheleri dışında içleri boşaltılmak suretiyle yıkılıyor.
2- Özgün plan şemaları ortadan kaldırılıyor.
3- Plan-cephe ilişkisi koparılıyor. Cepheler ve iç mekân birbirinden apayrı hale getiriliyor.
4- Parseller tarihi yapı düzeni gözetilmeksizin birleştiriliyor.
5- Düşey işleyen plan düzeni, yatay hale getiriliyor. Cephesi ile bir bütün olan tarihi yapı karakteri yok ediliyor.
BAŞKAN DEMİR: MÜLK SAHİPLERİNİN PAYINI ARTIRMAYA ÇALIŞIYORUZ
Fatih Belediye Başkanı Mustafa Demir, 2003-2008 yılları arasında Fatih Belediyesi tarafından AB fonuyla restore edilen tarihi tescilli binalardan “sadece depreme dayanıklı olmayanların yıkılacağını” söyledi.
Demir, Fener-Balat-Ayvansaray Yenileme Projesi’nin, 2003- 2008 yılları arasında Fatih Belediyesi tarafından AB fonuyla yapılan restorasyon projesinden ‘çok farklı’ olduğunu belirterek, “Biz burada tek tek binaları değil, alanı baz alıyoruz, Fener Rum Patrikhanesi’nden surların bitimine kadar olan tüm alan yenileme alanı olacak” dedi.
Demir, buradaki tarihi binalar için neden “restorasyon” yerine “yenileme” yapmayı tercih ettikleri sorusuna ise şöyle cevap verdi: “Burada hangi bina restore edilebilir? Bıraksanız hepsi yıkılacak. Buranın bu şekilde muhafaza edilmesi imkânsız. Burada büyük sıkıntı var. Tarihi tescilli binaların bazılarında deprem tehlikesi var, deprem tehlikesi olanlar dışındakileri yıkmayacağız.”
Bölgedeki tarihi evlerin ilk yapıldığında cephelerinin sokağa baktığını anlatan Demir, “Biz yapacağımız çalışmada evlerin cephesi denize bakacak” dedi. Demir, mülk sahiplerine yüzde 42’lik hak tanıyan mevcut planın değiştirilerek mülk sahiplerine tanınan payı yüzde 55’e çıkarmayı istediklerini de söyledi. Demir, “Amacımız bu oranı vatandaşın lehine bir yüzdeye çekmek” dedi.
Kaynak: Akşam
Bir aylıkken getirildiği yerde 20 yıldır yaşamını sürdüren ayı Meyvan için hayvanseverler arasında bir savaş yaşanıyor. Meyvan’ın 20 yıldır yaşadığı evinden alınarak Karacabey’deki ayı barınağına götürülmek istenmesi internet sitelerinde de büyük tartışma yarattı.
Hayvanları Koruma Derneği’nin (HAYKOD) yüzlerce hayvana ev sahipliği yapan Ankara’daki barınağında, 20 yaşını dolduran Meyvan için bir savaş yaşanıyor. Ayı Meyvan’ın, bir aylıkken geldiği ve 20 yılını geçirdiği yaşam alanından alınarak, Karacabey’deki ayı barınağına nakledilmesi girişimi büyük tartışma yarattı.
Uzmanların, “Ayı Meyvan’ın bunca yıl yaşadığı ortamdan alınıp yeni bir ortama taşınması, başlı başına ruhsal ve fiziksel bir travma olacaktır. 20 yaşına gelmiş, evcilleştirmek üzere özel eğitim verilmemiş, ancak 20 yılını insan himayesinde geçirmiş, evcilliği ile vahşi içgüdülerinin ne zaman birbirini bastıracağı belli olmayan ayı Meyvan’ın Karacabey’deki kreşte en az 5-6 yıl rehabilite edilmesi, onun ölümü demektir” uyarılarına rağmen kampanyada geri adım atılmıyor.
Meyvan’ı bir aylıkken bulan ve onu himayesi altına alan HAYKOD İkinci Başkanı Gamze Erkök, alıştığı ortamdan koparılan bir hayvanın acılar çekerek hayatını kaybedeceğini belirtti. Meyvan’ı almak isteyenlerin makul bir tavır sergilemediğini savunan Erkök sözlerine şöyle devam etti:
Hayvansever maskesi
“20 yıldır dişimizi tırnağımıza takarak Meyvan’a sahip çıktık. Kamuoyunda, internette Meyvan’ın yaşam koşulları saptırılarak anlatılıyor. Meyvan bugün yaklaşık 300 metrekarelik bir alanda yaşıyor. Meyvan sanki küçücük bir kafeste yaşıyormuş gibi gösterilmekte. Oysa HAYKOD barınaklarında Meyvan son derece rahat ve geniş bir ortamda, özel havuzu ile kendine ayrılmış bir bölümde yaşamını sürdürüyor. Ve ne acıdır ki gerçeğin ne olduğunu araştırma ihtiyacı hissetmeden, yalanlara inanarak, Meyvan’ın ölüm fermanını imzalayan hayvan dostları, hayvan korumacıları, hayvanseverler.
Meyvan’ın sonu olacak
Bilim insanlarının bilimsel analizlerinin aksine, Meyvan’ın alınmasının uygun olacağı yönünde görüş bildiren Bursa Uludağ Üniversitesi Veteriner Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Nilüfer Aytuğ, barınağa gelip incelemelerde bulunmadan ayı Meyvan’ın ölüm fermanını imzalamıştır. Yıllarca tek başına yaşayan ve evcilleşen ayı Meyvan’ın Karacabey’e götürülmesi onun sonu olacak. Bırakın oraya gidip uyum sağlayamamasını, daha evinden götürülmek için narkoz ile uyutulduğunda hayatını kaybeder. Onun bu acı sonuna dayanmak mümkün değil.”
Valilik uygun değildir dedi
ERKÖK, Ankara Valiliği İl Çevre ve Orman Müdürlüğü’nden Ayı Meyvan’la ilgili HAYKOD’a gelen resmi yazıda şöyle denildiğini aktardı: “İl müdürlüğümüzde konu birçok kez yerinde incelenmiş, konu ile ilgili uzmanlardan görüş alınmıştır. Ayının yaşının 19 olması, üreme yeteneğini kaybetmiş olması, daha önce kendi cinsinden bir hayvanla karşılaşmamış olması nedeniyle, Karacabey barınağında can güvenliğinin sağlanması konusunda tereddütler olduğu düşünülerek boz ayının yerinden alınarak Karacabey barınağına naklinin uygun görülmediği...”
Kaynak: Hürriyet
AFYONKARAHİSAR’ın Emirdağ ilçesinde belediye ekipleri tarafından domuz kurşunu ile vurularak ağır yaralandığı öne sürülen köpek, 7 yavrusuyla birlikte Eskişehir’e getirildi. Ameliyata alınan anne köpek kurtarılamadı. Annesiz kalan birer aylık 7 yavru köpeğe yuva aranıyor.
İddialara göre Emirdağ ilçesinde belediye ekipleri 5 sokak köpeğine av tüfeğiyle ateş etti. Köpeklerden 4’ü öldü. Bir ay önce 7 yavru dünyaya getirdiği belirtilen 2 yaşlarındaki bir köpek karnına ve sol ön ayağına isabet eden 2 kuruşunla yaralandı. Yaralı halde kaçıp bir evin önüne sığınan köpeği görenler durumu Türkiye Hayvanları Koruma Derneği yetkililerine bildirerek yardım istedi. Dernek yetkilileri ilçeye yakın olması nedeniyle Eskişehir’deki Yerel Hayvan Koruma Görevlisi ve Hayvan Hakları Federasyonu (HAYTAP) Odunpazarı Temsilcisi Ayten Tutkun’a bildirdi.
Ayten Tutkun, kendisi Yerel Hayvan Koruma Görevlisi olan eşi Vedat Tutkun’la birlikte Emirdağ’a gitti. Tutkun çifti, yaralı köpeği ve 4’ü erkek 3’ü dişi olan birer aylık 7 yavrusunu otomobille Eskişehir’e getirildi. Domuz kurşunu ile vurulduğu ve iç organlarının parçalandığı belirtilen yaralı köpek Nuh’un Gemisi adlı veteriner kliniğinde veteriner Naci Uncu tarafından ameliyata alındı. Uncu, “Hayvan, hayati organlarının bulunduğu yerden domuz kurşunu ile vurulmuş. Çok kan kaybetmiş. Vurulduktan yaklaşık 5-6 saat sonra buraya getirildi. Biz 7 yavrunun annesiz kalmaması ve bir hayvana yardımdan öte, insanlık onurunu zedeleyen bu davranışı telafi etmek istiyoruz” dedi. Ancak anne köpek yapılan müdahalelere rağmen kurtarılamadı.
Eskişehir Valiliği İl Hayvan Kurulu Yerel Hayvan Görevlisi Ayten Tutkun, Emirdağ ilçesindeki vatandaşların belediye görevlilerinin beyaz bir minibüsle gelerek küçük yaştaki çocukların gözleri önünde sokak köpeklerine ateş ettiklerini söylediklerini belirtti. Belediye yetkilileri hakkında Afyonkarahisar Valiliği’ne suç duyurusunda bulunduklarını açıklayan Tutkun bu konuda valiliğe dilekçe yazıp gönderdiklerini kaydetti.
Annesiz kalan yavru köpekleri evine getirdiği ve bunları sahiplendirmek istediklerini belirten Ayten Tutkun, “Bu yavrular annesiz kaldı. Şimdi de sıcak bir yuva arıyorlar. Hayvanseverleri bu yavruları sahiplenme çağırıyoruz” dedi.
BELEDİYE: ATEŞ ETMEDİK
Bu arada Emirdağ Belediyesi yetkilileri köpeklere ekiplerinin ateş etmediğini, ekiplerin sadece sokak köpeklerini aşılarını yaptırmak ve kısırlaştırmak için toplayıp hayvan barınağına götürdüklerini öne sürdüler.
Kaynak: Hürriyet / DHA
Boğaziçi Üniversitesi'nden 111 öğretim üyesi, imzaladıkları ortak bildiriyle hükümete 'Ilısu Barajı projesi tamamen durdurulsun' çağrısı yaptı. Bildiride hükümetin Hasankeyf'i sulara gömecek barajda ısrar etmemesi, yerli finans kuruluşlarının da projeye destek vermemesi istendi.
Hasankeyf’i sular altında bırakacak Ilusu Barajı’na karşı çevreciler ve sanatçılardan sonra Boğaziçi Üniversitesi’nin 111 öğretim üyesi de bir bildiriyle ayaklandı. Bölgenin, UNESCO’nun Dünya Mirası kriterlerinin onda dokuzunu sağladığı bilinen yer yüzündeki tek alan olduğu vurgulanan bildiride Ilısu’nun iptal edilmesi istendi.
Yarım asırdır süren yapımıyla yılan hikayesine dönen, son olarak yabancı kredi kuruluşlarının çekildiği Ilısu Barajı’na karşı hükümete bir çağrı da Boğaziçi Üniversitesi’nden geldi. 110 öğretim üyesinin imzaladığı bildiride şu görüşlere yer verildi:
“Hükümetin, Dicle Nehri üzerinde inşası öngörülen ve başta tarihi Hasankeyf olmak üzere çok sayıda doğal ve tarihi alanı sular altında bırakacak olan Ilısu Barajı konusundaki ısrarcı tavrı bilinmektedir. Çevresel, toplumsal ve kültürel etkileri on yıllardır tartışma konusu olan Ilısu Barajı inşaatına uluslararası finansman yaratmak üzere bundan önce oluşturulan iki farklı konsorsiyum, 2002 ve 2009 yıllarında dağılmak durumunda kalmıştır. Bu iki konsorsiyum, Ilısu Barajı doğa, kültür ve yerleşimle ilgili uluslararası standartları sağlamadığı için projeden geri dönüşsüz olarak çekilmiştir. BM Çevre Programı Barajlar ve Kalkınma Projesi’nin tavsiyeleri, Uluslararası Hidroelektrik Birliği’nin Sürdürülebilirlik Yönergesi, ICOMOS 1990 Arkeolojik Mirasın Korunması ve Yönetimi Tüzüğü ve Dünya Arkeoloji Kongresi’nin etik kuralları gibi çok sayıda uluslararası belge de, Ilısu Barajı’nın ne denli yanlış olduğunu göstermektedir. Oysa, kâdim Hasankeyf kentiyle birlikte Dicle Vadisi, insanlığın en değerli doğa ve kültür varlıklarından biridir.”
Ilısu Barajı’nın tamamıyla durdurulması istenilen bildiri şöyle devam etti:
“Türkiye’nin iç hukuku açısından değerlendirildiğinde, Anayasa’nın 63. maddesinin (Devlet, tarih, kültür ve tabiat varlıklarının ve değerlerinin korunmasını sağlar) ve Kültür ve Tabiat Varlıklarının Korunması Hakkındaki Kanun’un 9. maddesinin de Ilısu Barajı’nın inşaatına başlamayı planlayan Hükümet tarafından göz ardı edildiği görülmektedir. Biz, Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyeleri, hükümeti Ilısu Barajı inşaatından vazgeçmeye, projeye finansman sağladığı iddia edilen Akbank, Garanti ve Halkbank’ı ise, desteklerini çekmeye davet ediyoruz. Tarihi Hasankeyf’in UNESCO Dünya Mirası ilan edilmesini, mevcut Ilısu Barajı projesinin tümüyle iptal edilmesini ve Türkiye’nin enerji ihtiyacının daha bütüncül bir çerçevede ele alınmasını talep ediyoruz.”
Yabancılar kredi vermedi
Güneydoğu Anadolu Projesi’nin (GAP) önemli ayaklarından biri olan Ilısu Barajı’nın ilk hazırlıkları 1954’te yapıldı. 1982’de kesin proje tamamlandı ve 1988’de de yatırım programına alındı. 2007’de Almanya, Avusturya ve İsviçreli üç kredi kuruluşuyla 450 milyon avroluk anlaşma imzalandı. Ancak üç kredi kuruluşu Türkiye’den istediği çevresel, kültürel ve sosyal kriterler yerine getirilmeyince Temmuz 2009’da projeden çekildi. Türkiye de projeyi tamamlamak için yerli kaynak arayışlarına yöneldi.
Kaynak: Radikal
Hatay'ın köylerinde ve sahillerinde kurulmak istenen termik santrallara karşı mücadele kızıştı. Hataylı çiftçiler: Ancak ölürsek santralı kurarsınız!
Hatay'ın Erzin ilçesine bağlı Aşağı Burnaz Köyü ve Burnaz Sahili çevresine kurulmak istenilen 5 adet Termik santrala karşı tepkiler gün geçtikçe büyüyor. Termik santrallere karşı örgütlenen bölge halkı sesini yükselterek öfkelerini ve kaygılarını dile getiriyorlar.
Siyasi partiler, sendika, kooperatifler, odalar ve derneklerin ortaklığıyla kurulan Termik Santral Karşıtı Platform, en son; Şubat ayında, çevre tahribatına yönelik bir miting düzenlemiş ve "Ak enerji defol bu memleket bizim!" sloganlarıyla, santral projelerini protesto etmişti.
Ankara'ya giderek Bakanlıkları da ikna etmeye çalışan platform üyeleri, olumlu bir yanıt alamamıştı. Ekonomisi büyük oranda narenciye üretimine bağlı olan bu ilçede 90 bin dekar narenciye bahçesi, yıllık 300 bin ton üretim kapasitesi, Türkiye narenciye üretiminin yüzde ıo'u, ihracatında yüzde 12'nin varlığının bulunuyor ve bölge halkı santralların buradaki üretimi baltalayacağı konusunda hemfikir.
TARIMDAN BAŞKA KAYNAĞIMIZ YOK
Mücadeleyle ilgili BirGün'e konuşan Çevre Koruma Derneği Başkanı Cemal Ertaç, "Çevre bakanlığının görevi termik santralcilere olumlu rapor hazırlamak değil halkının sağlığını korumak onların yaşanabilir bir çevrede yaşamasını sağlamak" diyerek yaşanan sürece isyan ederken, Tüm Köy Sen adına Satılmış Başkavak; AKP iktidarının HES'ler aracılığıyla tarımı yokettiğini söylüyor.
Zeytin Üreticileri Birliği Başkanı M. Akif Özer de, "Bizler sanayiye karşı değiliz ama tarım topraklarımızın; sağlığımızın da yok olmasını istemiyoruz. Kurulacak olan sanayi, Bölgemiz şartlarına uygun olmalı. Enerji ihtiyacı güneş, rüzgar gibi yenilenebilir enerji kaynaklarından sağlanmalı. Çünkü halkımızın tarımsal ürünlerden başka geçim kaynağı yok" sözleriyle alternatif enerji kaynaklarına yönelinmesi gerektiğini vurguluyor.
PLATFORM: YA ÖZGÜRLÜK YA TUTSAKLIK!
Projeyle ilgili bir açıklama yapan platform ise şunları söylüyor: "Biz; köylüler, üreticiler, çiftçiler ve bilcümle bölge yaşayanları, hep bir ağız tek bir yürek olarak haykırıyoruz: Hey siz! Para uğruna nefsinin mahkumu olmuş doğa katilleri! Ne etseniz de alın terimizle suladığımız topraklarımızı, elvan çeşit yemişler veren bitkilerimizi, portakal çiçeğimizin kokusunu ve yaşamını bizimle paylaşmış bilcümle doğayı, Burnazımızı, Amanoslarımızı, sağlığımızı ve hatta hayallerimizi asla ama asla çakmayacaksınız; Çünkü biz Çukurovahyız, çünkü biz halkız. Ya özgür kalacağız ya da tutsak yaşayacağız!"
Kaynak: BirGün
Erzurum’un Tortum İlçesi’nde kurulması planlanan hidroelektrik santrali (HES) ile ilgili düzenlenen konferansta Vali Sebahattin Öztürk ile tartışan Erzurum Tema Vakfı Temsilcisi, öğretmen Işıl Bedirhanoğlu’na, ‘kınama’ cezası verildi. Tortum’da halkı bilgilendirilmek amacıyla 22 Şubat’ta Çok Programlı Lise salonunda düzenlenen toplantıda TEMA Vakfı Erzurum Temsilcisi, Palandöken İlköğretim Okulu sınıf öğretmeni Işıl Bedirhanoğlu, “Su kaynakları öncelikle burada yaşayanlara, ardından da bize aittir. Masa başında hazırladığınız projelerle bölge halkına ve doğaya zarar veriyorsunuz. İnsanların buradan göç etmelerine neden oluyorsunuz. Kusura bakmayın ama kimse milyon dolarları bırakıp da, sizin köylerinizi düşünmez” diye konuştu. |
Biri ya da birileri Hatay’da 3 deniz kaplumbağasını naylon iple kafalarından birbirine bağladı. Birbirlerinden kurtulmak için çırpınan kaplumbağalar suyun dibine batarak öldüler. Bu inanılmaz vahşeti görenler ise gözlerine inanamadı.
Hatay'ın İskenderun Körfezi'nde boyunlarından birbirlerine naylon iple bağlanarak işkenceyle öldürülen 3 yavru deniz kaplumbağası karaya vurmuş halde bulundu.
Mustafa Kemal Üniversitesi Su Ürünleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Cemal Turan, bir ihbar üzerine İskenderun Körfezi’nde işkence edilerek öldürülmüş 3 yavru deniz kaplumbağası bulduklarını söyledi. Yavru deniz kaplumbağalarının kendini bilmez bazı kişiler tarafından naylon iple boyunlarından birbirlerine bağlanıp denize bırakıldığını belirten Prof. Dr. Turan, “Hayvanlar, birbirlerinden kurtulmak için çırpınırken suyun dibine batmışlar orada da boğularak ölmüştür. Sonra da karaya vurmuşlar” dedi.
Kaplumbağa ve fok balıklarının nesillerini sürdürmek için İskenderun Körfezi’ne geldiğini kaydeden Prof. Dr. Turan, “Ancak birçok kötü muameleye maruz kalıyorlar. Bazıları balıkçıların oltalarındaki yemleri almak için takılıyorlar. Balıkçılar, olta çekildiğinde kaplumbağa veya fokla karşılaştığında korkudan veya sinirinden başına çekiç veya benzeri aletle vurarak öldürüyorlar. Balıkçıların ağlarına takılanlar da ölüyor. Ayrıca deniz ticareti yoğun olduğu için gemilerin pervanelerine de takılıp ölenler oluyor. Ben balıkçıların biraz daha duyarlı olmasını istiyorum. Nesli tehlikede olan canlılar. Bunlar ileriki yıllarda göremeyeceğiz. Kaplumbağa ölüm vakaları çok alıyoruz. Bir hafta içerisinde ölü kaplumbağalar ve yunus balığı ile karşılaştık. Deniz ile iştigal eden herkesin korumacı bir yaklaşım ile yaklaşmalı, bu canlılar kesinlikle tehlikeli zararlı canlılar değildir. Bunlarda geleceğe bırakacağımız doğal miraslarımızdır” diye konuştu.
"BU DURUM GÜÇLÜNÜN GÜÇSÜZE OLAN EZİYETİ"
Psikolog Ayşe Kayhan:
"Böyle bir olayın altında biyolojik ve psikolojik sorunlar yatar. Bu olaydaki vakayı görmeden tam olarak bir şey söyleyemesem ama patolojik bir rahatsızlıktır.
Ama genel olarak bakıldığında toplumsal bir şiddet bizim toplumumuzda var. özellikle kendinden güçsüze ilk önce hayvana sonra çocuğa ve kadına gösterilen şiddet var. bunların temelinde toplumsal kültür yatıyor.
Güçlünün güçsüze olan eziyeti."
DOĞAL HAYATI KORUMA VAKFI'NDAN VAHŞETE TEPKİ
Hatay'da deniz kaplumbağalarına yapılan inanılmaz işkenceye Doğal Hayatı Koruma Vakfı'ndan (WWF) tepki geldi.
Doğal Hayatı Koruma Vakfı Türkiye Genel Müdürü Tolga Baştak “Göz bebeğimiz gibi korumaya çalıştığımız, türünün azalmasının önüne geçmek ve korumak için büyük bir mücadele verdiğimiz, yaşadığımız coğrafyanın zenginliği, Akdeniz’deki kıyılarımızın ve kumsallarımızın sembolü olan deniz kaplumbağalarının Hatay’da katledilmesini çok büyük bir üzüntüyle karşılıyoruz. Nesli dünya çapında tehlike altında olan ve yasalarla korunan deniz kaplumbağalarının yaşamını sürdürmesine yönelik yaklaşık 20 yıldır süren mücadelemizin Türkiye’de doğa korumanın simgesine dönüştüğüne ve pek çok kişinin bu konudaki çalışmalarımıza etkin biçimde katıldığına tanık oluyoruz. Buna karşın, doğal yaşama saygı duyulmadığını görmek hayal kırıklığı yaratıyor. Yaz aylarında Akdeniz’deki yuvalama kumsallarında yaptığımız çalışmalarla, yumurtadan çıkan binlerce deniz kaplumbağasının denize ulaşmasını sağladık. Bu tür olayların tekrarlanmaması için herkesin gereken duyarlılığı göstermesini bekliyoruz” dedi.
Mayıs ayı ortası itibarıyla Akdeniz kıyılarımızdaki yuvalama kumsallarına yumurta bırakmaya başlayacak olan deniz kaplumbağalarının korunması için bu alanları kullanan bireylerin de tedbirli ve sorumlu davranması gerekmektedir. WWF-Türkiye Genel Müdürü Tolga Baştak, türün yaşamını sürdürebilmesi için yuvalama kumsalları, beslenme ve kışlama alanları başta olmak üzere yaşam alanlarındaki insan kaynaklı tehditlerin en aza indirilmesi gerektiğini vurguladı.
Kaynak: Hürriyet / DHA
Abant tabiat parkı çevresinde 70’inin sadece bu bölgeye özgü endemik 1222 canlı türü barındıran Türkiye’nin en önemli doğal parkları arasında. Abant’taki doğal dengeyi bozan uygulamalar ise Tabiat Parkı’nın Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü’nden alınıp, Bolu İl Özel İdaresi’ne devredilmesiyle başladı.
İlk olarak göl yüzeyinin genişletilmesi ve göl çanağında daha çok su tutmak amacıyla göl tahliye kanalının önüne set inşa edildi. Set nedeniyle su seviyesi yükseldi, çevredeki yaklaşık 300 çam ağacı sular altında kaldı. Ardından kökleri su ile kaplı ağaçlar, kuruma tehlikesi ile karşı karşıya kalınca, suyu tahliye etmek yerine, Tabiat Parkındaki doğal yamaçlar kazındı. Yapılan işlem, erezyona ve ağaçların kurumasına zemin hazırladı. Pek çok canlının da kara ve su arasındaki bağlantısı engellendi, sulak alandaki yaşam alanı tahrip oldu.
Parktaki doğa tahribatı bununla da kalmadı. Abant’ta yapılan çalışmalar, gölün güneyinde yer alan Örencik yaylasını da etkiledi. Yaylada sular birikti, küçük Abant oluşturulması sonucu bölgedeki endemik bitkiler sular altında kaldı. Endemik orkide, Ankara Çiğdemi ve Kar Çiçeği gibi türler yok olma tehlikesi altında.
ODALARDAN ORTAK TEPKİ
TMMOB Makine Mühendisleri Odası, İnşaat, Ziraat, Harita ve Kadastro Elektrik Mühendisleri, Mimarlar Odası Bolu İl Temsilcilikleri ile TEMA Bolu İl Temsilciliği, Bolu Çevre Derneği, Çevre İçin Hekimler Derneği ve Bolu Tabip Odası tarafından ortak bir açıklama yapılarak, uygulamalara tepki gösterildi.
Çalışmaların hiçbir planlamaya dayanmadığının belirtildiği açıklamada şöyle denildi: Öyle ki hesapsızca yükseltilen beton set, deneme yanılma yoluyla yanlış görüldükten sonra kepçelerle kırılarak ve kesilerek alçaltılmaya çalışılmıştır. Ne var ki tıpkı göl etrafındaki yolun, adeta bir havaalanına dönüştürülmesi gibi, bütün bu yapılanlar kontrolden çıkmış bir hatalar zinciri şeklinde birbirine çoğaltarak devam etmektedir. Abant Tabiat Parkı ve Küçük Abant denilen alanda sürdürülmekte olan, içinde hiçbir doğa bilimcinin bulunmadığı çevreye zararlı inşaat uygulaması derhal durdurularak havzanın gerçek doğal ekosistemine yeniden kavuşturulması sağlanmalı.
YETKİLİLER KAYITSIZ KALIYOR
Bölge halkı ve meslek odası temsilcilerin bir araya geldiği toplantıda da uygulamalar eleştirildi. Abant İzzet Baysal Üniversitesi. Biyoloji Bölümü Hidrobiyoloji Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Okan Külköylüoğlu bilime aykırı yapılan çalışmaların birçok canlı türünün sonunu hazırlayacağı söyledi. Külköylüoğlu “Her bulunan boşluğun suyla doldurulmaya çalışılması doğru değildir.” dedi. Bölgelerinde gölet istemediklerini ve Abant’ta gizli kıyım yapıldığı belirten Örençik Köyü Muhtarı Tevfik Türe ise “Sadece Örencik Yaylası değil, Abant Gölü’nün korunması gereklidir. Biz resmi kurumlara defalarca yazı yazdık, ağaçları mühürlemeden kıydılar tutanak tuttuk ama hiç birisinden geri dönüş olmadı.” dedi.
Kaynak: Birgün
FeministBiz: “Tecavüz var, davası yok, davası var, cezası yok, cezası var hükmü yok, hükmü var, infazı yok!”
Bu sabah Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğü'nün önündeydik. Takipçisi olduğumuz iki tecavüz davasında yargının verdiği çelişkili kararlar sonucu tecavüzcülerin korunmasına karşı, erkek adalete karşı, kadının beyanının hiçe sayılmasına ve sistemin kadınlara tekrar tekrar tecavüz etmesine karşı toplandık ve yüreklerimizi ferahlatan bir karar çıkmasının mutluluğunu yaşadık!
Muğla'da gerçekleşen bir toplu tecavüz vakasında, Adli Tıp'tan alınan, mağdurun ruh sağlığının bozulmuş olduğuna dair rapor, Fethiye Cumhuriyet Başsavcılığı ve Muğla 2. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından hiçe sayılmış ve tecavüzcüler yargılanmamıştı. Dosya, Kanun Yararına Bozma Talebi ile Adalet Bakanlığı'nın önüne gelmişti. Öte yandan, hakkında birçok cinsel saldırı suçlaması olan Şahin Öğüt'ün davalarından bir tanesi hakkında verilen 20 yıllık mahkumiyet kararı Adli Tıp Kurumu'ndan rapor alınmaması gerekçesiyle bozulmuştu. Yargının verdiği, birbiriyle çelişen kararların ortak noktası ise tecavüzcünün korunmasıydı ve yargının erkek yapısı bir kere daha gözler önüne serilmişti.
Basın açıklamamızı bitirdikten sonra gelen haber ise hepimizin yüzünü güldürdü. CMK 309. maddeye göre Adalet Bakanlığı, takipsizlik kararına karşı yapılan itirazın kaldırılması talebini ve dosyayı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdi. Kararda şüphelilerin zorla cinsel tacizleri neticesinde mağdurenin ruh sağlığının bozulduğu hususunun dikkate alındığı belirtiliyor. Bu kararla, Muğla'daki tecavüz çetesine karşı yargı yolunun açılmasına dair bir adım atılmış oldu. Şimdi, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı kararın bozulma nedenlerini aynen yazarak kararın bozulması istemini içeren yazısını ilgili Yargıtay Ceza Dairesine sunacak. Yargıtay Ceza Dairesi ileri sürülen nedenleri yerinde görürüse kararı bozacak. Yani son sözü Yargıtay söyleyecek. Yargıtay'ın olumlu karar vermesi durumunda, Muğla 2. Ağır Ceza Mahkemesi'nin önceki kararında direnmesi mümkün olmadığından kamu davası açılacak ve şüpheliler yargılanacak. Açılan yargı yolunun tecavüzcülerin cezalandırılmasıyla sonlanmasını istiyoruz. Davanın takipçisi olacağımızı ve tecavüzcüleri koruyan, kadınları ise tekrar tekrar mağdur eden kararların karşısında durmaya devam edeceğimizi bir kez daha duyuruyoruz.
Kaynak: FeministBiz
Birinci derece Arkeolojik Sit alanı olan İzmir Bergama’daki Allianoi Antik Kenti sular altında bırakacak olan Yortanlı Barajı’nın yerinin değiştirilmesi ve Allianoi’nin sular altında kalmasının önlenmesi için açılan davalar devam ederken, yeni bir iddia ortaya çıktı. Antik kenti korumak için kurulan Allianoi Girişim Grubu üyelerinden Avukat Arif Cangı ve Doç. Dr. Ahmet Yaraş, 10 Nisan’da baraj kapaklarının kapatılacağı ve bu işlem öncesi tarihi eserlerin korunması ihalesinin de Koçoğlu Holding’e verildiği yönünde duyum aldıklarını ancak, her iki duyumu da resmi olarak doğrulatamadıklarını açıkladı.
‘GELİNEN SÜREÇ HUKUKA AYKIRI’
Doç. Dr. Yaraş, davaların sürdüğü sırada baraj kapaklarının kapatılmasının ve barajın su ile doldurulmasının yasal olmadığını belirterek, seçimler öncesi Allianoi’nin oldu bittiye getirilmek istendiğini söyledi. İhaleyle ilgili net bir bilgi alamadıklarını dile getiren Yaraş, “Eğer böyle bir ihale yapılmışsa bu ihaleden kimsenin haberinin olmaması ilginç olur. Çünkü ihaleler açık bir şekilde yapılır. Aksi halde ihalenin gizli kapaklı yapıldığı kanısı ortaya çıkar. Şu anda bu duyumların doğru olup olmadığı yönünde çabalarımız sürüyor. Ancak maalesef muhatap bulmakta zorlanıyoruz” dedi.
Cangı ise, “Tarihi eserlerin korunması adı altında mimlenmesi yasal değildir. İdari Mahkeme’de açtığımız dava hala sürüyor. İptal kararı çıktığında ‘artık baraj faaliyet gösteriyor, tarihi eserler mimlendi’ bahanesiyle iptal kararı yok sayılacak” diyerek usulsüzlüğe dikkat çekti.
1970’li yıllarda projelendirilen, ancak inşaat ve uygulamasına başlanmayan Yortanlı Barajı’nın su toplama havzasında bulunduğu için, Antik kente ilişkin yapılan kurtarma kazıları 1998 yılında başladı. İzmir 1 Numaralı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu tarafından 2001’de ‘Birinci Derece Arkeolojik Sit Alanı’ olarak ilan edildi. Ancak bu gelişme sonrası Devlet Su İşleri (DSİ), kurul kararına rağmen, yıllardır uygulamasını yapmadığı barajın ihalesini yaptı ve hızla gövde inşaatına başlandı. 2005’te ise Allianoi’nin korunması için çözüm bulunana kadar barajda su tutulmamasına karar verildi.
Koçoğlu Holding, ihalelerde ‘nam’ salıyor
İddialara göre antik kentteki tarihi eserlerin korunması için ihalenin verildiği Koçoğlu Holding, adını Bolu’da düşen ve iki pilotun ölümüne neden olan Sağlık Bakanlığı’na bağlı ambulans helikopter ile duyulmuştu. Helikopterin düşmesi üzerine gözler, hizmet alım ihalesine çevrilmiş ve ihale sürecinde ilginç tartışmaların yaşandığı ortaya çıkmıştı. İhaleye katılmak isteyen firmalar, Sağlık Bakanı Recep Akdağ ile görüşerek, ihale tarihinin global ekonomik krizi ve AKP hakkında açılan kapatma davasını gerekçe göstererek, 20 gün ertelenmesini istemişti. Fakat Koçoğlu Holding tekliflerinin hazır olduğunu belirtmişti. Bakanlık erteleme talebini reddedince ihaleye sadece Koçoğlu Holding katılmıştı. 17 helikopter için 135 milyon euroluk teklif veren Koçoğlu Holding böylece ihaleyi kazanmıştı. Bunun üzerine firmalar, ihalede haksızlık yapıldığı gerekçesiyle ihaleyi itiraz etmişti.
Cide İlçesi Loç Yöresi'ne yapılması düşünülen hidroelektrik santralinin yetkilileri, çevrede açmaya çalıştıkları taş ocağının İl Genel Meclisi’nce reddedilmesinden sonra, köylülere Çed Raporları konusunda bilgilendirme toplantısı yapmak istediler.
Çevre ve Orman Bakanlığı temsilcileri başta olmak üzere birçok kamu kurum ve kuruluşunun temsilcilerinin de katıldığı bilgilendirme toplantısına katılan halk, firma yetkililerinin konuşmasına izin vermedi.
Orya Madencilik adlı şirket yetkililerinin konunun HES ile ilgili olmadığını, açılacak kum ve çakıl ocağı ile ilgili olduğunu bildirmelerine rağmen, köylüler ikisinin ayrı ayrı düşünülemeceğini, sonuçta her şeyin HES inşaatı için yapılacağını bildiklerini ve bu konuda kimseyi konuşturmayacaklarını yetkililere bildirdiler. Bunun üzerine bakanlık temsilcileri, görüşleri ilgili bakanlığa bildirilmek üzere köylülere ve HES’i protesto için gelenlere söz verdi ve her konuşma kayıt altına alındı. Tüm konuşmacıların ortak konusu; bu Bölgenin Milli Parklar sınırları içinde olduğu, dünyaca ünlü Valla Kanyonu çıkışında bulunduğu, bu güzelliklerin yok edilmemesi gerektiği, kendilerine nasıl atalarından kaldıysa, kendileri de çocuklarına öylece bırakmak istediklerini, sonunda karşımıza askeride çıkarttıklarını ve en önemlisi de İlgili şirketin köyde bazı kişileri yanına alarak aralarına nifak soktuklarını söylediler.
Açtıkları döviz ve pankartları ile birlikte sık sık sloganlar atarak, çatal kaşık ve tencereleri birbirine vurarak firma yetkililerinin izinsiz arazilerine girdiklerini, yüzlerce ağacı katlettiklerini, bu gün akşama kadar araçların bulundukları yeri terk etmezlerse tarlalarının sınırlarını kapatacaklarını ve araçları kendi tarlalarından geçirmeyeceklerini bildirdiler.
Son olarak söz alan grubun sözcüsü Erdinç Ay da “İncelenmesi gereken Raporun iki gün önce ele geçirilebildiklerini, bu konuda yetkililerin kasıtlı hareket ettiğini, ilgili firmanın daha inşaata başlamadan Çed raporuna aykırı işler yapmağa başladığını, Cide Belediyesinin bu bölgede nasıl vidanjörle atık alacağı sözü verebildiğini” sordu. Çok sayıda güvenlik görevlisinin katıldığı toplantı gergin bir ortamda başladı, ancak, küçük tartışmalar dışında başladığı gibi olaysız bitti.
Kaynak: Yeni Cide Postası
MAZLUMDER Genel Başkanı Ünsal, İstanbul Şubesi'nin de aralarında bulunduğu 21 STK'nin "Eşcinsellik hastalıktır" diyen Kavaf'a destek mektubunu sahiplendi. Eski başkan Ayhan Bilgen ise derneği eleştirdi.
İnsan Hakları ve Mazlumlar İçin Dayanışma Derneği MAZLUMDER Genel Başkanı Ahmet Faruk Ünsal aralarında derneğin İstanbul Şubesi'nin de bulunduğu, 21 STK'nin "Eşcinsellik hastalıktır ve tedavi edilebilir" diyen Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanı Selma Aliye Kavaf'a destek için yazdığı mektubu sahiplendi.
"Eşcinselliğin bir sapma olduğunu, batının bunu normalleştirmek için çalıştığını" iddia eden mektubun "kendi seküler kurgusu içinde önemli iddiaları tartıştığını" savundu.
Ünsan "anormal" olarak tanımladığı eşcinsellerin ayrımcılığa ve şiddete uğramasına karşı olduklarını belirtiyor.
Bilgen: "İktidarın fikirlerini savunmak sivil toplum açısından riskli"
2005-2007 arasında önce MAZLUMDER Ankara Şube, ardından da genel başkanlığını yapan Ayhan Bilgen ise MAZLUMDER'i eleştiriyor:
"Bir iddia karşısında hak savunucuları sorunu doğru anlamak için bütün tarafları dinleme konusunda duyarlılık göstermeli. Türkiye'de kimi baskıcı laiklik taraftarlarının İslamla ilgili kaygılarını din özgürlüğüne karşı çıkarak yansıtmalarına benzer bir durumla karşı karşıyayız. "
İHH İnsani Yardım Vakfı, Aileyi Koruma Derneği, İmam Hatip Liseleri Mezunları ve Mensupları Derneği, Özgür-Der, Tüm İlahiyat Mezunları Derneği, Türkiye Yazarlar Birliği'nin de bulunduğu 21 STK'nin 22 Mart Pazar günü Sirkeci'de yaptıkları eylemde hazırladıkları ortak mektubu kamuoyuyla paylaştı.
Asiye Dilipak'ın okuduğu mektupta eşcinsellik "doğal olmayan bir sapma" olarak tanımlandı.
"Gelecek kuşaklar arasında eşcinselliğin artmaması için sağlık ve eğitim politikaları geliştirilmesi gerek" diyen Dilipak yurtdışında eşcinselliğin 'normal' olduğunu söyleyen psikologların da bunu yaygınlaştırmak istedikleri için yaptıklarını iddia etti. İlahi dinlerin eşcinselliğe karşı olduğunu, hoşgörü dini olan İslamın da anlayışının "bir sınırı olduğunu" belirten Dilipak, Kavaf'ın kaygılarının ne kadar önemli olduğunu da belirtti.
Başkanlık döneminde MAZLUMDER içinde eşcinsellikle ilgili farklı görüşlerin olduğunu anlatan Bilgen cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği nedeniyle çok sayıda insanın ayrımcılığa uğradığını, MAZLUMDER gibi bir hak savunucu kurumun iktidarın iddialarını sahiplenerek bu şekilde açıklama yapmasının doğru olmadığını söylüyor. Bunun sivil toplumun bağımsızlığı açısından riskler taşıdığını belirtiyor.
"Tüm üyeleri bireysel olarak eşcinsellik konusunda hassasiyet taşısa bile MAZLUMDER'in nerede durması gerektiğini doğru belirlemesi gerekir. Bir grubun uğradığı ayrımcılığa karşı çıkmak o grubun düşünce eğilim ve yaklaşımını onaylamak anlamına gelmez. Tam tersine karşı olduğunuz bir şeye yönelik bir haksızlık ve ayrımcılık olduğun da ona karşı üzerine düşen savunuculuk görevini yerine getirebilmeniz gerekir."
MAZLUMDER kurumların yaptığı açıklamayı kendi İnternet sitesine koydu.(BÇ)
Kaynak: Bianet
NESLİHAN TUNÇ
20.03.2010
Yunus gösterileri birçok ülkede yasaklanırken, Türkiye'de 12. tesis açılacak. Sivil toplum örgütleri bir yunus hapishanesinin daha açılmaması için harekete geçti
Yunusları sevimli ve sempatik bulmayan yoktur herhalde. Ve onlarla yüzmek, suyun içinde oyunlar oynamak kimin hoşuna gitmez ki? Peki sizce onlar bu durumdan hoşnut mu? Yüz ifadeleri güleç olduğu için onların mutlu olduğunu sanabilirsiniz ama işin aslı hiç de öyle değil. Sırtlarından milyonların kazanıldığı sevimli gösteri yunusları, doğalarına aykırı ve sağlıksız şartlarda yaşıyor. Hele de Türkiye'deki gösteri merkezlerinin durumu hiç parlak değil. Özellikle geçen ay Alanya'daki bir gösteri merkezinde dört yunusun peş peşe ölmesi, Avrupa'daki sivil toplum örgütlerini harekete geçirdi. Alman Balina ve Yunus Forumu WDSF, (Wal und Delphinschutz-Forum) Türkiye'de bulunan 11 yunus gösteri merkezinde hayvanların sağlığını tehdit eden eksiklikler ve hatalı uygulamalar olduğuna dair açıklamada bulundu. Bu açıklamanın ardından tur şirketleri, yunus gösteri merkezlerini programlarından çıkarmaya başladı. Gösteri yunuslarının yaşadığı vahşeti anlatan The Cove isimli belgesel de en iyi belgesel dalında Oscar ödülü alarak dünyanın dikkatini bu konuya çekti. Yine geçtiğimiz ay ABD'de bir gösteri havuzundaki katil balina (orca), bakıcısını öldürerek tutsaklığın ne kadar tehlikeli olabileceğini en acı şekilde gösterdi. Yunus gösteri merkezlerinin sahipleri kendilerine yöneltilen suçlamaları kabul etmiyor ve her şeyi kurallarına uygun yaptıklarını iddia ediyor. Ancak ortada acı bir gerçek var: şu veya bu nedenle dört yunus hayatını kaybetti. Bu hayvanlar eceliyle ölmedi. Diğer yandan bunlar sadece duyduklarımızdı. Kimbilir daha kaç yunus esaret altında can verdi. Onların havuzlardaki mahkumiyeti sürdükçe daha çok yunus ölecek gibi görünüyor. Ancak para kokusu alan turizm yatırımcılarının vazgeçmeye niyeti yok. Fethiye'de 12. yunus gösteri merkezinin hazırlıkları yapılıyor. Avrupa'dan sonra Türkiye'deki sivil toplum kuruluşları da ayaklanmış durumda. Türkiye'de yunus gösteri merkezlerine karşı mücadele veren sivil toplum örgütlerinin başında Sualtı Araştırmaları Derneği - Deniz Memelileri Araştırma Grubu (SAD-DEMAG) geliyor. Dernek üyeleri şu sıralar, Fethiye'nin Hisarönü beldesinde yapılacak yeni yunus tesisinin açılmasını önlemek için harekete geçti. Dernekten yapılan açıklamada şunlar yer alıyor: "Bu yeni tesis için yunusların Kaş'taki tesisten getirileceğini ve yaz aylarını Fethiye'de geçirdikten sonra kış için tekrar Kaş'a götürüleceklerini öğrendik. Tamamen turizm hizmeti olarak tasarlanmış bu planda yunusların bir ticaret objesi olarak görüldüğü açıktır. Yunusların taşınmaları sırasında iç organlarının zedelenmesi, aşırı ısınma, stres gibi birçok zorluk yaşadıkları bilinmektedir. Kaş'taki yunusların her yıl iki kez yolculuk etmelerini öngören bu plan bir ticarethane olarak görülebilecek yunus tesislerindeki dramı bir kez daha ortaya çıkarmaktadır. Eğer yunuslar Kaş'tan getirilmeyecek ise yeni yunusların denizlerden avlanması (ulusal mevzuat ve taraf olduğumuz uluslararası sözleşmelere göre yunusların avı önünde ciddi maddeler vardır) ya da diğer ülkelerden ithal edilmesi gündeme gelebilir. İlgili ve sorumlu kurumları yeni canlı avlara ve yeni yunus ithalatlarına izin vermeme konusunda duyarlı olmaya çağırıyoruz."
TUTSAKLIK NEDENİYLE KISA YAŞIYORLAR
Yunus tutsaklığına son verilmesi için Avrupa ittifakına üye olan SAD'dan yapılan açıklama şöyle devam ediyor: "Yunus ve balinaların, tutsaklıkta birçok nedenden dolayı sağlıklarını yitirdikleri, özgür hemcinslerine göre daha kısa yaşadıkları biliniyor. Geçtiğimiz aylarda Alanya'daki bir tesiste peş peşe dört yunusun ölmesi bizler için çok üzücü olmuştur. Fethiye'de kurulacak yeni tesis için bir yerden getirilecek ya da avlanacak yunuslar da benzer dramı yaşayabilirler. Birçok kültürel ve doğal zenginliğe sahip ülkemizin doğaya ve insana saygılı bir turizm anlayışına sahip olduğunu kanıtlar biçimde yeni yunus tesislerinin yapımına karşı durmasını talep ediyor, var olan tesislerle ilgili olarak da ivedi bir şekilde özel yönetmelik hazırlanmasının gereğinin altını çiziyoruz." SAD'ın gösteri yunuslarının acı dolu dünyasını anlatan araştırma yazılarını, www.sad.org.tr adlı internet sitesinde okuyabilirsiniz. Fethiye'de başlayan yunus parkı inşaatını durdurmak için harekete geçen bir diğer sivil toplum kuruluşu da Yaşam Hakkına Saygı Derneği (YHS). www.tutsakyunuslar.com adlı bir internet sitesi kuran dernek ayrıca facebook'ta imza kampanyası başlattı. Çevre Bakanlığı'na ve Ölüdeniz Belediye Başkanlığı'na gönderilmek üzere bir de dilekçe hazırlayan dernek üyeleri, hayvanseverlerin kampanyaya çok ilgi gösterdiğini söylüyor: "Ölüdeniz'de kurulacak tesisin Alanya'daki bir benzeri olan Sealanya Dolphin Park'ta nedeni açıklanamayan yunus ölümlerinden ardından, yurtdışı kaynaklı tur operatörlerinin bir kısmı Türkiye'deki yunus parkı turlarını iptal ettiler. Geri kalan turların da iptal edilmesi için büyük bir kampanya sürdürülüyor. Bu işletmelerin ticari olarak hiçbir geleceği yok. Artık tüm dünyanın gözleri bu tesislerde. Şimdi, yunus parklarını inşa etme değil, kapatma zamanı. Bu kampanyaya katılmak için, www.sessizkalmasucaortakolma.com adresine girip imza atabilirsiniz."
Kaynak: Sabah
ABD ve İsveç'te kabul edilen Ermeni soykırımı tasarılarına tepki olarak Türkiye'de yaşayan 100 bin kaçak Ermeni'yi sınır dışı edeceğini söyleyen Erdoğan'ın savunmasız insanları hedef gösterdiğini söyledi: "Türkiye'de yaşayan Ermenileri pazarlık malzemesi yapmaktan vazgeç!"
İstanbul - BİA Haber Merkezi
19 Mart 2010, Cuma
Ülke meclislerinden Ermeni soykırımını tanıyan kararların çıkmasının bedelini Türkiye'deki Ermenilere ödeteceklerini söyleyen Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'a sivil toplum örgütlerinden tepki geldi.
Ortak bir basın bildirisi yayınlayan örgütler Erdoğan'a nefret suçu işlediğini hatırlattı. "Üçüncü ülkelerin parlamentolarından çıkabilecek kararları bertaraf edebilmek için binlerce savunmasız insanı pazarlık konusu yapmak kabul edilemez" dediler.
Açıklamaya DurDe İnisiyatifi, Amargi Kadın Kooperatifi, Antikapitalist Öğrenciler, Barış İçin Kadın Girişimi, Barış İçin Sanat Girişimi, Barış İçin Vicdani Ret Platformu, Birbirimize Sahip Çıkıyoruz Platformu, Boğaziçi Gösteri Sanatları Topluluğu, Çiğli Kadın Dayanışma Evi (ÇEKEV), Devrimci Sosyalist İşçi Partisi (DSİP), Diyarbekir İletişim Platformu, Emek Partisi (EMEP) İstanbul İl Örgütü, Ev Eksenli Çalışanlar Sendikası, Genç Siviller, Göçmen Dayanışma Ağı, İnsan Hakları Derneği, İzmir Kadın Dayanışma Derneği, Kaos GL, Kumbara Sanat Atölyesi, Küresel BAK, Küresel Eylem Grubu, Lambdaistanbul, Nor Zartonk, Sendikalarda Şiddet ve Ayrımcılığa Karşı Kadın İnisiyatifi, Sosyal Değişim Derneği, Toplumsal Dayanışma Derneği, Yeryüzüne Özgürlük Derneği, Yeşiller Partisi, Yüzleşme Derneği, 70 Milyon Adım Koalisyonu ve 78'liler Girişimi imza verdi.
"Savunmasız insanları pazarlık konusu yapma"
Başbakan 16 Mart Salı günü Londra'da BBC Türkçe'ye verdiği söyleşide şöyle dedi:
"Bakın benim ülkemde, 170 bin Ermeni var; bunların 70 bini benim vatandaşımdır. Ama 100 binini biz ülkemizde şu anda idare ediyoruz. E ne yapacağım ben yarın, gerekirse bu 100 binine hadi siz de memleketinize diyeceğim; bunu yapacağım. Niye? Benim vatandaşım değil bunlar... Ülkemde de tutmak zorunda değilim. Yani şu anda bizim bu samimi yaklaşımlarımızı bunlar bu tavırlarıyla ne yazık ki olumsuz istikamette etkiliyorlar, bunların farkında değiller."
Bu sözleri utanç verici olarak niteleyen 31 STK Erdoğan'ı her türlü koruma, savunma ve toplumsal güvenceden yoksun olan Ermeni işçileri hedef gösterdiğini için eleştiriyor. Başbakan'a şunları hatırlatıyor:
* Kimse doğduğu toprağı keyfinden terk etmez; gittiği ülkede iş bulmazsa da orada kalmaz;
* İnsanca muamele, herkes kadar Ermeni göçmen işçilerin de hakkıdır;
* Üçüncü ülkelerin parlamentolarından çıkabilecek kararları bertaraf edebilmek için binlerce savunmasız insanı pazarlık konusu yapmak kabul edilemez;
* İfadeler, dünya çapında talepleri olan, medeniyetleri bir araya getirme, kavgalıları barıştırma ve Ermenistan'la ilişkilerini normalleştirme iddiasındaki bir ülkenin Başbakanı açısından muazzam tezatlar oluşturmaktadır.
31 STK, 21. Yüzyıl'da hâlâ tehcir fikriyatına yatkın görünen bu zihniyeti kınıyor, savunmasız insanlar üzerinden yapılan bu yüz kızartıcı pazarlıklardan bir an evvel vazgeçilmesini talep ediyorlar.(BÇ)