13 Haziran 2013 Perşembe

Gezi'ye Atılan Gazlar Hayvanları da Öldürüyor

Yeryüzüne Özgürlük Derneği'nden Özgüner ve veteriner hekim Sargın, polis şiddetinin hayvanları nasıl etkilediğini ve hayvanlara nasıl müdahale edileceğini anlattı. Uluslararası Hayvan Hakları Mahkemesi'ne şikayet yolda.


Gezi Parkı direnişi boyunca polisin yoğun biber gazı ve tazyikli suyla müdahalesi, sadece insanları değil, hayvanları da etkiledi. İlk günlerden itibaren, Gezi Parkı’nın revirinin içine bir de veteriner kliniği kuruldu, gazdan etkilenen, yaralanan hayvanlar buraya getirildi.

Dün polisin parkın içine gaz atmaya başlamasının ardından Gezi veterinerindeki hayvanlar, diğer semtlerdeki kliniklere nakledildi.

bianet, bir karga, iki yavru martı, bir kumru, bir civciv ve bir yavru kedinin getirildiği Levent’te bir veteriner kliniğinde Yeryüzüne Özgürlük Derneği’nden Burak Özgüner ve veteriner hekim Hasan Sargın’la konuştu.

Özgüner ve Sargın, ilk günden beri İstanbul’daki tüm veteriner kliniklerine Gezi Parkı’ndan hayvanların getirildiğini, hayvanların biber gazından insana göre çok daha şiddetli bir biçimde etkilendiğini belirtti. Eylemcilere de direniş alanına, herhangi bir eyleme ya da bir festivale kesinlikle hayvanlarıyla gitmeme çağrısı yaptı.

Ayrıca direnişe yönelik polis şiddeti sırasında mağdur olan hayvanlarla ilgili Cenevre’deki Uluslararası Hayvan Hakları Mahkemesi’ne başvuru yapmaya hazırlanıyorlar.

“Gaz bombasının sesi bile kuşları öldürebilir”


Klinikte çok sayıda kuş olması dikkatimi çekiyor.  Polisin kullandığı biber gazı tabancalarının ve ses bombalarının kuşların uçuş yetisini kaybetmesine ve ölmelerine neden olabildiğini anlatıyorlar.

Sargın durumu şöyle açıklıyor: “Bir kuşu muayene ederken, elimize aldığımızda kalp atışları normalin 5-6 katına çıkabiliyor. Biber gazına doğrudan maruz kalmasalar bile, sırf patlama sesi bile geçici uçuş kaybına ve doğrudan ölümlere yol açabilir. Havai fişekler de aynı sonuçlara neden oluyor, bu nedenle direnişçilerin de havai fişek atmaması lazım.”

Bugün, veterinerdeki kuşlar bir üniversitenin veterinerlik fakültesine gönderilecek ve kırıkları olup olmadığı kontrol edildikten sonra serbest bırakılacaklar. Bir de gazdan etkilenmiş bir civciv var. Onun nasıl olup da Gezi Parkı’na geldiğini kimse bilmiyor. Maalesef durumu ağır.

Biber gazı hayvanları nasıl etkiliyor?

Peki biber gazı hayvanları nasıl etkiliyor? İnsanlardan farklı mı?
“Biber gazının memeli hayvanlar üzerindeki fiziki etkisi insan üzerindeki etkisine benzer, ama şiddeti farklı. Akciğer hacimlerinin ne kadar düşük olduğunu ve burunlarının bizden ne kadar farklı olduğunu düşünün. Mesela koku yoluyla biber gazının verdiği etki hayvanlarda çok şiddetli.

“Bir de işin psikolojik boyutu var. Bir insan biber gazına maruz kaldığında, başına ne geldiğini ve etkisinin ne zaman biteceğini biliyor. Ama bir hayvan biber gazına maruz kaldığında başına ne geldiğini anlamıyor. Dolayısıyla korkuyla solunumu deprese olabiliyor, korkuyla sağa sola çarpıp kendine zarar verebilir.

“Bir arkadaşımızın gaz atıldığında balkonda olan hamsterı öldü, Pekinez cinsi köpeği gözüyle ilgili sorunlar yaşıyor. Taksim’in meşhur Eylem köpeğinden haber alamıyoruz.”

Biber gazı patlamaları hayvanları travmatize de ediyor, içerideki martının sabahtan beri sürekli olarak ağzını açıp kapadığını anlatıyorlar.

Gazdan etkilenen hayvana nasıl müdahale edilir?

Biber gazlarından kaçarken, etrafta korkuyla kaçışan sokak hayvanlarını görüyoruz, ama nasıl yardımcı olacağımızı bilemiyoruz.

“Kedi-köpekler de insanlar gibi memeli grubundan. Dolayısıyla insanlarda kullanılan yöntemler büyük ölçüde geçerli. İnsanların kullandığı Rennie ve Talcidli anti-asit solüsyonlar kullanılabilir. Tercihen mentollü olmasa daha iyi olur. Ayrıca ne kadar tüylü olsalar da, gaz deriye temas ediyor. Tüylerini de yıkamak gerekiyor.

“Farkettiğimiz başka bir şey, biber gazı atılan bölgelerde duman havaya yükselmiyor ve ayak bileği hizasında kalıyor. Hayvanların boyunu düşünürsek, etki çok daha kalıcı. Dolayısıyla hayvanları o bölgeden uzaklaştırmak gerekiyor. Eğer klinik imkan varsa, oksijen vermek en mantıklısı.”

Uluslararası Hayvan Hakları Mahkemesi’ne şikayet

Özgüner, hayvanlarla ilgili çok sayıda ölüm haberi aldıklarını ancak hayvan ölümleri kayıt altına alınan bir bilgi olmadığı için bunları teyit edemediklerini söylüyor. “Muhtemelen polis şiddetinden etkilenen hayvan sayısı çok fazla. İstanbul’da 500-600 veteriner kliniği var ve meslektaşlarımızla konuştuğumuzda hepsine Gezi Parkı’ndan hayvanlar geldiğini öğreniyoruz.”

Yeryüzüne Özgürlük Derneği, şimdi Cenevre’deki Uluslararası Hayvan Hakları Mahkemesi’ne başvuru yapmaya hazırlanıyor ve hayvan hakları ihlallerine tanık olan herkesi yeryuzuneozgurluk@gmail.com adresine tanıklıklarını göndermeye çağırıyor. Video ve fotoğrafla bunları belgelemenin çok önemli olduğunu vurguluyor.

“İster insan, ister hayvan olsun, biz yaşanan tüm ölüm ve hak ihlallerinden sadece hükümeti değil devleti de sorumlu tutuyoruz. Hem insan hem yaşam hem de doğa ve hayvan düşmanı olarak bizim hafızalarımızda yerini aldılar. İnsanlar öldü, hayvanlar öldü ve iki haftadır hak örgütleri bu zulmü durdurun, diyor. Ama Vali tweet’leriyle bunu bir oyun haline getiriyor. En temel haklarımız ihlal ediliyor.

“İHD ve TİHV ile iletişim halindeyiz. Şu anda polis şiddetinden etkilenenlerle ilgili şikayetler toplanıyor. AİHM sürecine giriliyor ve mümkün olduğunca şikayetlerin tek bir yerde toplanıp raporlanması gerekiyor. Uluslararası Hayvan Hakları Mahkemesi’ne başvuru da çok önemli.

“Gaz saldırılarında yaşanan hayvan hakkı ihlalleriyle ilgili tanıklıkları bize aktarırlarsa, biz de başvurumuzda bunlara yer veririz.”

Kaynak: Bianet

12 Haziran 2013 Çarşamba

Türkiye'deki devlet terörü, Uluslararası Hayvan Hakları Mahkemesi'ne taşınıyor!

İnsan hakları, hayvan hakları ve ekoloji konularında uluslararası çapta faaliyet gösteren Yeryüzüne Özgürlük Derneği, son olarak, Türkiye’de yaklaşık 2 haftadan beri süren orantısız polis müdahalelerinden kaynaklanan hayvan hakları ihlallerinin son bulması için bir dizi girişim başlattığını açıkladı.



Türkiye, ilk kez Uluslararası Hayvan Hakları Mahkemesi'ne şikâyet ediliyor

Cenevre’de bulunan Uluslararası Hayvan Hakları Mahkemesi’ne hükûmet hakkında şikâyette bulunacaklarını açıklayan Yeryüzüne Özgürlük Derneği “2 haftadır devlet eliyle sokaklar savaş alanına çevrildi, birçok üzücü olay yaşandı. İnsanlar için, derneğimiz de dahil olmak üzere insan hakları örgütleri birçok girişimde bulundu, bulunmaya da devam ediyor. Ancak yoğun polis şiddeti sırasında hakları ihlal edilen, sakatlanan ve ölen hayvanlar konusunda maalesef herhangi bir girişim olmadı. Bir ilk olarak Türkiye'yi uluslararası mahkemeye şikâyet edeceğiz. Bu görünmez, dehşet verici tablo karşısında harekete geçiyoruz. Türkiye’de neler olup bittiğini tüm dünyaya göstereceğiz” şeklinde yazılı açıklamada bulundu.

Türkiye’de süregelen ve tüm dünyanın yakından takip ettiği “Gezi” protestolarındaki polis şiddeti dolayısıyla mağdur edilen hayvanların fotoğraf ve videolarını derlediklerini ve bu hafta Uluslararası Hayvan Hakları Mahkemesi’ne başvuracaklarını açıklayan dernek, her türlü bilgi, fotoğraf ve tanıklığa ihtiyaç duyduklarını söyleyerek hükûmetin “emniyet tedbiri” olarak uyguladığı orantısız gücü eleştirdi:

“Hükûmet, savaş açmışçasına günlerdir kimyasal gaz, plastik mermi, ses bombası ile meşru talepleri olan insanların direncini kırmak için her türlü yolu deniyor. Bu müdahalelerin tamamı doğaya, hayvana, insana birer saldırı niteliğinde; binlerce insan yaralandı, ‘anayasal hak’ olduğu iddia edilen ifade, yürüyüş gibi haklar alenen yok sayıldı ve sırf bu haklarını kullanmak isterken insanlar hayatlarını kaybetti. Süreci endişe ve öfke ile izliyoruz, Türkiye'de devletin sebep olduğu hak ihlalleri nedeniyle adalete, hukuka olan inancımızı ve itibarımızı tamamen yitirdik. Doğaya, hayvana, insana kontrolsüz, acımasız bir şekilde yöneltilen bu zulmü durdurmak ve tüm dünyaya duyurmak için elimizden geleni yapacağız”

“Hükûmeti ve devleti sorumlu tutuyoruz”

Yurtdışından, Türkiye'de tırmanan şiddet ortamı ile ilgili çok sayıda e-posta aldıklarını belirten Yeryüzüne Özgürlük Derneği “tüm dünya Türkiye’de olup bitenleri endişe ile izliyor. Özellikle son iki haftada Türkiye, hukukun, özgürlüğün, demokrasinin olmadığı bir coğrafya haline geldi. Protestolarda insanlar ölüyor. Ölüm haberleri artık bıçağın kemiğe dayandığı son noktaydı” diyerek endişelerini dile getirdi ve her türlü hak ihlalinden hükûmeti ve devleti sorumlu tuttuklarını belirtti.

Hayvanlar da polisin gazından etkilendi



Sokaklardaki yoğun gaz müdahaleleri ve eylemlerde kullanılan havai fişeklerin atılması sırasında hayvanları kaos ortamından kurtarmak için hayvan hakları aktivistlerinin ve gönüllülerin seferber olduğunu dile getiren Yeryüzüne Özgürlük Derneği’nden Veteriner Sağlık Teknikeri Burak Özgüner “İnsanlarla birlikte yaralı, sakatlanan çok sayıda hayvan var. Özellikle kuşlar, gaz ve ses bombaları ve havai fişekler nedeniyle dengelerini geçici ve kalıcı olarak kaybedip sakatlanıyor. Saldırılar o kadar yoğun ki İstanbul’daki birçok klinik, Gezi Parkı eylemlerinde yaralanan, rahatsızlanan hayvanlarla dolup taşıyor. Hamile hayvanların, kuşların polisin patlattığı gaz ve ses bombaları ve eylemlerde kullanılan havai fişekler nedeniyle öldüğünü biliyoruz.” dedi.



Dün, bir veteriner polikliniğine Gezi Parkı'ndaki veteriner revirinden ulaştırılan çok sayıda hayvanla birlikte, Gezi Parkı'na nereden geldiği bilinmeyen bu civciv de yaşam savaşı veriyor.

11 Haziran 2013 Salı

Polis yine Taksim'e saldırdı!

Taksim'de Gezi direnişi için toplanan binlerce insana AKM önünde toplanan polisler gaz bombaları ve tazyikli suyla saldırdı.


Gezi direnişi için Taksim Meydanı’nda toplanan insanlara polis saldırdı.

Polis öğleden sonradan itibaren Taksim Atatürk Kültür Merkezi (AKM) önüne çekilmişti. Divan Oteli ve Harbiye yönünde bulunan polisler ise geri çekilmişti.

Taksim Dayanışması saat 19.00’da Taksim Meydanı’nda miting yapılacağını açıklamıştı. Bunun üstüne polisin geri adım atması mitinge müdahale edilmeyeceği yönünde bir izlenim oluşmuştu ve onbinlerce insan alanda biraraya gelmişti.

Ancak insanları “Polis dışarı” şeklinde slogan atması üstüne polis bir anda saat 20.15 sularında saldırıya geçti.

Bir iddiaya göre ise polise havai fişek atıldığı ileri sürüldü.

Radikal gazetesi muhabiri Serkan Ocak ise canlı bağlandığı 5N1K programında AKM önünde toplanan polislerle bir anda küçük bir arbede yaşandığını ve hemen ardından polisin gaz bombaları ve tazyikli suyla harekete geçtiğini söyledi.

Ocak, görüştüğü gönüllü doktorların en az 30 kişinin vücuda isabet eden gaz bombaları nedeniyle yaralanarak kendilerine geldiğini söylediğini aktardı.

Saat 20.35 itibariyle Gezi Parkı içinde çok sayıda yaralı var. Parka gaz bombası geldiği de ifade ediliyor.

Meydan'da bulunan insanlar Tarlabaşı, Sıraselviler, Harbiye, Cihangir yönlerine dağıldı. Çatışmalar özellikle Harbiye Elmadağ yönünde yoğunlaşırken, polisin Taksim civarındaki ara sokaklarda da saldırılarının devam ettiği yönünde bilgiler geliyor. Radikal'de yer alan habere göre polisin plastik mermi kullandığı yönünde iddialar da var.

Saat 21.10 itibariyle polisin saldırısının devam etmesine rağmen direnişçiler Taksim Meydanı'na doğru tekrar hareketlenmeye başladı.

Polisin gaz bombalarına havai fişeklerle yanıt veren eylemciler, Meydan'da bulunan bir aracı da ateşe verdi. Alanın bir bölümü polis kontrolündeyken bir bölümünde ise kalabalık giderek artıyor.

21.45'te polis meydanda toplanan kitleye tekrar saldırdı ve meydanın kontrolünü tekrar ele geçirdi.

Saat 22.00'de Vali Hüseyin Avnu Mutlu'nun Gezi Parkı'na müdahale olmayacağına dair açıklamalarına rağmen polis Gezi parkı'na gaz bombalarıyla ve tazyikli suyla saldırdı.

Kaynak: Bianet

* bianet'in detaylı ve güncel haberine, videolarına ulaşmak için tıklayın.

Taksim Dayanışması 19.00'da Taksim'e çağrı yaptı

Taksim Dayanışması, AKP Hükümeti'nin ve egemen medyanın "çevreci-illegal" ayrımı yaratarak direnişi bölme çabalarına yanıt verdi. Gezi Parkı direnişçileri arasında parkçı-marjinal ayrımı olmadığını belirten Taksim Dayanışması, "Biz bir arada durmaya ve haklı, meşru taleplerimizi dayanışma ile örmeye devam edeceğiz" dedi. Taksim Dayanışması, tüm halkı bugün saat 19.00'dan itibaren Gezi Parkı'na davet etti.


Taksim Dayanışması, bugün polis saldırısının ardından bir açıklama yaptı. Taksim Dayanışması'nın internet sitesinde yer alan açıklamada, "Gezi Parkı için direnenlere yanıt yine polis panzeri ve gazla geldi" denildi.

Açıklamada, "10 gün önce sabah 05.00'te Gezi Parkına yapılan polis baskını ile bugün yapılan arasında sadece saat farkı bulunuyor. Bu kez 07.00'de yapılarak fark yaratılan polisin Taksim'in fethi harekatında yine onlarca yaralı ve toplumu endişeye sevk eden bir polis ablukası var" ifadeleri yer aldı.

Polis ablukasının olduğu yerde demokrasiden ve diyalogdan söz edilemeyeceğini belirten Taksim Dayanışması, yurttaşların ortak dileği haline gelen taleplere yanıt verilmediğini hatırlattı.

PARKÇI-MARJİNAL AYRIMI YOK

"İki haftadır omuz omuza her türlü dayanışmayı gösteren Gezi Parkı direnişçileri arasında parkçı-marjinal ayrımı yapılmasından medet umuluyor" diyen Taksim Dayanışması, hükümete şöyle seslendi: "Kimse parkına ve yaşamına sahip çıkanları ayrıştırmaktan medet ummasın. Biz bir arada durmaya ve haklı, meşru taleplerimizi dayanışma ile örmeye devam edeceğiz."

YENİ HEYET KAMUOYUNU YANILTMAYA YÖNELİK

Mücadelenin karalanmasına izin vermeyeceklerini ilan eden Taksim Dayanışması, Başbakan'ın yarın saat 16.00'da görüşeceği heyete ilişkin ise "nasıl oluşturulduğu belirsiz bir heyetle görüşmek, samimi bir diyalog çabasından ziyade kamuoyunu yanıltmaya ve milyonların günlerdir ülkenin dört bir yanında haykırdığı meşru ve demokratik taleplerin altını boşaltmaya yöneliktir" dedi.

MUHATAP ORTADA: TAKSİM DAYANIŞMASI

Açıklamada, şöyle denildi: "Bugün yapılan polis çıkarması ise iktidarın niyetini ve halka karşı tutumunun en açık ifadesidir. Talepler ortadadır. Muhatap bellidir. Taksim Dayanışmasıdır.

İki haftadır, şiirleri, şarkıları ve sloganlarıyla bir arada halay çeken, kadını genci, LGBT bireyi, emekçisi, inananı ve inanmayanıyla Taksim Gezi Parkı ve alanında demokratik tepkisini gösteren yüz binlerin, başta Kızılay olmak üzere ülkenin 77 ilinde sokakta talepleri haykıran milyonlarca yurttaşımızın taleplerini reddeden, kendi yurttaşlarını tehdit eden, alternatif mitingler düzenleyerek toplumsal kutuplaşmayı arttırmaya çalışan AKP iktidarından endişeliyiz.

Parka karşı beton kışla, toplumsal barış talebine karşı polis saldırısı ve alternatif miting dışında somut adım atmayanların çok büyük bir vebal altına girdiklerini kamuoyu ile paylaşmak istiyoruz.

Bir kez daha yinelemek istiyoruz. Parkına ve yaşamına sahip çıkanlarla polisi karşı karşıya getirmekten vazgeçin. Gözaltına alınanları serbest bırakın, iki haftadır süren polis şiddetinin sorumlularını görevden alın ve ilk ve en temel talebimiz olan GEZİ PARKININ 1 METREKARE OLSUN BETONLAŞTIRILMAYACAĞINI, PARK OLARAK KALACAĞINI RESMİ OLARAK AÇIKLAYIN…"

Talepler kabul edilip toplumsal barışa yönelik adımlar atılıncaya kadar Gezi Parkı'nda kalmaya devam edeceklerini duyuran Taksim Dayanışması, tüm halkı bugün saat 19.00'dan itibaren Taksim Gezi Parkı'na davet etti.

Kaynak: ETHA

Video linkleri:

www.youtube.com/embed/1p5afTYlJCg

www.youtube.com/embed/RXafih_t99U

7 Haziran 2013 Cuma

TTB: Üç Ölüm, 4 Bin 785 Yaralı

Türk Tabipleri Birliği’nin açıklamasına göre, 13 ildeki eylemlere yönelik polis saldırısı sonucunda, tespit edilebildiği kadarıyla 48’i ağır 4 bin 785 kişi yaralandı, biri polis üç kişi hayatını kaybetti.

Türk Tabipleri Birliği, Gezi direnişinde polis şiddeti sonucu oluşan sağlık sorunlarını derledi.

6 Haziran saat 18:00 itibarı ile Taksim Gezi Parkı ile ilgili eylemlerde hekimler ve tabip odalarının ilettiği bilgilere göre, 13 kentte yaralılar var.

Kamu hastanelerine, özel hastane ve tıp merkezlerine ve çatışmaların yaşandığı alanlarda kurulan revirlere toplam 4 bin 785 kişi yaralı olarak başvurdu.

“Yaralanmaların içeriğini biber gazına bağlı yüzeysel yangı ve solunum sıkıntıları, yakından atılan biber gazı kapsülleri, plastik mermiler ve darpa bağlı kas-iskelet sistemi yaralanmaları (yumuşak doku zedelenmeleri, kesiler, yanıklar, kırıklar), kafa travmaları, plastik mermilerden kaynaklı görme kayıplarına varan göz problemleri ve karın içi organ yaralanmaları oluşturuyor.”

Açıklamaya göre, biri polis üç kişi hayatını kaybetti, 48 ağır yaralı var. İkisi Ankara’da biri Eskişehir’de bulunan üç kişinin durumu kritik.

18 kişi ağır kafa travmasına uğradı, 10 kişi gözünü kaybetti, bir kişinin dalağı alındı.

İllerdeki durum da tespit edilebildiği kadarıyla şöyle sıralandı:

İstanbul: 1215’i hastanede 625’i revirde tedavi edilen toplam 1840 yaralı. 12 ağır yaralı, bir ölüm. Beş kişi yoğun bakımda tedavi edildi, iki kişinin hayati tehlikesi var, beş kişi gözünü kaybetti.

Ankara: 788’i hastanede, 367’si gönüllü revirlerde 1155 yaralı. 19 ağır yaralı. Altı kafa travması, iki kişinin durumu kritik.

İzmir: İkisi ağır 800 yaralı.

Antakya: Üçü ağır 161 yaralı. Bir ölüm.

Adana: Altısı ağır 137 yaralı. Bir ölüm. Beş kafa travması, 10 yaşında bir çocukta kalça kırığı.

Eskişehir: Üçü ağır 300 yaralı. İki kişi yoğun bakımda, bir kafa travması var.

Muğla: Biri ağır 50 yaralı. Bir görme kaybı riski olan yaralı var.

Mersin: Biri ağır 17 yaralı. Bir kafa travması.

Bursa: Biri kafa travması iki yaralı.

Balıkesir: 155 yaralı.

Kocaeli: 10 yaralı.

Antalya: Biri ağır 150 yaralı, bir kişi gözünü kaybetti.

Rize: Sekiz yaralı.

Kaynak: Bianet

GEZİ DİRENİŞİ / Kamuoyuna Ortak Duyuru

Kamuoyunda “Gezi Parkı Eylemleri” olarak bilinen ancak zaman içerisinde Gezi Parkı ve İstanbul ile sınırlı kalmayan eylemlilik durumu bütün kamuoyunun malumudur. Olaylar öncelikle İstanbul’da başlamış, daha sonra Ankara, İzmir ve Türkiye’nin diğer pek çok ilinde protestoculara yönelik geniş çaplı polis şiddeti devam etmiştir.

İnsan haklarına duyarlı örgütler, bu süreçte protestocuların barışçıl toplanma ve ifade özgürlüğü haklarını korumaya odaklanmış, çalışmalarını sadece bu doğrultuda yürütmeye özen göstermiştir.

İnsan haklarının evrensel standartları açısından şiddet içermeyen her türlü barışçıl gösterinin insanlar tarafından gerçekleştirilebilmesi temel bir insan hakkıdır. Devletin rolü, bu hakkın kullanımının yasal ve fiili koşullarını yaratmakla sınırlıdır. Barışçıl gösterilerin şiddet kullanımı için fırsata dönüştürülmesi kabul edilemezdir.

Yine ayrım gözetilmeksizin bütün insanların sağlık hizmetine erişim hakkı vardır.

Kamu otoritelerinin şiddet içeren eylemlerle ilgili olarak sahip oldukları yetki ve görevler ile bu yetki ve görevlerin ne şekilde kullanılacağı da yine Türkiye’nin kendi yasaları ve uluslararası sözleşmeler ile saptanmıştır.

Gerçekleşmekte olan toplumsal olaylarda insan haklarının bu temel standartlarına uygun hareket edilmediği, yapılan barışçıl gösterilerin şiddet kullanılmak suretiyle bastırılarak ifade özgürlüğü kullanımının yaygın olarak engellendiği anlaşılmaktadır.

Ayrıca sağlık hakkına erişim konusunda yetersiz kalındığı ve belirtilen eylemlerde şimdiye kadar aşırı güç kullanımına bağlı olarak en az bir protestocu, gösteriler esnasında bir protestocu daha ve polis memurunun hayatını kaybettiği, binlerle ifade edilen yaralıların olduğu, eylemcilerin uzuv kaybına uğradığı tespit edilmiştir. Olaylar sonucunda yaralanan veya hukuki desteğe ihtiyacı olanlar sivil toplum örgütlerine başvurularda bulunmuş ve hala bulunmaktadır.

İnsan hakları örgütleri açısından bu tür eylemlerde yaşanan hak ihlallerinin raporlanarak kınanması kaçınılmazdır. Bu raporlama ya da kınama, bu eylemlerin nedenlerinin, insan hakları örgütlerince meşru ya da gayrimeşru görüldüğü anlamını taşımamaktadır. Bu anlamda insan hakları örgütleri protestoları değil, yaşam, sağlık, ifade özgürlüğü ve barışçıl toplanma hakkı gibi temel hakları savunmaktadır. İnsan hakları örgütleri açısından tek kriter, yukarıda da kısaca açıklandığı üzere, insan haklarının evrensel standartlarının gereğinin yerine gelip gelmediğidir. Bu bakımdan mağdurun kimliğinin önemi yoktur.

BM Savunucuların Korunması Bildirgesi’nde kayıt altına alınan haklar kapsamında aşağıda imzası bulunan insan haklarına duyarlı örgütler gerek yukarıda ayrı ayrı belirtilen hakların kullanımının kesintiye uğraması, gerekse de insan hakları örgütlerine dönük gerçek dışı olan ve hedef gösteren yayımların yapılmasından kaygı duymaktadır.

Bu bağlamda biz, aşağıda imzası bulunan kurumlar olarak,

1. Evrensel insan hakları standartları çerçevesindeki barışçıl toplanma hakkının korunmasını,
2. Gerek görsel gerekse de sosyal medya araçlarıyla ifade edilen barışçıl ve şiddet içermeyen herhangi düşüncenin cezai kovuşturmaya konu edilmemesini,
3. Göstericilere yönelik polis şiddetinin acilen durdurulmasını, orantısız ve aşırı güç kullanımının derhal sonlandırılmasını,
4. Sadece barışçıl gösteri ve toplanma haklarını kullanmaları sebebiyle gözaltına alınanların derhal serbest bırakılmasını,
5. Yaşanan şiddet olaylarına yönelik bağımsız ve etkili bir soruşturmanın yapılması ve sorumlularla ilgili yargı sürecinin en kısa zamanda başlatılmasını,

talep ettiğimizi kamuoyuna duyururuz.

İnsan Hakları Derneği (İHD) Genel Merkezi ve tüm şubeleri, Mazlum-Der ve tüm şubeleri, Uluslararası Af Örgütü / Amnesty International, Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV), Türk Tabipleri Birliği (TTB), Helsinki Yurttaşlar Derneği, Mültecilerle Dayanışma Derneği (Mülteci-Der), İnsan Hakları Araştırmaları Derneği (İHAD), İnsan Hakları Gündemi Derneği (İHGD)

5 Haziran 2013 Çarşamba

"Küfürle Değil İnatla Diren"

Gezi Direnişi’nden kadınlar, İstiklal Caddesi’nde duvarlardaki cinsiyetçi ve homofobik dille oluşturulmuş yazılamaları sildiler. “AMK” yazılarını “AŞK”a çevirdiler, küfürlerin üzerini boyayıp, feminalar çizdiler.


Gezi Direnişi’nden kadınlar, bugün İstiklal Caddesi’ne çıkarak duvarlardaki cinsiyetçi ve homofobik dille oluşturulmuş yazılamaları sildiler.

Beyaz ve mor boyalar ve spreylerle sokağa çıkan kadınlar, “Küfürle değil, inatla isyan”, "Küfür tacizdir, inatla diren", “Tayyip kaç kaç kaç, kadınlar geliyor” sloganları attı.

Direnişçi kadınlar duvardaki “AMK” yazılarını “AŞK”a çevirdi, küfürlerin üzerini boyayıp, feminalar çizdi.


Kadınların eylemine etraftakilerden de destek geldi. İstiklal Caddesi’nde yürüyenler eylemi alkışladı, 18-20 yaşlarındaki erkeklerden oluşan bir grup, “Dünya yerinden oynar kadınlar özgür olsa” sloganıyla kadınlara destek verdi.

İstiklal Caddesi’ndeki cinsiyetçi yazılamalar temizlendikten sonra kadınlar Park’a, feministlerin direniş çadırına döndü.

Kaynak: Bianet

“İşkence Yasağı İhlal Ediliyor”

TİHV’den yapılan açıklamada, eylemlerde polisin uyguladığı şiddetin yaşam hakkı ve işkence yasağını ihlal boyutuna geldiği, sorumluların cezalandırılması gerektiği ifade edildi.


Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) Taksim Gezi Parkı’nda başlayan ve ülke çapına yayılan eylemlerde sergilenen polis şiddetiyle ilgili olarak bir açıklama yayımladı.

Uluslararası hukukun savaş dahil yaşam hakki ihlallerini ve işkenceyi mutlak olarak yasakladığına dikkat çekilen açıklamada, son bir haftadır yaşanan olaylarda polisin toplantı ve gösteri yapma özgürlüğünü kullanan yurttaşlara yönelik, giderek ölüme yol açan şiddetinin vahşet boyutuna vardığı ifade edildi.

“İlk günden itibaren sistematik şiddet”

Bu durumun yaşam hakkı ve işkence yasağının ihlali olduğunun belirtildiği açıklamada şu ifadelere yer verildi:

“Siyasi iktidarın bugüne kadar bu vahşete son vermemesi, sorumluları görevlerinden alıp haklarında etkin soruşturma başlatarak yargı önüne çıkarmaması Türkiye’nin  taraf olduğu uluslararası belgelerden doğan yükümlülükleri bakımından suçtur.

“Yetkilerini bu belgelerden alan ve varlık sebebi taraf devletlerin yükümlülüklerini yerine getirmesini sağlayarak insan hakları ihlallerini önlemek olan uluslararası mekanizmaları derhal göreve çağırıyoruz.

“Geçtiğimiz hafta içinde tümüyle meşru gösterilere yönelik doğrudan siyasi iktidarın talimatı ile kolluk güçleri tarafından vahşice sistematik şiddet uygulandı. Toplumda büyük bir infial yaratan bu saldırı, başta Ankara ve İzmir olmak ülke çapında yüzbinlerce yurttaşın katıldığı yaygın protesto gösterilerine yol açtı.

“Ancak ilk günden beri bu gösterilere yönelik olarak yine doğrudan siyasi iktidarın talimatı ile kolluk güçleri tarafından işkence ve kötü muamele boyutuna varan sistematik şiddet uygulanmaktadır.

“Bu saldırlar sırasında binlerce insan gazların aşırı yoğun biçimde kullanılması, gaz bombasının hedef gözeterek ateşli silahmış gibi kullanılması sonucu kanister çarpması, basınçlı su kullanımı sonucunda sürüklenme, havalanıp çarpma nedenli künt travmalara maruz kalınması, plastik mermi kullanılması ve linç düzeyinde kaba dayak nedeniyle başta kafa travması olmak çeşitli yerlerinden yaralanmıştır.

“AİHM yasaklıyor”

“İnsan Hakları Derneği (İHD), Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD), Türk Tabipleri Birliği (TTB) ve ilgili Barolara göre ise ülke çapında gözaltına alınan, yanı sıra işkence ve kötü muameleye maruz kalan kişi sayısı bini geçmiştir. Yaralılara acil sağlık hizmeti sunmak üzere TTB, Tabip Odaları koordinasyonunda kurulan seyyar revirlere kimyasal gazlarla ve fiziksel saldırılarla sağlık hizmetlerinin zor koşullar altında ve zaman zaman kesintiye uğratılması da insan hakları ihlallerinin bir başka boyutu olmuştur.

“Yine bilindiği gibi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), 10 Nisan 2012 tarihli,  9829/07 sayılı Ali Güneş-Türkiye kararında, ‘Polis memurları, başvurucuya barışçıl gösteride gaz sıkarak onu 3. madde anlamı dahilinde insanlık dışı ve aşağılayıcı bir muameleye maruz bırakmıştır’ demiştir.

“Bu kapsamda aslında yasaklanması gerekmesine karşın iç hukukta hiçbir karşılığı olmayan ‘gaz’lara sistematik ve yaygın olarak maruz kalan binlerce kişi benzer bir durumla karşılaşmış, işkence ve kötü muameleye maruz kalmıştır.

“Gösteriler süresince insanların yaşadığı doğal yaşam alanlarında yaygın ve aşırı yoğun olarak kullanılan kimyasal gazlar doğal olarak milyonlarca insanın sağlığına doğrudan zarar vermiştir. Daha da ötesi sistematik ve yaygın olarak uygulanan bu şiddet tüm toplumun ruh sağlığına da doğrudan zarar vermektedir.

İnsan hakları örgütlerine çağrı

“Tüm dünyanın tanıklığında gerçekleşmekte olan bu ağır insan hakları ihlalleri nedeniyle siyasal iktidar yaşam hakkı ve işkence yasağını pervasızca çiğnemektedir. Bu fiil evrensel insan hakları normları ve uluslararası hukuk açısından açıkça suçtur.

“Bu nedenle TİHV, ilgili diğer kurumlarla birlikte tüm sorumlular hakkında suç duyusunda bulunacaktır. Ayrıca yetkilerini Türkiye’nin de taraf olduğu uluslararası belgelerden alan ve varlık sebepleri taraf devletlerin yükümlülüklerini yerine getirmesini sağlayarak insan hakları ihlallerini önlemek olan uluslararası mekanizmaları derhal harekete geçirmek üzere yoğun çaba harcayacaktır.

“Bu amaçla TİHV olarak, Birleşmiş Milletler (BM) İnsan Hakları Yüksek Komiseri, BM Toplantı ve Gösteri Özel Raportörü, BM İfade Özgürlüğü Özel Raportörü, BM İşkence Özel Raportörü, BM Yargısız İnfazlar Özel Raportörü, BM İnsan Hakları Özel Raportörü, Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri, Avrupa Konseyi İşkencenin Önleme Komitesi’ne (CPT) gönderdiğimiz davet yazılarıyla ivedilikle Türkiye’yi ziyareti etmelerini ve hazırlayacakları raporlar aracılığı ile Türkiye’nin de taraf olduğu uluslararası mekanizmaların çalıştırılmasını talep ettik.

“Öte yandan işlenen suçun telafisi için siyasal iktidar da bu vahşete derhal son vermeli, sorumluları görevlerinden alıp haklarında etkin soruşturma başlatarak yargı önüne çıkarmalıdır. Gözaltına alınanlar haklarında hiçbir işlem yapılmadan derhal salıverilmelidir. Yaralıların bir an önce sağlıklarına kavuşabilmeleri için Sağlık Bakanlığı’nın tüm olanakları seferber edilmelidir.

“Hepsinden önemlisi ise gerçek demokrasilerde olduğu gibi siyasal iktidar toplumun sesine kulak vererek son gösterilerin haklı nedeni olan İstanbul Gezi Parkı’na yönelik tasarlanan her türlü projeyi geri çektiğini resmen açıklamalıdır.

“Bu vahşetin bir an önce son bulması için gereken her türlü çabayı sürdürmeye devam edeceğimizi kamuoyuna duyurur, son süreçte kolluk güçlerinin yoğun şiddetine maruz kalan, işkence gören herkesi TİHV’in tedavi ve rehabilitasyon hizmetlerinden, işkence izlerinin belgelenmesi ve rapor edilmesi çalışmalarından yararlanmaları için kurumumuza çağırırız.”

4 Haziran 2013 Salı

TİHV, ÇHD, İHD: İstanbul’da Hukuki ve Tıbbi Destek için Arayın

Sivil toplum örgütleri bir araya geldi ve Gezi direnişinde polis şiddetine uğrayanlara hukuki, tıbbi ve insani yardım verebilmek üzere koordinasyon merkezi oluşturdu.



Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) İstanbul Temsilciliği, İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi ve Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) İstanbul Şubesi, Gezi Parkı direnişiyle başlayıp Türkiye’ye yayılan eylemlere yönelik polis saldırısıyla ilgili açıklama yaptı.

“İstanbul halkının gösterdiği yasal ve meşru tepki sonrası göstericilere polis tarafından temel insan haklarını hiçe sayan ağır saldırılar gerçekleştirildi. Polis şiddeti tüm illere yayıldı ve devam ediyor. Süreci başından beri izliyoruz.”

“Türkiye İnsan Hakları Vakfı İstanbul temsilciliği, İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi ve Çağdaş Hukukçular Derneği İstanbul Şubesi olarak hukuki, insani ve tıbbi destek sağlanması, insan hakkı ihlallerinin belgelenmesi için birlikte bir çalışma yürütüyoruz.”

Hukuki, insani ve tıbbi yardım desteği talep etmek için şu numaralar aranabilir:

İHD: (0212) 244 44 23, (0535) 548 29 83
TİHV: (0212) 249 30 92
İstanbul Barosu CMK Servisi: (0212) 444 52 71

31 Mayıs 2013 Cuma

Taksim Gezi Parkı'ndaki devlet şiddetine karşı İngilizce çağrı / Solidarity Call Against State Violence in Gezi Park, Istanbul

International Human Rights Organizations and Dear Friends, Comrades, Press Members from all over the world;

This is an urgent call from human rights defenders, activists, NGOs, professional chambers, grassroots, neighbourhood associations and Istanbulites.


Since the 27th of May,Istanbulites from all social and political backgrounds and ages and from all over the city had been continuing a peaceful resistance in Gezi Park, the city's most central public park, soon to be demolished due to a renewal project. According to the project, decades old trees in the park will be cut down and a big mall in the replica of the once Ottoman Artillery Barracks (Topçu Kışlası) will be erected:


http://www.bianet.org/english/english/147016-demonstrators-plant-trees-against-destruction-in-taksim-gezi-park

The police intervened in the park 3 times, each more violent than the other:

The first intervention was in the morning of May 28th, a crowd of about 50 protestors were tear gased
directly on their faces:

http://stream.aljazeera.com/story/201305302148-0022796

To give solidarity to the protestors, hundreds arrived in the evening and the occupation movement got larger. Right afterwards, the second intervention came early in the morning of May 30th at 5 am, the riot police set fire to the tents and tear gas and pepper sprays were used incessantly, causing serious injuries:

http://www.youtube.com/watch?v=suEVcTIpzxA&list=UUNwGZGYteEB64ywTGCn0w2g&index=2

http://www.hurriyetdailynews.com/protester-to-undergo-surgery-after-morning-police-intervention-at-taksim-park--.aspx?pageID=238&nID=47878&NewsCatID=341

Against this inhumanity and extreme violence , the reaction was the occupation of the park, this time by thousands.

And this morning proved to be the culmination of violence and barbarism that no words can describe, with an unproportional use of force. The exit of the park was blocked, the group was thus locked in the park and was taken under the crossfire of tear gas and pepper bombs, choked to death.The only way was by breaking the walls and many were wounded:

http://www.hurriyetdailynews.com/protester-to-undergo-surgery-after-morning-police-intervention-at-taksim-park--.aspx?pageID=238&nID=47878&NewsCatID=341.

At the moment brutal interventions against protestors continue, after the press call, while the group was leaving, it was pepper sprayed and tear gased once more!
At the moment, some of the group is in Divan Hotel at Elmadag.

Literally, almost all parts of Taksim (where Gezi Park is) is tear gassed and pepper gas sprayed especially the streets around Taksim are under clouds of gas

Dear friends, we need nothing else to add, the scenes talk themselves.

The resistance for democracy and human rights will not be terminated; we are determined to continue our struggle against a government determined to crush each and every oppositon, a government that can not tolerate even a peaceful opposition for saving trees. The Turkish government, has violated all international human rights conventions and mechanisms it is a party to.

Your valuable support and solidarity will indeed fortify our determination and resistance. Please share it, name it and shame it and blame it so that this insanity and brutality practiced against human rights defenders can be terminated through intrnational pressure.

CALL TO THE INTERNATIONAL OLYMPIC COMMITEE

This is also a call to the IOC to take Turkey out of its list of 2020.

If Olympics means friendship, if Olympic Games mean peace and companionship, these videos are enough proof of how the government violates the ideals of Olympics. Having Istanbul on the list will be tantamount to pepper gasing these ideals.

In the name of solidarity and friendship

Urban Movements Istanbul / Habitat International Coalition

18 Mayıs 2013 Cumartesi

Hayvan Deneyi Yapmak İstemeyen Öğrencilere Vicdani Ret Hakkı

ABD'nin Connecticut eyaletinde Teşrih Tercihi Yasası (Dissection Choice Act) ismi verilen bir düzenleme gündemde. Eğer düzenleme yasalaşırsa, dileyen üniversite veya lise öğrencileri, okul müfredatlarında hayvan deneyi / dirikesim yapmaları zorunlu olduğu halde vicdani retlerini açıklayarak alternatif araştırma yöntemleri talep etme hakkına kavuşacak. 

Care2'da yer alan Alicia Graef imzalı habere göre, an itibariyle hayvan deneylerine karşı rahatsızlıklarını dile getiren öğrenciler veya öğretim görevlileri hem ait oldukları kurumdan hem de öğrenci / öğretim görevlisi arkadaşlarından psikolojik baskıya maruz kalıyor. 


Yeryüzüne Özgürlük Derneği olarak bizler, bu baskıyı tahakkümün birliği (unity of oppression) kavramıyla yorumluyoruz. Hayvana yönelik tahakkümü reddedenler, kendilerini tahakküm altında buluyorlar. Birbirinden beslenen farklı tahakküm biçimleri (hayvanlara yönelik tahakküm, bilim ve uygarlığın despotlaşarak ötekine karşı tahakkümü vs), tercih hakkı ve özgürlüğe açık kapı bırakmamak için birleşmiş durumda. Dogmalara karşı, dinin skolastikliğine karşı imajıyla 19. ve 20. YY'da dünyanın saygınlığını kazanan aydınlanma ve bilim, bugün bizzat kendisi dogmatikleştiğini ve ilerlemeyi / pozitivist bakış açısını bir zorunluluk haline getirerek, "medeni"yi bir iltifat, "ilkel" ve "vahşi" sözcüklerini ise bir aşağılama haline getirdiğini görmek durumundadır.

Türkiye'deki çeşitli üniversite veya liselerde mezuniyet ve not için hayvanlara zulmetmeye mecbur bırakılan öğrencileri de bu vicdani ret hakları için örgütlenmeye ve ses yükseltmeye çağırıyoruz. Bir öğrenci, hayvanlara insan faydası için zulmetmeye hakkımız olmadığına kanaat getirerek, acı çekme veya kana dayanıklı olmadığı için veya alternatif araştırma yöntemlerinin bilimsel açıdan daha yararlı olduğu düşüncesi ile hayvanlı çalışmalara / dirikesime karşı vicdani reddini açıklayabilir.

Savaş karşıtlarının dünyaya yaydıkları gelecek tablosunu biz de başka bir açıdan yorumlamak istiyoruz: "Bir laboratuvar düşünün ki doğal yaşamlarından koparılarak deney lerde kurban edilmek üzere kurbağalar getirilmiş; kesmek isteyen yok." Savaşta insanın insana uyguladığı şiddetin, teşrih masasında insanın kurbağaya uyguladığı şiddetten fazla farkı yok. Fark varsa, o da savaşa asker olarak katılanların zaman zaman kendi rızaları ile orada bulunabilme ihtimali; bir kurbağanın kendine eziyet edilmesine ise rıza göstermesinin imkanı yoktur.

Connecticut eyaletinin bu düzenlemeyi yasalaştırarak bilimsel araştırmalarda vicdani reddi tanıyan 17. örnek (Care2 haberine göre ABD'nin 16 eyaleti buna benzer hakları araştırmacılara tanımış.) olmasını sağlamak için bir imza kampanyası da başlatıldı:

Geçtiğimiz haftalarda hayvan deneyleri ve ona alternatifler hakkında yaptığımız detaylı haber için tıklayın.

Kapitalist şirket LC Waikiki'ye Açık Mektup

2012 1 Mayıs'ında bazı kapitalist şirketlere anarşistlerce yapılan saldırılarla alakalı olarak yargılandığımız davada, bazı bankalar ile birlikte birkaç kapitalist şirket de intikam peşine düşmüştü. Bu şirketlere geçtiğimiz celsede yenileri eklendi; LC Waikiki de bunlardan birisiydi. Olayın üstünden bir sene geçmesine rağmen LC Waikiki de, McDonald's, Starbucks ve diğer şirketler gibi 1 Mayıs 2012 günü şiddete maruz kaldığını iddia ederek mallarına gelen zararın karşılanmasını, üye ve aktivistlerimizin de içinde bulunduğu 46 kişinin şirket mallarına zarar verdikleri gerekçesi ile cezalandırılmasını istedi.

LC Waikiki ismi size masum bir isim gibi gelebilir ama bu ve benzeri şirketler, ticarî kaygıları uğruna, düzenli olarak, yılda binlerce insanı sömürüp harcarken bir dakika bile rahatsızlık hissetmezler. Aşağıda, LC Waikiki'ye yazılmış bir mektubu okuyacaksınız. LC Waikiki ve benzeri şirketler, zorunlu çalışma sisteminin içine atıp sırtından geçindiği insanların hayatlarına mal olan haksız fiiller yapan kapitalist şirketlerdir. LC Waikiki'nin iki camının kırılması, yasalar nezdinde ve toplum tarafından "suç" olarak tanımlanır ve devlet tarafından infaz memurluğu yapılıp insanlar yaklaşık 30 yıl hapis cezası ile yargılanırken, bu şirketin hiçbir yaptığı şiddet olarak dahi tanımlanmamakta, bu şirket ve benzerleri dünyanın dört bir yanında servetlerine servet katmaya devam etmektedir.

Cansız bir nesneye yapılan bir saldırı eğer şiddet ise sormak istiyoruz; yüzlerce insanın ölümüne sebep olmak, o insanları öğütmek, katletmek şiddet değil de nedir? Böyle bir adaletsizliğin adalet diye yutturulması nasıl bir iki yüzlülüktür?..


LC Waikiki’ye Açık Mektup



 - NURAN GÜLENÇ -

Bangladeş’te Rana Plaza’da meydana gelen 8 katlı binanın çökmesi ve 1.127 işçinin ölümü ile sonuçlanan faciadan sonra iki yazı kaleme aldım. Birinci yazım “markalar işçi öldürmeye devam ediyor” başlığı ile bu siteden, 30 Nisan 2013 tarihinde yayımlandı. İkincisi ise “Bangladeş’te işçi ölümlerinin ardından” başlığı ile  11 Mayıs’da yayımlandı. İlk yazımın yayınlanmasından sonra yapmış olduğunuz basın açıklamasına cevaben bu açık mektubu kaleme alıyorum.

Rana Plaza enkazından çıkan LCWaikiki etiketlerinin dünya basınında yer almasına rağmen, elime ulaşan ve Sendika.Org sitesinde de yayımlanan açıklamanızda  Rana Plaza’da üretim yaptırmadığınızı, binada var olan mağazalarda “satış” yapıldığınızı  ifade etmişsiniz. Diyelim ki, haklısınız ortada üretim yok, sadece satış var! Öncelikle sormak istiyorum, satışın yapıldığı mağazalar  o faciada çökmedi mi, mağaza çalışanları  o enkazın altında kalmadı mı?

Aynı zamanda, açıklamanızda “kurumsal yönetim ilkelerini benimsemiş ve şeffaf bir şirket olarak LCWakiki tüm çalışmalarını çevre, iş sağlığı ve güvenliği politikalarını gözeterek gerçekleştirmektedir” diyorsunuz. O halde size yine 2010 yılında Bangladeş’te üretim yaptırdığınız Garib&Garib adlı firmayı hatırlatmak istiyorum.

25 Şubat 2010 yılında, Garib&Garib adlı fabrikada çıkan yangında, pencereleri demirli ve yangın çıkış kapalı olması nedeniyle 21 işçi yanarak can verdi. 50’yi aşkın işçi yaralandı. Yoksa orada da mı üretim yaptırmıyordunuz?

Şimdi size sormak istiyorum, 2010 yılında, Garib&Garib’te üretim yaptırdığınız tescillendiği halde, yangında feci şekilde can veren ve yaralanan işçiler ve aileleri için ne yaptınız?

Ben söyleyeyim, kocaman bir hiç yaptınız. Temiz Giysi Kampanyası ve ITGLWF’in (Uluslararası Teksti Hazır Giyim ve Deri  İşçileri Federasyonu) çağrılarından somut bir sonuç çıkmadı. İnsanlar yandı ve siz seyrettiniz. Ardından da sırtınızı döndünüz ve gittiniz. Başka yerlerde can güvenliğini sağlamadığınız işçileri ucuza çalıştırarak üretime devam ettiniz.

Garib&Garib’de üretime başlamadan önce hangi denetimleri yaptırdınız? Çünkü Garip&Garip fabrikasında 2009 yılında da bir yangın çıkmış ve  bazı markalar o işyerinde kronik bir işçi sağlığı güvenliği problemi olduğu gerekçesi ile çalışmayı durdururken, siz hangi denetimlere güvenip çalışmaya devam ettiniz? Bunları kamuoyu ile paylaşabilecek misiniz? Şeffaflıktan bahseden LCWaikiki, tedarik zincirini (üretim yapılan yerleri) bizlere açacak mı? Tedarik zincirindeki denetim sonuçlarını bizlerle paylaşacak mı?

Şimdi Rana Plaza’da iddianıza göre “üretim yaptırmamış” olmanız sizi aklıyor mu?

Ardı arkası kesilmeyen işçi ölümlerinin ardından, Rana Plaza faciası hepimiz için bardağı taşıran son damla oldu. Uluslararası işçi hakları savunucusu örgütler, sendikalar, Temiz Giysi Kampanyası Bangladeş’te ölümleri durdurmak için bir “Yangın ve Bina Güvenliği Anlaşması” hazırladılar. Bugüne kadar 30’u aşkın marka, bu anlaşmayı imzalayacağını açıkladı. Bu anlaşma ile markalar tüketicilerinin taleplerini dikkate alarak işçi örgütleri ile işbirliği yapacaklarını, ölümlerin durması için çalışmalar başlatacaklarını açıklamış oldular.

Şimdi size soruyorum, işçi ölümlerinin durdurulması için üretim yaptırdığınız yerlerde bir sorumluluk alacak mısınız, tüketicilerinize/ kamuoyuna göğsünüzü gere gere “artık bende ölümlerin durdurulması için elimi taşın altına koyacağım” diyebilecek misiniz, Bangladeş’te üretim yapan diğer Türk markalarına örnek olacak bir adım atacak mısınız? Yoksa Garib&Garib fabrikasında yaşanan facianın ardından olduğu gibi köşenize sinip, bu fırtınadan da hasar görmeden kurtulmak için dua mı edeceksiniz? Ama bu sefer kolay olmayacak…

Şimdi tüketicileriniz sizden bir adım atmanızı bekliyor.

(*) Nuran Gülenç, Temiz Giysi Kampanyası (Clean Clothes Campaign) Türkiye Koordinatörü

** http://www.sendika.org/2013/05/lcwaikikiye-acik-mektup-nuran-gulenc/


Kaynak: Başka Haber

14 Mayıs 2013 Salı

HALK İÇİN EZİYET, ADALET İÇİN HEZİMET!


YAŞAMA DÜŞMAN OLAN DEVLETE KARŞI MÜCADELEYE
ve DAYANIŞMAYA ÇAĞIRIYORUZ!


“Norm” kelimesinin tam bir saldırı aracı haline dönüştüğü günlerden geçiyoruz. Hükûmet, toplumun egemenlerinin de desteğini alarak kendi normlarını belirliyor; bu normların dışında kalanlar ise bizzat devletin şiddet ve baskısının nesnesi haline getiriliyor. 1 Mayıs gibi günlerde ise devletin, tepkisini dile getirmek için sokağa çıkan her insana savaş açtığı, can sıkıntısı içerisinde olduğu çok bariz olan polisin su tabancası kullanırmış gibi insanların üzerine vücuda çok ciddi zararlar verebilen tazyikli suyu ve kimyasal biber gazını boca etmesi artık şaşırmadığımız sahneler... Adliye önünde, Taksim Meydanı’nda, çocukların oynadığı futbol maçında ya da barışçıl bir eylemde sıkılan biber gazı artık olmazsa olmazlarımızdan... Egemenler, sevdikleri iktidarlarını canları pahasına korumak için her tür zorbalığı uygulamaktan çekinmiyor. Türkiye, gaz cumhuriyeti haline gelirken polisin şiddeti nedeni ile hayatlarını kaybeden insanlar, her zaman kusurlu olarak ana haber bültenlerine taşınıyor. Her ne kadar bu akıl almaz şiddeti normalleştiren ve onaylayan toplumun egemen kesimleri bu şuursuzluğu yadırgamasa da, birebir şiddete maruz bırakılan ve sözümüzü sokakta söylemekten sakınmayan insanlar olarak, yaklaşık bir aydır saçmalama konusunda sınır tanımayan devletin faşizan söylem ve eylemlerine, özellikle son 1 Mayıs öncesi ve sonrasında yaşananlarla birlikte artık katlanamadığımızı söylemek istiyoruz.

Hükûmet geçtiğimiz bu 1 Mayıs’ta da elinde bulundurduğu tüm erki, iktidarı kendisine karşı her gün yükselerek büyüyen tepkileri susturmak ve bu yönde toplumsal hareketler tarafından üretilen ve örgütlenen her türlü meşru ve haklı girişimi, başta polis şiddeti olmak üzere elinde bulundurduğu ve kendi lehine dönüştürdüğü yargı erkini de kullanarak, daha en başından sindirmek için elinden geleni yapmıştır, yapmaya da devam etmektedir. Hükûmet bunun için âdeta bir savaş veriyor; sokaklara, hatta hastanelere, okullara atılan gaz bombaları ile hayat durduruluyor; hakkını arayan, hak ihlallerine ses çıkaran tüm kesimler polis cobundan nasibini alıyor; yıllar süren davalarla adliye koridorlarında ömürler geçiyor, yazılmak bilmeyen iddianameler ve günü gelmek bilmeyen duruşma tarihleri arasında insanlar, cezaevleri denilen zindanlarda her türlü hak ve özgürlükten uzak bir şekilde tecrit ediliyor.

Özellikle bu 1 Mayıs, devletin ve ona benzer egemen güçlerin, kendisini ispat etme sahnesi haline dönüştürülmüştür. 1 Mayıs, her ne kadar adına “bayram” denilip devlet tarafından bir lütufmuşçasına resmî tatil ilan edilse de, bu sene de devletin yine birçok hak ihlaline imza attığı, devlet terörünün doruğa ulaştığı bir gün olarak hafızalarımıza kazınmıştır.

“HALK İÇİN EMNİYET, ADALET İÇİN HİZMET!” mi, 
“HALK İÇİN EZİYET, ADALET İÇİN HEZİMET!” mi?

Polis, onlarca insana öldüresiye şiddet uygulayarak hastanelik etmiş, insanlar tedavileri bitmeden yangından mal kaçırırcasına gözaltına alınmak istenmiştir. 1 Mayıs ve akabinde uygulanan sistemli şiddet ve tırmanan devlet terörü, devlet tarafından düşman bellenen “marjinal” grupların bertarafı için şart ve meşru bir tedbir gibi kamuoyuna yansıtılsa da bizler, sokakta tepkisini dile getiren insanlar olarak darbe zamanlarını aratmayacak sıkıyönetim önlemlerinin neden alındığını çok iyi biliyor ve 1 Mayıs’tan bu yana yaşadığımız süreci endişe ve öfke ile izliyoruz.

Başta Taksim olmak üzere tüm İstanbul sokakları, köprüleri ve ulaşım araçları ile birlikte adına “devlet” denilen, dışı dolu, içi boş ve icraatı hepimizin malumu olan ancak hiçbir şekilde vücut bulamayan, bulamayacak bir melanet yapısı tarafından işgal edilmiş, insanlar ve hayvanlar saatlerce kimyasal gaza maruz bırakılmış, silah dipçiğiyle ezilen, gaz bombası fişeğiyle yarılan başlar, hükûmetin bir 1 Mayıs İşçi “Bayramı”nı daha başarı ile kotardığı ve kutladığı bir güzelleme şeklinde basına servis edilmiştir. Hükûmet, yere göğe sığdıramadığı ileri demokrasisini ve 1 Mayıs’la ilgili sağladığını iddia ettiği başarıyı, elindeki polis gücü ile, binlerce insanı sokak aralarında sıkıştırarak, gazlayarak, coplayarak ve her türlü şiddete maruz bırakarak birçok temel hak ve özgürlüğün içini bir kez daha boşaltarak elde etmiştir. Böylelikle tüm muhalif kesimlere gözdağı verme tutkusunu bir kez daha fiiliyata döken hükûmet, bir de utanmadan teşekkür beklediğini beyan etmiştir.

2012 1 Mayısı’nda bazı kapitalist kurum ve kuruluşlara, sermaye gruplarına yönelik gerçekleştirilen saldırılarla ilgili dernek üyelerimizin ve aktivistlerimizin de 30 yıla kadar hapis cezası ile yargılandığı davanın iddianamesindeki düzmece senaryoda olduğu gibi suçlulaştırılan insanlara, ismine “adalet sarayı” denilen heyula alışveriş merkezlerini andıran adliyelerde ve gündelik, özel hayatımızda her türlü baskı ve sindirme politikası uygulanırken, “vatandaş” diye tanımlanan insanlara gaz yağdıran, psikolojikten fizikseline her türlü şiddeti uygulayan, her türlü zorbalığı hak olarak görerek elindeki güç ile insanlara, canlılara zulüm olarak yönelten devlet ve devlet adamları, kendi yazıp oynadıkları ve adına “hukuk” dedikleri senaryolarla her türlü kirli ilişki ağını örmekten kendilerini alamamakta, her açıdan adı “şiddet” olan bu eylemler güvenlik tedbiri olarak tanımlanmakta ve yitip giden insanlar, sömürülenler, tüketilenler, marjinalize edilenler devlet için hiçbir anlam ifade etmemektedir. Yaşayan bir canlının hayatı, varlığı ile yokluğu incecik bir çizgi üzerinde olan bir yapıdan daha değersiz kılınmaktadır. Adalet, suç, şiddet gibi tanımların bu vesile ile bir kez daha tartışılması gerektiğini düşünüyoruz.

Kendisini ayrımcılıkla, şiddetle, baskı ve tahakkümle var eden bu yapı, cezaevlerinde çürüttüğü, ölüm döşeğinde olan yüzlerce hasta tutsağı tahliye etmekten, sokağa çıkıp tepkisini dile getirenlerden, beraber özgürleşebileceğini düşünenlerden öcü gibi korkmaktadır. O kadar korkmaktadır ki, çözümü muhalifleri ortadan kaldırmakta bulmakta; bu gözü dönmüşlük bizlere, her türlü hak ihlalini meşrulaştırıp adına “hukuk” diyen, yaşamımıza, özgürlüğümüze, arzularımıza, hazlarımıza, politik duruşlarımıza ve ilkelerimize düşman olduğunu açıkça göstererek adaletsizliği karakteristik haline getiren devlet karşısında, idarî kararlarla hepimize dayatılan yasakları parçalayıp geçmekten başka çare bırakmamıştır.

Bugün yaşamın, haklarımızın, evrensel hukukun, özgürlüğün tam karşısında dikilerek saldırmak için hazır ve nazır olarak bekleyen devlet, onun egemenleri ve sermaye babalarının desteği ile faşist bir diktatörlüğe doğru yürüyen Türkiye, adaletsizliğin “adalet” olarak tanımlandığı, devletin kendi belirlediği ulusal hukukun bile bizzat devletçe çiğnendiği bir açık hava hapishanesine dönüşmüştür. Tepkisini ortaya koyan, devletin gazından, silahından, tazyikli suyundan kendini korumak için yüzünü kapatan herkese “marjinal”, “terörist” denilerek her türlü şiddet gayet rahat bir şekilde devletçe savunulur ve cansız nesnelere uygulanan eylemler şiddet ve suç olarak tanımlanırken, hükûmet her ne kadar “şiddete sıfır tolerans” dese de devletin gözaltında kaybettiği insanlara yapılanlar, cezaevlerinde ve polis merkezlerinde halen sürdürülen, başta işkence olmak üzere her türlü hak ihlali suç olarak sayılmamakta, devlet eliyle öldürülen ya da devletin müsebbibi olduğu telafisi olmayan acılar “kovuşturmaya yer olmayan” olaylar olarak tarihteki yerlerini korumaktadır. Bizden de insanı çileden çıkartan bu uygulamaları tepkisizlikle karşılamamız beklenmektedir.

Bizler, her sene olduğu gibi bu 1 Mayıs’ta da insan-hayvan-doğa gibi öznel ayrımlara gitmeden topyekûn özgürlüğü savunan ve türcülüğe, ırkçılığa, cinsiyetçiliğe, homofobi/transfobiye ve her türlü tahakküm ve ayrımcılığa, kapitalizme karşı çıkan insanlar olarak sesimizi çıkardığımız, kendimizi var ettiğimiz, gündelik yaşamlarımızı sürdürdüğümüz ve devlet tarafından keyfi olarak yasaklanan, işgal edilip bir tüccar zihniyetiyle paraya dönüştürülen sokaklardaydık. Sokağa çıkıp tepkimizi dile getirmemiz en doğal hakkımız iken devlet, 1 Mayıs’ta sokağa çıkan her insanı, sokakta yaşayan her hayvanı biber gazına boğmakta, tazyikli suyla yıkamakta ya da polis şiddetine maruz bırakmakta herhangi bir sakınca görmemiştir.

Yaşam alanlarımızı, sokaklarımızı gasp eden ve bunları gözü doymak bilmeyen sermaye gruplarına pazarlayan devlet, bugün elindeki her türlü güç ile insanlara, hayvanlara ve doğaya şuursuzca saldırmakta ve sebep olduğu her türlü kirli ve kanlı olayın karşısında en ufak bir tepki unsuru kalmayıncaya dek savaşacağını göstermektedir.

Her 1 Mayıs’ta olduğu gibi, TOMA’sıyla, bitmez tükenmez biber gazı ile robocop’ları andıran polislerini halkın üzerine sürmekten büyük keyif duyan devlet, hapishaneleri insanlarla doldurmaktan usanmasa da şunu artık anlamalıdır: Birbirlerinden farklı olsalar da toplumsal özgürlük tahayyülleri taşıyan insanlar, benzer nedenlerle barikatlara yüklenmeye, hep bir ağızdan slogan atmaya, artık bir zulüm aracı haline gelen ve yaşam düşmanlığı ile kendisini var eden devletin ısrarla içini boşaltmak istediği mevcut ve doğal haklarımızı savunmak için meydanlarda dolup taşmaya devam etmekte ve edecektir.

Birçoğumuz zorunlu çalışma sistemi içerisinde öğütülmek zorunda kalsak da, millî eğitim programları ile beyinlerimiz yıkanmak istense ve doğaya, ötekileştirilen canlılara karşı düşman bir nesil yetiştirilmek istense de, kapitalizme, devlet terörüne ve her türlü adaletsizliğe karşı mücadelemiz sürecektir. Kendi verdiği yargı kararını kendisi çiğneyen devlet, insanların içinde yeşerttiği yeni umutları köreltmek, bedenimize hükmetmek, bizleri belirli kalıplara hapsetmek ve evlerimizi, sokaklarımızı işgal edip elimizden almak için elinden geleni yaparken bizler de aynı kararlılıkla kendi yaşam alanlarımızı, özgürlüğümüzü, varoluştan gelen haklarımızı sonuna kadar savunmaya devam edeceğiz.

Davalar, operasyonlar ve yasaklamalarla insanları sindirmeye ve yıldırmaya çalışan devlet, 1 Mayıs’ta gördüğü kararlılığı ve dayanışmayı, Taksim’i, dalga geçermişçesine adına "adalet sarayı" dediği Çağlayan Adliyesi önünü, sokakları, meydanları ve özünde halkın olan birçok varoluş alanını siyasete yasakladığını açık bir şekilde göstererek haklı direnişe meydan okumaya devam ediyor ve bizlerden de bu keyfi yasaklarına uymamızı bekliyor. Her geçen gün yeni bir yasağın, gözaltının, operasyonun, tutuklamanın ve/veya evrensel hukuk ilkelerinin uzağından yakınından geçmeyen yargı kararlarının haberi ile güne başlayan bizler, bu zorbalığın karşısında dayanışmayı yükseltmeye devam edeceğimizi açık bir şekilde duyuruyoruz.

Yargılandığımız davada, kırılan camlarının peşine ta bir yıl sonra düşen kapitalist şirketlerin devlete benzer bir taktiği kullanarak bizlerin de içinde bulunduğu 46 insan hakkında şikâyetçi olduğunu öğrendik. Devletlerin yoksullaştırdığı insanları kredi, borç batağına sürükleyip canını alan Akbank, Şekerbank, Denizbank, Finansbank, KuveytTürk bankaları ve ne oldukları hepimizce bilinen McDonald’s, LC Waikiki, Starbucks gibi kapitalist şirketler, bugün tahrip edilen iki cansız camın peşine düşerek muhaliflerden sözde intikam almaya çalışmaktadır. Bu kapitalist kurum ve kuruluşların yanında İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) de yerini almış, devletin yazdığı senaryoda yine intikam peşine düşmüştür. İnsan-hayvan ayırt etmeksizin yaşam düşmanlığı ile tanınan İBB, her yıl binlerce sokak hayvanının katlinden sorumlu bir soykırım suçlusu; uluslararası zirvelerde kenti mutenalaştırma ve modernleştirme adı altında istediği gibi talan eden, binlerce insanı evinden, doğup büyüdüğü yerden söküp atan bir kurum ve ranttan başka bir şey gözetilmeyen kentsel dönüşüm projelerinin başmimarıdır. Kapitalist ve yaşam düşmanı olan bu kurum ve kuruluşların yaptıkları, sebep oldukları acılar ya da yol açtıkları dramlar yasalar nezdinde suç sayılmamaktadır; aksine devlet, işbirlikçisi olan bu kurumların her türlü çıkarını korumak için bekçilik görevini layığıyla yerine getirmektedir.

Ekolojik yıkımın başaktörleri ve sadece bir yılda milyarlarca hayvanın canını türlü işkencelerle alan, her şeyi tüketilebilir kılan kurum ve kuruluşlar, insanları ve hayvanları kentsel dönüşüm projeleri ile, HES’lerle, termik santral ve nükleer enerji projeleri ile zorunlu göçe tabii tutmakta, soykırım uygulamakta, kendi belirledikleri normların dışına itip çıkarları doğrultusunda onlara her türlü zulmü reva görmekte, meşrulaştırmakta ve bugün devletle el ele vererek canlıları, istedikleri zaman hayatın birçok alanından sürebileceklerini zannetmektedirler. Cinnet toplumuna doğru sürüklenen insanların isyanını görmezden gelen devletin sebep olduğu acılar, büyük bir pişkinlikle devlet adamları tarafından “takdir-i ilahi” şeklinde tanımlanarak geçiştirilmektedir. Oysa verdikleri her tepki katlanarak büyük bir öfke seline dönüşmektedir.

Devletin savaş uçaklarının bomba yağdırarak tam 34 insanı ve onlarca katırı katlettiği Roboskî Katliamı’nın üzerinden 500 gün geçse de hâlâ acıları dindirecek, insanların adalet taleplerini karşılayacak herhangi bir adım atılmamakta; aksine adına “kan parası” diyebileceğimiz maddî çıkar hesapları ile acısı dinmeyen, ailelerini, sevdiklerini sadece bir “şüphe” nedeniyle kaybeden insanların her türlü değerine saldırılmakta, bu insanlar artık sayısını unuttuğumuz gözaltı girişimleri ile susturulmak istenmektedir.

Hakkın, hukukun, adaletin koruyucusu olduğunu iddia eden devlete biat etmiyoruz. Her düşündüğümüzde aklımıza gelen yüzlerce hak ihlali, yakın tarihte bizzat devletçe işlenen vefakat en ufak bir yaptırımla sonuçlanmayan bir dizi acı olay bir yana, son 10 yılda (en az) 11 bine yaklaşan işçi ölümleri, cinayetleri karşısında devlet, iş cinayetlerini “takdir-i ilahi” olarak tanımlamaktadır; başbakan işçilerin hayatlarını kaybettikleri bu cinayetler için “kader” derken, bir bakan da bu cinayetlerde hayatlarını kaybeden işçiler için “güzel öldüler” diyebilmektedir.

Ardı arkası kesilmeyen bu hak ihlallerine baktığımızda, can alma konusunda bir dakika bile tereddüt etmeyen, doğayı ve yaşam alanlarımızı talan ve tahrip edip bizleri sürgüne zorlayan, hakları yok sayan asıl şiddet uygulayıcıları birçok açıdan suçlu iken ve herhangi bir yaptırımla karşılaşmaz, aksine terfilerle mükâfatlandırılırken, adaletsizliklere karşı mücadele edenlerin suçlu ilan edilip hapis cezaları ile yargılanması, devletin elinde bulundurduğu hukukun ikiyüzlülüğünü ortaya koymaktadır.

Sokaklardan, meydanlardan, başka bir deyişle hayatlarımızın bir parçası olan, bize ait yerlerden bizi sürgün etmeye zorlayan iktidar, devlet, hükûmet, gayrimeşru eylemlerine son verinceye kadar mücadele de sürecektir. Devlet, şuursuzca saldırıp canını aldığı, beden dokunulmazlığına saldırdığı, haklarını ve varlıklarını yok saydığı tüm canlıların üzerinden elini çekene dek mücadelemizi diğer toplumsal hareketlerle, dostlarımızla sürdürmekte kararlıyız. Baskılanması gereken bizler ve özgürlüklerimiz değil, militarizmle, yaşam düşmanlığı ile, ayrımcılıkla kendisini var eden devletçi, yasakçı zihniyettir.

“Yasadışı marjinal gruplar” gibi nitelendirmelerle her türlü şiddetini meşrulaştırma çabası içerisinde olan, canımıza kast eden, yoldaşlarımızı, dostlarımızı, sevdiklerimizi hapislerde çürüten ve dün ettiği laf ile bugün ettiği laf bile birbirini tutmayan bürokratları ve temsilcileri ile devlet, çok iyi bildiği baskı, sindirme ve yıldırma politikalarını devam ettirdiği sürece mücadele ve direniş de ivme kazanarak büyüyecek ve yaşamlarımızı baskı altına almaya çalışan, koşulsuz itaat isteyen ve asıl sürgün edilmesi gereken zihniyet de er ya da geç tarihe gömülecektir.

Bizler, “hayvana, insana, yeryüzüne özgürlük” şiarı ile hareket edenler, bugün uygulanmakta olan ve artık içler acısı bir hal alan yaşam düşmanlığı, sömürü ve tahakküm ilişkilerinin bir parçası ya da devletin işlediği suçlara ortak olmamak için sokakta kendimizi var etmeye, topyekûn özgürlük hayallerimizi hep birlikte haykırmaya ve yepyeni bir adalet anlayışını birlikte inşa etmeye devam edeceğiz.

Hayvana, İnsana, Yeryüzüne Özgürlük!


YERYÜZÜNE ÖZGÜRLÜK DERNEĞİ

10 Mayıs 2013 Cuma

Roboskî Katliamını Unutmadık, Unutturmayacağız!

AKP Hükümetinin emrindeki TSK’nin 28 Aralık 2011 tarihinde, F-16 askeri uçaklarıyla sınır boyunda 17’si çocuk 34 Kürt köylüsünü katletmesinin üzerinden tam 500 gün geçti. 


500 gündür Roboskî’de yakınlarını kaybedenlerin ve toplumun vicdanını rahatlatacak hiç bir gelişme olmadı. Roboski katliamının acısı ve Kürt halkına hatırlattıkları katliam günü olduğu gibi bugünde orta yerde duruyor.

Biz katliamın ardından; “yatıp kalkıp Roboskî diyeceğiz!” dedik, onlar katliamın üzerini örterek unutturmaya çalıştılar.

Bizler, Roboskî katliamının da faili meçhuller arasına kaydedilmesine, üzerinin örtülmesine izin vermeyeceğiz. İsimlerini bilmesek de ‘vur’ emrini verenleri, bunu gerçekleştirenleri unutmayacağız ve her fırsatta lanetleyeceğiz, peşlerini bırakmayacağız.

Roboskî’yi unutmayacağımızı, unutturmayacağımızı, yas tutmadığımızı, hesap soracağımızı hatırlatmak için;

11 Mayıs Cumertesi Günü Saat 18.00′de Galatasaray Lisesi önünde olacağız.

Emekten, özgürlükten, barıştan yana tüm güçleri yapacağımız basın açıklamasına destek vermeye çağırıyoruz.

Halkların Demokratik Kongresi İstanbul Meclisi

8 Mayıs 2013 Çarşamba

Erkekler Nisan'da 17 Kadın Öldürdü, 13 Kadına Tecavüz Etti

bianet'in çetelesine göre erkekler Nisan'da 17 kadın öldürdü, 13 kadına tecavüz etti. Kadınların yüzde 59’u kocaları ve eski kocaları tarafından öldürüldü; yüzde 54’üne tanıdıkları erkekler tecavüz etti.

bianet'in yerel ve ulusal gazetelerden, haber sitelerinden ve ajanslardan derlediği haberlere göre erkekler Nisan’da 17 kadın ve iki erkeği öldürdü; 13 kadın ve kız çocuğuna tecavüz etti; 13 kadını yaraladı; 13 kadın ve kız çocuğunu taciz etti.

Kadınların yüzde 59’unu kocaları ve eski kocaları tarafından öldürüldü; yüzde 54’üne tanıdıkları erkekler tecavüz etti.

İki kadın savcılığa şikayette bulunduğu halde öldürüldü. İki kadın çıkarttıkları koruma tedbir kararlarına rağmen ağır yaralandı. bir kadın ise boşanma davası öncesi adliye koridorunda kocası tarafından bıçaklandı. Bir kadın 3. Yargı Paketi’yle serbest bırakılan cinsel saldırı hükümlüsünce tecavüze uğradı.

2013’ün ilk dört ayında erkekler 50 kadın öldürdü; 51 kadın ve kız çocuğuna tecavüz etti; 78 kadını yaraladı; 68 kadını taciz etti.

Erkekler Mart’ta 14 kadın, iki erkek ve bir bebeği öldürdü; 16 kadın ve kız çocuğuna tecavüz etti; 28 kadına cinsel tacizde bulundu; 25 kadın ve kız çocuğunu yaraladı.


7 Mayıs 2013 Salı

Bugün 19:30'da Mustafa Cevdet Arslan ile Ekolojiye Bütünsel Bakış II

Pangea'daki Ekoloji Dersleri'nin bu haftaki konuşmacısı derneğimizden Mustafa Cevdet Arslan olacak:


7 Mayıs 2013 Salı Saat, 19.30
Mustafa Cevdet Aslan ile “Ekolojiye Bütünsel Bakış” 





Konu başlıkları şöyle:


“Çevrecilik, kalkınmacılık STK'cılık...
Yeşil ekonomi ve doğanın pazarlanması, Ekoloji Mücadelelerinin Siyaset ilişkileri ve politikaları,
Yeşiller ne kadar sol ne kadar yeşil, Üç program... Marksist Felsefe ve Ekolojik bakış farkları...
Irkçılık Faşizm ve Türcülük.. Sınıflar ve Hayvan Özgürlüğü
Emperyalizm ve Küresel Kapitalizmle bir ve aynı mı Farklı mı?
İşçi Sınıfı ve ekoloji Mücadeleleri bağlaşıklığı mümkün olabilir mi ?
Asıl Yeşil ve Sol İlişkileri

3. Havalimanı, nükleer santral anlaşmaları, HES'ler ve diğer yağmalar, kentsel dönüşüm, Taksim'in işçilere, emekçilere kapatılmasına yönelik adımlar hız kazanmışken, ekoloji derslerine katılımın önemli olduğunu düşünüyoruz. Bu saldırılara yanıt vermek, bu saldırılara verilen yanıtların parçası olmak birlikte öğrenmekten, tartışmaktan ve üretmekten, eylemekten geçiyor.

Pangea Ekoloji Dersleri serisi, gelecek hafta Salı
 saat 19:30'daki Beyza Üstün ile "Kapitalizm Kıskacında Su ve Enerji" başlığıyla devam edecek.

PANGEA KÜLTÜR
Adres: Turnacıbaşı Cad. Pulat Apt. No.8 Kat:1-2 Galatasaray Beyoğlu
www.pangeakultur.org

5 Mayıs 2013 Pazar

ÇED Toplantısı Yapılamadı

Karabigalılar termik santral için yapılmak istenen ÇED toplantısını engelledi. Toplantının yapılamamasına rağmen tutanağa yapıldığının yazılması üzerine Çanakkale Çevre İl Müdürü hakkında usulsüzlük yaptığı gerekçesiyle suç duyurusunda bulunuldu.



Köylüler Karabiga’da yapılmak istenen çevre etki değerlendirme (ÇED) toplantısını yaptırmadı. Toplantı yapılmadığı halde tutanaklara yapıldığı yazıldı.

Alarko şirketinin Çanakkale, Karabiga’da termik santrali yapmak ve kül depolama alanını taşımak için ÇED toplantısı gerçekleştirmek istedi.

Ancak toplantının yapılacağı düğün salonunun çevresinde toplanan köylüler “Karabiga’yı termikçiye teslim etmeyeceğiz” diyerek ÇED toplantısını düzenleyecek yetkilileri içeriye almadı.

Halkın termik santral istemediği şeklinde tutanak tutulması ve tutanağın kendilerinin de görebileceği şekilde hazırlanması için  köylüler toplantı salonu önüne masa açtı.

Köylülere toplantı yapılamadığı yönünde tutanak tutulacağı söylendi.

Ancak ardından Çanakkale Çevre İl Müdürü Namık Güven ve şirket yetkililerin tutanak hazırlamaları için koyulan masa jandarma tarafından çembere alındı. Güven “Bilgilenmek isteyen, sorusu olan var mı” diye sordu ve söylenenin aksine tutanağı “toplantı sona ermiştir” diye imzaladı.

Suç duyurusu

Karabiga Çevre Platformu sözcüsü Aslı Badem, tutanağın toplantı yapılmıştır diye tutulması karşısında avukatların çağırılmasını istedi.

Çanakkale Çevre İl Müdürü Namık Güven ve şirket yetkilileri toplantı yerinden jandarma eşliğinde çıkarıldı.
Olayların ardından Karabigalılar, Karabiga Belediyesi’ne yürüdü ve Belediye Başkanı Muzaffer Karataş’a tepki gösterdi, istifa etmesini istedi.

Karabiga Çevre Platformu ve Biga Çevre Derneği toplantı yapılmadığı halde yapıldığı yönünde tutanak tutan Çanakkale Çevre İl Müdürü Namık Güven hakkında usulsüzlük gerekçesiyle suç duyurusunda bulundu.

* Bu haberde kurecikplatformu.org, canakkalekripto.blogspot.com, canakkalememleket.com, canakkale.net’ten yararlanılmıştır.

Kaynak: Bianet

Nisanda En Az 57 İşçi Hayatını Kaybetti

İstanbul İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi geçtiğimiz nisan ayında işçi ölümlerinin en fazla inşaat ve metal sektörlerinde görüldüğünü bildirdi. Nisan ayında en az 57 işçi yaşamını yitirdi.

İstanbul İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi Nisan 2013’te en az 57 işçinin hayatını kaybettiğini açıkladı.

Nisan ayında inşaat ve metal sektörleri iş ölümlerinin en çok görüldüğü sektörler oldu.

Yarıdan fazlası düşme nedenli olmak üzere 21 inşaat işçisi yaşamını yitirdi.

Bu yılın başından bu yana ölümlerin hızla arttığı bir sektör de metal setörüydü; nisan ayında bu sektörde görülen işçi ölümlerinin sayısı yediydi.

Madencilik ve eğitim, büro ve sinema alanında dörder ölüm; tarım, orman, gıda, şeker, enerji, tersane, liman, deniz, konaklama,eğlence sektörlerinde üçer ölüm, çimento, toprak, cam, taşımacılık, savunma, güvenlik ve belediye ve genel işlerde birer ölüm görüldü.

Hayatını kaybeden iki kişinin sektörleri ise belirlenemedi.

Sanayi kentlerinde ölüm

İstanbul İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nin iş ölümleriyle ilgili raporuna göre, İşçi ölümleri sanayi kentlerinde yoğunlaştı.

İşçi ölümlerinin tespit edildiği şehirler şöyle:

Beş ölüm İstanbul’da; dört ölüm Kocaeli’nde; üçer ölüm Antalya, Kahramanmaraş, Kayseri ve Zonguldak’ta; ikişer ölüm Ankara, Bursa, Çanakkale, İzmir, Konya, Malatya, Mersin, Samsun, Şanlıurfa ve Tekirdağ’da; birer ölüm ise Ağrı, Ardahan, Aydın, Balıkesir, Bartın, Burdur, Çorum, Denizli, Erzurum, Kırklareli, Kütahya, Nevşehir, Rize, Sakarya, Sinop ve Şırnak’ta belirlendi.

Yeni yönetmelik

Raporda, bir yıl önce hayatını kaybeden Selin Erdem de anıldı.

Sine-Sen üyesi Selin Erdem 1 Mayıs 2012’de, Seyrantepe’deki sette hayatını kaybetmişti.

"İşinin başında, işyerinde, patronlarının güvenli çalışma ve dinlenme koşulları sağlamaması nedeniyle Selin hayatını kaybetti. Patronun iş cinayetini basit bir trafik kazası gibi göstermeye çalışması karşısında verilen mücadele sonucu Sosyal Güvenlik Kurumu, trafik kazası olarak geçiştirilmeye çalışılan olayın ‚‘iş kazası‘ olduğuna dair rapor verdi."

İstanbul İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi Sine-Sen ve Oyuncular Sendikası’nın “Sinema ve Dizi Setlerinde İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Yönetmeliği” hazırlamakta olduğunu da bildirdi.

Kaynak: Bianet

4 Mayıs 2013 Cumartesi

Devlet Terörünü, Şiddeti Protesto Eden İşçilere Saldırı

Hey Tekstil işçisi Alp’in kızı Dilan Alp’in 1 Mayıs’ta gaz bombasıyla yaralanmasını protesto için “Marjinal değil işçiyiz, Dilan bizim kızımız” pankartıyla yürümek isteyen işçilere polis cop ve tazyikli suyla saldırdı.


Hey Tekstil işçilerinin her hafta Cumartesi günü saat 18:00’de Taksim’den başlayarak yaptığı eyleme bu hafta polis müdahale etti.

Bu haftaki yürüyüşte, bir yılı aşkın zamandır hak arama mücadelesi veren Hey Tekstil işçisi Ali Ekber Alp’in kızı Dilan Alp’in 1 Mayıs eyleminde polis tarafından ağır yaralanması protesto edilecekti.

İşçiler, Vali Hüseyin Avni Mutlu’nun açıklamalarına cevaben, “Marjinal değil, işçiyiz, Dilan bizim kızımız/449 gündür direnen Hey Tekstil işçileri” yazılı pankart taşıyordu.

Hey Tekstil işçilerinden Zeki Gördeğir, bianet’e yaptığı açıklamada, 18:00’de Taksim meydanında yaklaşık 100 kişi toplandıklarını ve her hafta yaptıkları gibi Galatasaray meydanına yürüyeceklerini söyledi:

“Polis İstiklal Caddesi girişinde barikat kurmuştu. Yürümek istediğimizi, sadece basın açıklaması yapacağımızı söyledik. Barikatın önünde durduk ve buradan ayrılmayacağımızı belirttik, polis coplarla saldırdı. Birkaç arkadaşımızın sırtına ve kollarına vurdular. Sonra da tazyikli su sıktılar. Polis bizi Atatürk Kültür Merkezi'ne kadar kovaladı, yakaladığı herkesi copla dövdü.”

İşçilere destek için yürüyüşe katılan bir kadın öğretmen tazyikli suyla gözünden yaralanarak hastaneye kaldırıldı.

Gördeğir, Pazartesi günü saldırıyla ilgili şikayette bulunacaklarını söyledi.

Polis: İstiklal Caddesi yürüyüş güzergahı değil!

Dün de her Cuma 19:00’da toplanarak tutuklu arkadaşlarının serbest bırakılması talebiyle yürüyen Grup Yorum üyelerine polis müdahale etmişti.

Grup Yorum üyeleri ve onlara destek verenler, bu eylemin her Cuma sorunsuz şekilde yapıldığını ifade etse de polis, "İstiklal Caddesi yürüyüş güzergahı değildir" diyerek kitleye dağılmasını söyledi.

Kitle dağılmayınca polis yine cop, gaz bombası ve tazyikli suyla saldırdı. Biber gazından fenalaşan TAYAD’dan Nuri Cihanyandı Taksim İlkyardım Hastanesi'ne kaldırılarak tedavi edildikten sonra taburcu oldu.

Ne olmuştu?

420 Hey Tekstil işçisi, Şubat 2012’de işten atıldı. Atılan işçilerden bazıları fabrika önüne çadır kurarak direniş başlattı.

Yaklaşık bir yıldır hak mücadelesini sürdüren işçiler, bu süre içerisinde fabrikanın üretim yaptığı Mango mağazasında eylem yaptı, şirketin ortaklarından Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) yöneticisi Aynur Bektaş’a seslerini duyurabilmek için TOBB’un Levent’teki binasının önünde çadır kurdu. Maaşları ve tazminatları ödenmeden işten çıkarılan işçiler, Meclis’te de görüşmeler yaptı ancak bir sonuç alamadılar.

Şimdiye dek kurdukları çadırlar birçok kez polis müdahalesine maruz kalan, yürüyüşlerinde biber gazı ve tazyikli suyla saldırıya uğrayan işçilerden Ali Ekber Alp’in 17 yaşındaki kızı Dilan Alp de 1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü’nde polisin attığı gaz bombasıyla ağır yaralandı.

Başından yaralanan lise öğrencisi Dilan Alp halen hastanede tedavi altında. Bugün, işten atılan ve haklarını arayan Kazova işçilerinin de katıldığı eylemde, Alp’in uğradığı saldırı da protesto edilecekti.

* Fotoğraf: Sercan Meriç.

Kaynak: Bianet


1 Mayıs 2013 Çarşamba

ÇHD: Devlet 1 Mayıs’ı Kana Buladı

ÇHD İstanbul’da 1 Mayıs’ta polisin şiddetine maruz kalanlar hakkında bilgi vererek 1 Mayıs’ta emniyet güçlerinin emekçilerin canına kastettiğini ifade etti.

Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) İstanbul Şubesi İstanbul Barosu'nun önünde yaptığı açıklamada, son yıllarda Taksim’de büyük bir coşkuyla kutlanan 1 Mayıs’ın bu yıl “devlet eliyle kana bulandığını” ifade etti.

“Yüzlerce insanımız kimyasal gaz kullanımı sonucu ya da doğrudan polis şiddetine maruz kalarak yaralanmıştır.

“Sadece Şişli Etfal Hastanesi’ne bugün 200 kişi başvurmuştur. Her bir sokak arası, hastane bahçeleri, meydanlar, kısacası Taksim’e çıkan bütün yollar gaza bulanmıştır.”

“Bu azgın saldırının gerisindeki tek neden, devrimci 1 Mayıs kararlılığından duyulan korkunun kendisidir” denilen ÇHD açıklamasında yaralanalar hakında da bilgi verildi.

“Dilan Alp, 17 yaşında bir genç kadın, Taksim İlkyardım Hastanesi’nde ameliyata alınmıştır. Polisin azgın teröründen korunmak adına bir eve sığınmışken, kapılar kırılarak gözaltına alınmış, darp edilmiştir. Dilan’ın kafası adeta ezilmiştir. Şu an hala hayati tehlikesi devam etmektedir.

“Zafer Yolcu, emekliliği yakın bir Telekom işçisi, şuan Haseki Hastanesi’nde ameliyata alınmıştır. Zafer Yolcu’nun kafasına gaz bombası fişeği isabet etmiş ve kemikleri göçmüş ve beynine biber gazı sızdığı söylenmiştir. Yolcu’nun hayati tehlikesi devam etmektedir.

“Meral Dönmez, Yürüyüş muhabiri, basın emekçisi olarak katılmış olmasına rağmen, polis tarafından hedef alınarak hunharca darp edilmiştir. Beyin kanaması geçiren ve ameliyata alınacak olan Meral Dönmez’in hayati tehlikesi devam etmektedir.

“Serdal Gül ve Fehmi Oran Meşe, her ikisi de kafalarına isabet eden biber gazı fişeği sonucu yaralanmış ve ameliyata alınmıştır. Gül ameliyattan çıkmış, hayati tehlikesi sürmektedir. Meşe ise hala ameliyattadır.

“İbrahim Akal, beyin travması geçirmektedir. Gözüne isabet eden biber gazı fişeği yüzünden gözünün birini tamamen kaybetmiştir. Samatya Devlet Hastanesi’ne sevk edilen Akal’ın sağlık durumu hala ciddiyetini korumaktadır.”

"Sorumlu devlettir"

ÇHD ayrıca tendonları kopan, ağzına isabet eden fişek yüzünden dişleri kırılan, yüzüne isabet eden fişek yüzünden elmacık kemiği kırılan, kafası yarılan onlarca kişinin bulunduğunu da bildirdi.

 “Görüldüğü üzere, devlet terörü münferit değildir. Tam aksine 1 Mayıs’ı Taksim’de kutlamak isteyen onbinler bilinçli bir biçimde hedef alınmış, canlarına kastedilmiştir.”

“Yasadışı marjinal gruplar” söylemini kullanan İstanbul Valisi ve hükümet yetkililerinin olayların sorumluluğunu üstlenmekten kaçındığını belirten ÇHD’nin açıklamasında şu ifadelere yer verildi.

“Ancak artık bu yalanlar gülünç olmak dışında bir anlam taşımamaktadır. Sokakları savaş alanına çeviren onlardır.

“İnsanları yaralayan, yerlerde sürükleyen, biber gazı ile zehirleyen onlardır.

“Şehrin sokaklarını kapatarak, toplu taşıma olanaklarını gasp ederek, ulaşım hakkını engelleyen onlardır.
“Bu sefer bu terörün mimarlarının kendi suçlarını örtbas etmeleri mümkün değildir.

“Biber gazları ile sokakları göz gözü görmeyecek hale soksalar da, gerçeklerin üstünü örtmek mümkün değildir.

“Yine istedikleri kadar bariyerler diksinler, istedikleri kadar yolları kapasınlar ama Taksim bu coğrafyanın işçi-emekçilerinin, onurlu insanlarının, devrimcilerinin yüreğinde 1 Mayıs alanıdır ve böyle olmaya devam edecektir!”

Kaynak: Bianet