15 Mart 2010 Pazartesi

Çevre ve Orman Bakanı: Madencilere Müsaade Edeceğiz

Çanakkale’ye gelen Çevre Orman Bakanı Veysel Eroğlu, Çanakkalelilerin ‘Kuzey kesimi olan Bayramiç ve Yenice tarafını da milli park ilan edin’ taleplerine adeta kulak tıkayıp Kazdağları’ndaki altın madenciliğine bu bölgede izin verileceğini söyledi.


Bakan Eroğlu, Kazdağları’nın Milli Park dışında kalan Bayramiç ve Çan bölgelerinde altın madenciliği yapılmasıyla ilgili yöneltilen soruya “ Kazdağları Milli Parkı koruma altındadır. Dolayısıyla orayı koruyacağız ama tabii ki diğer alanlarda vahşi madencilik değil de çevreye duyarlı hassas madencilik yapmak istiyorlar.

Ülkemizdeki tabii kaynakların çıkarılması ve ekonomik açıdan değerlendirilmesi bakımından müsaade edeceğiz.Müsaade edilen yerlerde de vahşi madencilik değil çevreye uygun madencilik yapılıyor” diye yanıt verdi.


Kaynak: http://www.canakkaleolay.com/haber_detay.asp?id=57047

13 Mart 2010 Cumartesi

Sinop, Nükleere Karşı Direnecek



Sinop nükleer santralı için Türkiye ile Güney Kore arasında işbirliği anlaşması imzalanmasına çevreciler tepki gösterdi. Çevreciler, santrallara karşı hukuki mücadeleyi sonuna kadar sürdüreceklerini vurguladı.


Sinop Çevre Platformu Yönetim Kurulu üyesi Metin Gürbüz, Mersin Akkuyu'da yapılacak nükleer santral için Ruslarla görüşmeler sürerken, Sinop'taki santral için Güney Koru Elektrik Enerjisi Şirketi (KEPCO) ile Türkiye Elektrik Üretim Anonim Şirketi (EÜAŞ) arasında anlaşma yapıldığını anımsattı.

Nükleer santral kurulması konusunda Sinopluların görüşünün alınmadığına dikkat çeken Gürbüz, "Hani lisans alınacaktı? Çevresel etki değerlendirme raporlarında olduğu gibi, lisans sürecinin de bir göstermelikten öte bir şey olmadığı anlaşılıyor. Bizlerin iznini almadan bu kararların alınması hiçe sayıldığımızı gösteriyor" dedi. "Ben imzaladım, oldu bitti" anlayışını kabul etmeyeceklerini vurgulayan Gürbüz, hukuki mücadeleyi sonuna kadar sürdürmeye kararlı olduklarının altını çizdi.

Gürbüz, şunları söyledi: "Bu nükleer santral sevdasının arka planında ne var? Nükleer santral sahibi olmakla nükleer silaha sahip olamayacağımız kesin. Sinop halkı nükleer santralı şehrimizde ve ülkemizde görmek istemediklerini, Türkiye'nin en büyük çevre mitingi göstermiştir."

Kaynak: Cumhuriyet

11 Mart 2010 Perşembe

Sorum(n)lu vatandaş - belediye ilişkisi

İNSANLARIN TAHAMMÜLSÜZLÜKLERİNİN FATURASI HAYVANLARA ÇIKARILIYOR

Son günlerde Türkiye'nin birçok ilinden bizlere ulaştırılan hayvanlarla ilgili haberler ve bilgiler, vatandaşların sokak hayvanlarına ne denli tahammülsüz olduklarını ve giderek bu tahammülsüzlüğün boyutlarının arttığını kanıtlıyor. Ardı arkası kesilmeyen haberler, ülkemizde sistemli bir imha emri verilip verilmediği konusunda akıllarımızda soru işaretleri bırakmaya devam ediyor.


HAYVANLARIN ÖLDÜRÜLMELERİ İÇİN BİR ŞİKAYET YETERLİ

En basitinden, hayvanların seslerinden rahatsız olan bir vatandaş hemen belediyeye ihbar amacıyla telefona sarılıyor ve büyük bir merakla sonucu ne zaman alacağını bekliyor. Bu sorumlu (!) vatandaş, belediye ekipleri gelip hayvanları yerlerde sürükleyip toplama aracına attığında ise adeta gözleri parlıyor, çünkü artık rahat bir şekilde uyuyabileceğini zannediyor. Yoğun şikayetleri sonucunda toplattırdığı, belediyenin toplama kampına gönderttiği, öldürttüğü hayvanların yerine yeni hayvanlar geldiğinde hiç düşünmeden eline tekrar telefonu alıyor, belediyeyi arıyor ve hayvanları göz önünden yokettiriyor. Bununla da kalmayıp hayvanlara "haşere" ya da "zararlı" gözüyle bakıp, onları ortadan kaldırttığı için kendi ile gurur duyuyor, belediye tarafından önemsendiği için kendini iyi hissediyor.


SORUMLULUK MU, YOKSA SORUNLULUK MU?!

Bu şikayetçi sorum(n)lu vatandaş, her defasında şikayet etmeyi akıl edebiliyor, ama bir defa bile o toplattırdığı, belediyelerin hayvan hapishanelerine tıktırdığı hayvanların yerine yeni hayvanların gelebileceğini akıl edemiyor. Ve bu kısır döngü devam ediyor: Yiyecek bulma umuduyla mahallelere yerleşen hayvanlar bir telefon ihbarıyla alınıp haklarında gereken yapılıyor.

Mevcut oylarına yeni oylar katma uğruna bu belediyeler, her zaman sorum(n)lu vatandaşın şikayetini değerlendiriyor, şikayete konu olan, tek amacı "aç karnını doyurmak olan" hayvanları aşılama - kısırlaştırma kandırmacasıyla alıyor ve bu alınan çoğu hayvan geri gelmiyor, kaybediliyor. Anne, yavru, hamile, sakat demeden toplanan bu hayvanlar akıbetleri belli olmaksızın ya belediye barınaklarına hapsediliyorlar ya da kasti olarak yiyecek bulmaları imkansız olan ormanlık bölgelere terkediliyorlar.


İŞTE SONUÇ...

Aşağıdaki fotoğraflar, geçen ay Ankara'nın Haymana Çöplüğü'nde çekildi. İnsanların tahammülsüzlükleri nelere neden olabiliyor, hep birlikte görelim.











Fotoğraflar: B. Tan

Kaynak: HYHKD

Yunusların katliamıyla ilgili film Oscar'ı alınca...



Japonya’daki yunus katliamını anlatan ‘The Cove’, En İyi Belgesel Oscar’ını alınca işin merkezi Taiji ayaklandı.


Japon yunus avcıları, yunus katliamını anlatan ‘The Cove’un En
İyi Belgesel Oscarı'na layık görülmesinin ardından, geleneksel avlarını savundu. Japonya, Taiji’deki balıkçılar her yıl 2 bin yunus yakalıyor, bir kısmını akvaryumlara satıyor, geri kalanı etinden faydalanılmak üzere kesiliyor. Hayvan hakları savunucuları bu uygulamayı uzun süredir protesto ediyordu. ‘The Cove’ ekibi de yıllarca geceleri, öfkeli balıkçılara ve yerel otoritelere yakalanmadan gizlice çalışş, suyun altına ve ormanlık tepelere kamufle edilmiş kameralar yerleştirmiş.


Taiji’li balıkçılar yabancı basına konu
şmayı kabul etmese de 3 bin 700 nüfuslu kasabada yüzyıllardır süren bir gelenek olan yunusların ve küçük balinaların avlanmasını savunan yerli insanların desteğini almışlar.

‘Yanlı
ş bilgiler içeriyor’

‘The Cove’, Oscar alınca kasabanın Belediye Ba
şkanı Kazutaka Sangen ve yerli balıkçılar kooperatifi “Film yanlış bilgiler içerdiği ve bilimsel gerçeklerden uzak olduğu için üzgünüz” dedi. İki açıklamada da “Taiji’de deniz canlılarının avlanması balıkçılık yasalarına uygun olarak ve Wakayama valiliğinin izniyle yapılmaktadır, illegal bir durum yoktur” denildi.

Bölgedeki birçok insanın yunus ve balinaların avlanması konusundaki görü
şleri de açıklamadakilerle ortak. Benzincide çalışan 47 yaşındaki Takehisa Kobata, “İşlerinin bir parçası olarak yunusları avlayan balıkçılar için üzgünüm. Bana göre bu film sadece eğlencelik bir iş ve buradaki yaşamı ciddi biçimde ele almıyor” diyor.

Taiji Toplum Merkezi’nin yöneticisi, 65 ya
şındaki Akio Usagawa ise “Akademi Ödülleri’nin saygınlığı zedelendi” diyor ve filmin yerel balıkçıları mafya gibi göstermesinden şikâyet ediyor: “Öfkeli balıkçıları çekmişler ama bu balıkçıların işlerini yapmaya çalışırken rahatsız edilince sinirlenmeleri doğal.”

National Geographic foto
ğrafçısı Louie Psihoyos’un yönettiği belgesel, bölge sakinleriyle aktivist Ric O’Barry’nin öfkeli karşılaşmasını gösteriyor. O’Barry, 60’larda ABD’deki TV programı ‘Flipper’ için yunusları eğitiyordu. Film ayrıca, bölgede okul yemekhanelerinde de kullanılan yunus etinin, yüksek oranda civa içermesi nedeniyle sağlık açısından da tehlikeli olduğuna dikkat çekiyor.

Yazar: Herkes kazanabilir

Filmi destekleyen aktivistlerden ve filmin temel aldı
ğı kitabın yazarlarından biri olan Hans Peter Roth, dün yine kasabadaydı. “Yerli halkla konuşmaya çalıştım ama olmadı” diyen Roth, yunusların avlanmasındansa onların seyredilmesini sağlayacak geziler düzenlenmesinin turizmi geliştireceği kanısında. “Ben herkesin kazanabileceği bir durum için buradayım. Hem balıkçıların, hem lokal ekonominin hem de yunusların kazanmasından bahsediyorum” diyen Roth, “Tüm kültürel gelenekler faydalı değildir. Kültürden bahsediyorsak, bir zamanlar İsviçre’de kadınların oy hakkının olmaması da bir gelenekti ve çok açık ki bu iyi bir gelenek değil” diye konuşuyor.

Kaynak: Radikal

Maden Şirketlerinin Rantı Halkın Direnciyle Karşılaştı



Zeytinlik ve ormanlık alanda sondaj çalışmalarına başlayan Söke / GM Madencilik, 4 ayrı noktada aramalarını sürdürüyor. Sondaj çalışmalarının Katı Atık Depolama yolu çevresindeki zeytinlik ve ormanlık alandaki Kirazlı- Yayla- Kuşadası üçgeninde sürdürülmesi üzerine Kirazlı'lılar, sondaj çalışmalarım dikkatle izlemeye başladı.

Maden arama çalışmalarını sürdüren şirket görevlilerinin Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı'ndan arama izni aldıklarını söylediği öğrenildi.

BUNA İZİN VERMEYECEĞİZ!


Yöre halkı ve parti temsilcileri arama izni verilmesine karşı tepkili.Maden arama çalışmaları ile ilgili olarak açıklama yapan Kirazlı Köyü Muhtarı Hüseyin Fırat; "Bölgede madencilik yapılmasına kesinlikle karşıyız. Bulunduğumuz yer, Dilek Yarımadası Milli Parkı'ndan sonra en yeşil bölge. Nar Deresi yakınında sondaj çalışmalarının yapıldığı yer, fıstık çamı ormanı ile bölgemizin oksijen deposu. Bölgede madencilik ile ilgili bir girişim olacaksa bile, konunun Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) toplantılarıyla ele alınması gerektiğini açıktır.

Maden aranmasıyla ilgili çalışmalar öncesi ÇED raporu için köyde toplantı yapılması gerekir. Böyle bir başvuru henüz yok ama, buradaki ormanları korumak için köylüler gönüllü koruma görevlisi gibi çalışıyor. Buraya maden arama izni verilmesi, doğanın, köyümüzün, bu cennet bölgenin yok edilmesi demektir. Buna göz yummamızı, izim vermemizi kimse bizden beklemesin" dedi.

ÖDP: ARAMA İZNİ AYMAZLIĞI


Kirazlı Köyü Ekolojik Yaşam Derneği Başkanı Nihat Fırat da; "Kirazıyla ünlü köyümüzde 6 yıl önce organik tarıma geçtik.Yürüttüğümüz çalışmalar uluslararası düzeyde ses getirmiş durumda. Bir maden işletmesinin 3-5 kuruşlıuk kazancı uğruna bir köyün yok edilmesine göz yummayız. Bunu tüm gücümüzle engelleyeceğiz" diyerek tepki gösterdi.

Konu ile ilgili olarak ÖDP Kuşadası ilçe Örgütü'nden de açıklama geldi. Açıklamada "Kuşadasmın akciğeri gibi duran Kirazlı ve Yayla Köyü'nün geleceğini karartacak olan maden ocağının bırakın açılması, arama izni verilmesi bile büyük bir aymazlıktır. Kuşadası'nın aklıselim turizmcileri, doğaseverleri, aktivistleri, kısacası Kuşadası'nda soluk alıp veren herkesle birlikte, baştan aşağı yanlış olan bu maden arama faaliyetine karşı durmamız gerekiyor" denildi.

Zeytinciliğin Islahı ve Yabanilerinin Aşılattırılması Hakkında Yasa teklifi AKP'li TBMM Sanayi Komisyonu Başkanı Soner Aksoy, Tarım Komisyonu Başkanı Vahit Kirişçi ve Çevre Komisyonu Başkanı Haluk Özdalga tarafından hazırlandı ve geçtiğimiz yaz aylarında meclis başkanlığına sunuldu. Verilen yasa teklifine göre; "Tarım ve Köyişleri Bakanlığı'ndan izin almak kaydıyla, zeytin üretim sahalarında zeytinyağı fabrikaları, tarımsal sanayi işletmeleri, yenilenebilir enerji kaynaklarına dayalı elektrik üretim tesisleri yapılıp işletilebilecek." Yasa teklifini ile zeytin alanlarında yasa ile var olan koruma, bu yasa değişikliğiyle kalkacak. Konu siyasilerin inisiyatifine bırakılarak, enerji tekellerinin önü açılmış olacak.

Kaynak: Birgün

Danıştay'dan GDO Yönetmeliğine Durdurma Kararı



EKOLOJİ KOLEKTİFİ DERNEĞİ'NDEN:

Danıştay 10. ve 13. Daireleri Müşterek Kurulu, 20.11.2009 tarih, 27412 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan GIDA VE YEM AMAÇLI GENETİK YAPISI DEĞİŞTİRİLMİŞ ORGANİZMALAR VE ÜRÜNLERİNİN İTHALATI, İŞLENMESİ, İHRACATI, KONTROL VE DENETİMİNE DAİR YÖNETMELİKTE DEĞİŞİKLİK YAPILMASINA DAİR YÖNETMELİK’in 5 inci maddesinin birinci fıkrasında yer alan "GDO'lu gıda ve yemlerin transit geçişine ilişkin usul ve esaslar Bakanlıkça belirlenir" ifadelerinin; 7.nci maddesinin birinci fıkrasında düzenlenen Bakanlık tarafından GDO ile ilgili bilimsel ve teknik verileri araştıracak, yorumlayacak ve görüş oluşturacak, görev süreleri iki yıl olan uzmanlar listesinin oluşturulması usul ve esasları ile 26/10/2009 tarihinden önce kontrol belgesi alınmış ürünlerin ithalatında, bu ürünlerin Avrupa Birliğinin kabul ettiği kriterlere uygun olması koşulu ile, Yönetmeliğin 6 ncı, 9 uncu ve 11 inci madde hükümlerinin 1/3/2010 tarihinden itibaren uygulanacağına dair Geçici 1. maddesinin yürütmesinin durdurulması ve iptali istemi ile Ekoloji Kolektifi Derneği üyelerinin açtığı davada 5/1 ve 7. maddelere ilişkin istemin Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nın savunmasının alınmasından sonra değerlendirmeye alınmasına karar verdi, Geçici 1. maddesindeki düzenlemenin ise hukuka aykırı ve telafisi güç ve imkansız zararlar doğuracağı gerekçesi ile yürütmesini durdurdu.

Yürütmenin durdurulması gerekçesinde 20.11.2009 tarihli Yönetmelik değişikliği ile düzenlenen geçici 1. maddede, 26/10/2009 tarihinden önce kontrol belgesi almış ürünlerin ithalatında bu ürünlerin AB’nin kabul ettiği kriterlere uygun olması koşulu ile Yönetmeliğin 6., 9. ve 11. madde hükümlerinin 1/3/2010 tarihinden itibaren uygulanacağı hükmü yer alırken 20.1.2010 tarihli 2. Yönetmelik değişikliği ile getirilen düzenlemede bu madde yürürlükten kaldırılmış ve değişikliğin yürürlüğe girdiği 20.1.2010 tarihinde kontrol belgesi alınmış ürünlerin ithalatında 1/3/2010 tarihine kadar denetim yapılmayacağına dair düzenleme getirilirken geçici maddenin kapsamı hem asıl yönetmeliğin istisna tutulan maddelerinin sayısı ve içeriği yönünden, hem de kontrol belgesinin alındığı tarih yönünden istisnanın uygulama alanının genişletilmek suretiyle 1/3/2010 tarihine kadar denetimin ertelendiğine dikkat çekilmiş, söz konusu değişiklik ile uygulamanın sona erdirilmeyip aksine genişletilerek sürdürüldüğüne dikkat çekilmiş ve Yönetmelik değişikliğinin sebebi olarak gösterilen ve yönetmeliğin yürürlüğe girmesinden önce verilmiş kontrol belgelerinin kazanılmış hakkı olduğuna dair düşüncenin de hukuka uygun olmadığı belirtilmiştir.

Danıştay kararında devamla, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nın gıda güvenliğinin temini ve halkın gereği gibi beslenmesinden sorumlu olduğu, GDO’lu ürünler gibi insan sağlığı yönünden güvenli olmayan riskli ürünlerin ithalatına ve tüketiciye arzına izin verilemeyeceği gibi bu alanda yaşanan boşluğu gidermek amacıyla çıkarılan yönetmeliğin derhal uygulanmaya başlanması gerekirken uygulamanın 1/3/2010 tarihine ertelenmesinde Yönetmelik ile elde edilmesi amaçlanan koruma, kamu yararı ve hizmet gerekleriyle bağdaşmadığına, çevre ve insan sağlığı yönünden risk oluşturabilecek durumlarda risk oluşturan hallerin kazanılmış hak olarak korunamayacağına karar verildiği belirtilerek dava konusu Yönetmeliğin geçici 1. maddesinin yürütmesi durdurulmuştur.

Yaşanan hukuki süreç göstermiştir ki, kamu yararı gereği genetiği değiştirilmiş organizmaların yaratacağı tehlike ve riskler karşısında bu ürünlerin denetimi geciktirilemez ve savsaklanamaz. Bu ürünlere karşı Türkiye üreticisi ve tüketicisi savunmasız bırakılamaz. Bu alanda yapılacak hukuki düzenlemelerin başta anayasanın 56. Maddesinde düzenlenen sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına, çevre kanunun biyoçeşitliliğin korunmasına ilişkin hükümlerine, uluslar arası anlaşmaların gereği olarak ihtiyat ilkesine ve anayasal bir ilke olarak kanuni idare ilkesine aykırı olması mümkün değildir. Bu nedenle, genetiği değiştirilmiş organizmaların savunucusu tüm tekellere karşı halkın koruyucusu olması beklenen hükümetin, en kısa zamanda GDO’ları yasaklayan bir biyogüvenlik yasasını hazırlaması gereklidir. Danıştay’ın verdiği bu yürütmeyi durdurma kararı, yönetmeliğin uygulamasını geciktiren düzenlemeye bir yanıt niteliğindedir. Ancak tüm kamuoyunun umutla beklediği Biyogüvenlik Kanunu’nun hazırlığının gizli kapılar ardında yapıldığı ve TBMM’ye sevkine kadar bir tek maddesinin demokratik kitle örgütlerinin görüşlerine açılmadığı bir ortamda Kanun taslağının alelacele TBMM komisyonlarına taşınarak görüşmeye açılması da tehlikenin bitmediğini göstermektedir.

Ekoloji Kolektifi’nin bileşeni olduğu GDO’ya Hayır Platformu ve GDO karşıtı tüm duyarlı kesimler bu sürecin takipçisi ve yaşamın, üreticinin, emeğin yanında dayanışmanın ve birliğin sesi olmaya devam edecektir.

EKOLOJİ KOLEKTİFİ -18.02.2010

İletişim ve Bilgi İçin:
EKOLOJİ KOLEKTİFİ DERNEĞİ adına
Emre Baturay ALTINOK
0.312.4280501
0.532.7314843

Danıştay'ın durdurma kararına ulaşmak için: http://www.ekolojistler.org/danistay-gdo-yonetmeliginin-1-mart-tarihine-kadar-serbestlik-taniyan-hukmunun-yurutmesini-dur.html

10 Mart 2010 Çarşamba

14 Mart Uluslararası Nehirler, Su ve Yaşam için Barajlara Karşı Eylem Günü

Munzur'un Özgür Akması İçin
Tarihimize Kültürümüze ve Doğamıza sahip çıkmak için

14 Mart 2010 Pazar Günü Saat 12:30'da

Dersim Dernekleri Federasyonu'nun örgütlü olduğu her yerde

(Dersim, Erzincan, Ankara, İzmir, Adana, Mersin, Eskişehir, Bursa, Kocaeli, Gebze, Gemlik ve İstanbul’da)

AKP il binalarının önünde "Munzur Barajlar Projeleri İptal Edilsin" diyeceğiz.

Siz de Sesimize Ses Veriniz…

Dersim Dernekleri Federasyonu adına
Munzur'u Koruma Kurulu
www.tudef.net
munzurkurulu@gmail.com

İstanbul’ da: Sütlüce Mah. İmrahor Cad. No: 46
BEYOĞLU – İSTANBUL

Gocmen Dayanisma Agi - 11 Mart Persembe 19:00 - Film Gosterimi ve Soylesi, 14 Mart Pazar 12.00 - Kumkapi Eylemi





























11 Mart Persembe 19:00 - Film Gosterimi ve Soylesi: Bir Gocmenlik Hikayesi "Welcome" (Hosgeldin)

Gunluk hayatimizda varliklarindan habersiz oldugumuz gocmenler "misafirhane" adiyla var olan yerlerde hapis tutuluyorlar. Gocmen Dayanisma Agi - http://www.gocmendayanisma.org/ 14 Mart'ta Turkiye'deki "misafirhane"lerin durumuna dikkat cekmek icin Kumkapi Yabancilar Misafirhanesine İade-i Ziyaret'te bulunacaklar.

Eylem oncesi Yesil Ev'de "Welcome" filmini izleyip, Gocmen Dayanisma Agi'ndan Clemence Durand ve Ceren Ozturk'le eylem ve film uzerine kisa bir soylesi yapacagiz.

Filmde, Fransa’nın kuzey doğusunda yer alan ve İngiltere’ye en yakın mesafedeki liman kenti Calais’te yaşayan ve İngiltere’de yaşayan sevdiği kadinin yanına gitmek için Manş denizini yüzerek geçmeye çalışan kaçak bir Iraklı Kürt göçmen gencin hayatı anlatılıyor.


Yapım: 2009 ~ Fransa
Süre: 1 saat 50 dk
Yönetmen: Philippe Lioret
Senaryo: Olivier Adam, Philippe Lioret, Emmanuel Courcol
Oyuncular: Olivier Rabourdin, Vincent Lindon, Derya Ayverdi, Fırat Ayverdi, Behi Djanati Atai, Fırat Çelik


Yer: Beyoglu Yesil Ev
Istiklal Caddesi Balo Sokak No: 21/1 Beyoglu
(0212) 244 77 80
http://www.facebook.com/event.php?eid=355472910635
beyogluyesilev@gmail.com
http://www.yesilev.info/



14 Mart 2010 Pazar 12.00 - Kumkapı Yabancılar Misafirhanesine İade-i Ziyaret

Türkiye’de de alay edercesine “misafirhane” olarak adlandırılan göçmen alıkonma merkezlerinden biri olan Kumkapı Yabancılar Misafihanesi'nde göçmenler, yasal sınırı olmayan, bir aydan bir yıla hatta daha fazlasına uzayan sürelerde hapsediliyor. Niçin alıkondukları hakkında bilgilendirilmeyen, ne kadar zaman için kapatılacaklarını bilmeyen bu insanlar, ulusal ve uluslararası belgelerde mevcut olan tüm haklardan da mahrumlar.

Göçmen Dayanışma Ağı olarak herkesin koşulsuz serbest dolaşım hakkına ve istediği yerde yaşama özgürlüğüne sahip olduğunu ve kimsenin bu hakları kullandığı için hapsedilemeyeceğini savunuyor ve sözde “misafirhane” denilen bu merkezlerdeki zulmün durması için bu yerlerin kapatılmasını istiyoruz.

Şu meşum “misafirhaneler”in neye benzediğini, orada zorla alıkonan “misafirler”imizin nasıl şartlarda yaşadığını görmek ve göstermek için sizleri de 14 mart Pazar günü saat 12.00’de Kumkapı Yabancılar “Misafirhane”sine yapacağımız "ziyaret"e, ya da başka bir deyişle “görüş günü”ne davet ediyoruz.

Göçmen Dayanışma Ağı
http://www.gocmendayanisma.org/
bilgi@gocmendayanisma.org


Tarih: 14 Mart 2010 Pazar
Saat: 12.00
Yer: Kumkapı Yabancılar Misafihanesi önü
(Eski Bölge İdare Mahkemesi Vergi Mahkemesi Binası)
Muhsinehatun Mahallesi, Büyük Kömürcü Sk, 1-23, 34126 Kumkapı




Dünyada bir hayalet kol geziyor- göçün hayaleti. Para ve mallar sınırsız dolaşırken, insanların sınırları serbestçe geçmesini bir tehdit olarak gören devletler göçmenleri hapis koşullarında kapatmaktan beis duymuyor. Ne de olsa, doğudan batıya, kuzeyden güneye hiç anlaşamaz denilen hükümetler arasında bile bu konuda bir uzlaşma sağlanmış halde. Devletlerin ifadesiyle “davetsiz misafirlerin” kapatılması giderek yaygın bir uygulama halini almış durumda. Oysa onlar suçlu değil, sadece daha iyi bir yaşam umuduyla tüm sevdiklerini geride bırakmayı, yol boyu ölümle burun buruna gelmeyi göze almış insanlar.

Göçmenler sessiz bir savaşın kurbanları. Suçlu ilan ediliyor, alıkonuluyor ve görünmez kılınıyorlar. Sözde yasadışı göçle mücadele olarak adlandırılan şey, aslında bir cephesinde devletler, sınırlar ve kolluk kuvvetleri, beride ise sade insanların olduğu bir savaştan ibaret.

Büyük ölçüde Avrupa Birligi hamiliğinde yürütülmekte olan bu savaşta, göçmenler için kampların ya da Türkiye’de bilinen şekliyle misafirhanelerin kullanılması yürürlükteki araçlardan biri yalnızca. Devletler tarafından idari gözetim merkezleri olarak tanımlanan mekanlar, Türkiye’de de alay edercesine “misafirhane” olarak adlandırılıyor. İçişleri bakanlığının kararıyla gözaltına alınan bu göçmenler, yasal sınırı olmayan, bir aydan bir yıla hatta daha fazlasına uzayan sürelerde sınırdışı edilmekle serbest bırakılmak arasındaki sarkaçta tutulmakta. Niçin alıkondukları hakkında bilgilendirilmeyen, ne kadar zaman için kapatılacaklarını bilmeyen bu insanlar, ulusal ve uluslararası belgelerde mevcut olan tüm haklardan da mahrumlar. Suçlu kabul edilerek haysiyet kırıcı şartlarda, küçük ve kalabalık hücrelere tıkılıyorlar. Çocuklar, erişkinler ve aileler aynı muameleye maruz kalıyor. İsnat edilen suçları ise, ülkelerinden ayrılıp sınırları aşarken ‘gerekli’ belgelere sahip olmamak.

Yoksulluğun, savaşların, kıyımın ve sefaletin kol gezdiği bu dünyada göç bir suç değil, bir haktır.

Eziyetle öldürme = para cezası?

Karabük Eflani ilçesinde tam anlamıyla bir vahşet yaşandı. Av tüfeği ile avlanması yasak karacayı vuran şahıslar yaralı hayvanı köpeğe parçalatma anını cep telefonuyla kayda aldı.

Olay, Eflani ilçesine bağlı Göller köyünde meydana geldi. Ormanlık alanda H.Y. (18) ve O.Ç. (20) isimli şahısların avlanması yasak olan karacayı vurdukları ihbarını alan jandarma timleri harekete geçti.

Jandarma timleri karacayı vurarak parçalayıp İstanbul'a getirdikleri bilgisine ulaşması üzerine Eflani Orman İşletme Şefliği ekipleriyle birlikte H.Y. ve O.Ç. isimli şahısların evlerinde arama yaptı. Yapılan arama sonucunda şahısların vurdukları karacayı yaralı halde yanlarında getirdikleri av köpeğine canlı canlı parçalattıkları görüntüleri ele geçirdi. Vahşet anlarının yer aldığı görüntüde şahıslardan birinin "Ceylan" isimli köpeğini çağırarak hayvanı parçalatması ve ona 'Aferin" demesi dikkat çekiyor.

Köpeğine taktik veren şahıs sürekli 'Aferin' diyerek köpeğini kutluyor.

Olayla ilgili gözaltına alınan şahıslar Cumhuriyet Savcılığınca serbest bırakıldı. Orman İşletme Şefliği tarafından her iki şahsa ayrı ayrı üç bin 250'şer lira para cezası kesildi.

9 Mart 2010 Salı

Kadınlar Geceleri de Sokakları da Meydanları da Terk Etmedi

Taksim'den Galatasaray'a yürüyen kadınlar hükümetten erkek şiddetine karşı sığınacakları sığınaklar, Kürt sorununa barışçıl çözüm talep ettiler, "bedenimiz babalarımıza, kocalarımıza, devlete ve uhrevi bir kuruma değil, bize aittir.



8 Mart Dünya Kadınlar Günü'nde Taksim tramvay durağında bir araya gelen kadınlar İstiklal Caddesi'nde yürüyüş düzenledi.

Yaklaşık 1000 kadının katıldığı yürüyüşte kadınlar "Eteğimizin boyu erkeklere ait değildir. İstediğimiz gibi giyinir, istediğimiz gibi geceleri sokakları arşınlarız. Bedenlerimiz ne babalara, ne kocalara, ne de devlete ne de herhangi bir uhrevi makama aittir" dedi.

Selek için adalet, Kavaf'a istifa!

Kadınlar saat 19.00'dan itibaren Taksim'de toplanmaya başladı, 19.30'da "Erkek egemen düzene karşı feminist mücadele, feminist dayanışma" pankartıyla İstiklal caddesinde Tünel'e doğru yürüyüşe geçtiler.

Erkeklerin öldürdüğü kadınların fotoğrafları, sosyolog Pınar Selek için adalet talep eden lolipoplar, gökkuşağı ve mor renkli şemsiyeler, bayraklar taşıyan kadınların hedefinde "Eşcinsellik hastalıktır ve tedavi edilebilir" diyen Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanı Selma Aliye Kavaf vardı.

Kadınların taşıdıkları dövizlerde "Kavaf'lar var ve tedavi edilebilirler" yazıyordu.

Yürüyüş sırasında "Bana bak Başbakan, tepemi attırma, kendin yat kuluçkaya, bir Türkçük, iki Türkçük, üç Türkçük doğurmaya!", "Ev işini bırak, dünya dursun!", "Jin, jiyan, azadi", "Biji yekitiya jiyan" ve "Gelsin koca gelsin devlet gelsin polis gelsin cop, inadına isyan, inadına özgürlük" sloganları atıldı, sık sık Ajda Pekkan'ın "Hür doğdum hür yaşarım" şarkısı söylendi.

Erkekler şaşkın ifadelerle yürüyüşü izlediler

Kadınlar yürürken erkekler de şaşkın bakışlarla ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Pek çok erkek de cep telefonlarıyla fotoğraf ya da video çekiyyordu. Konuştuğumuz erkeklerden biri "Çok renkliler, çok enerjikler, insana heyecan veriyorlar" derken, bir başkası "Hakları için yürüyorlar, haklarıdır, yürüsünler" dedi.

Kadınlar İstiklal'in ortasına ulaşınca Galatasaray Meydanı'nda taleplerini Türkçe ve Kürtçe basın açıklamasını duyurdular.

Sığınak istiyorlar

Türkiye'de günde üç kadın öldürüldüğünü söyleyen kadınların ilk talepleri erkek şiddetine karşı sığınacakları sığınaklardı:

"8 Mart'ın 100. yılında Taksim'de, gecelerin, sokakların kadınlara tehdide dönüştüğü bu yerde, öldürülen kadınlar için buradayız. Son bir yılda her gün üç kadın öldürüldü! Suçlu ve suçluyu koruyan erkeklerin amaçları aynı! Kadınlar üzerinde iktidarlarını korumak.

"Erkek şiddeti karşısında sığınacağımız, danışabileceğimiz kurumlardan yoksun bırakılıyoruz. Sığınak açmayan Yerel Yönetimler Kültür Başkenti projelerine milyon dolarları hibe ederken, kadınları yok sayan bütçelerle kenti yönetiyorlar. 2009'un ilk dokuz ayında 953 kadın öldürüldü. Sığınaklar şimdi değil de ne zaman?"

Kadınlar militarist politikalara, Homofobik kaygılarla eşcinsellere yönelik ayrımcı, dışlayıcı uygulamalara karşı çıktı, Kürt sorununa demokratik ve barışçıl çözüm talep ettiler.

Kadınlar iki saatlik şenlikli yürüyüşle Tünel meydanına gelince parti başladı, bittiğinde saat 03'ü geçmişti.(BÇ)

Kaynak: Bianet.org

---------------------------------------------

6 Mart Kadıköy Mitingi'nden...

5 Mart 2010 Cuma

LGBTT Örgütleri: AKP Kavaf'ı Disiplin Kuruluna Sevk Etsin!

Siyah Pembe Üçgen, MorEl Eskişehir ve Kaos GL üyeleri "Eşcinsellik hastalıktır ve tedavi edilmelidir" diyen AKP'li Bakan Kavaf'a tepkili: "Bakan LGBTT'leri hedef göstermeyi bıraksın, can güvenliğimiz ve haklarımız için çalışsın!"



LGBTT örgütlerinin temsilcileri, Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanı Adalet ve Kalkınma Partili (AKP) Selma Aliye Kavaf'ın görevinin eşcinselleri hedef göstermek değil, haklarını korumak olduğunu söylediler. "Bakan yanılıyor, bizim eşitlik talebimiz var" dediler.

AKP'nin Kavaf'ı parti disiplin kuruluna sevk etmesini istediler.

bianet LGBTT örgütlerine Kavaf'ın Hürriyet gazetesine verdiği söyleşide eşcinsellikle ilgili yaptığı açıklamaları sordu.

Kavaf dün (7 Mart) "Ben eşcinselliğin biyolojik bir bozukluk, bir hastalık olduğuna inanıyorum. Tedavi edilmesi gereken bir şey bence. Dolayısıyla eşcinsel evliliklere de olumlu bakmıyorum. Bakanlığımızda onlarla ilgili bir çalışma yok. Zaten bize iletilmiş bir talep de yok" demişti.

"İstifa etsin!"

Pelin Dutlu (MorEl Eskişehir LGBTT Oluşumu): Fütursuzluğuna şaşırıyoruz. Yaptığı işleri diziler üzerinden açıklamak, aile kurumuna yaklaşımının Kurtlar Vadisi üzerinden yapıyor olması... Hepsi korkunç açıklamalar.

Aile kurumu LGBTT'lerin tepesinde bir cendere gibi duruyor. Bakan da bunun üstünde tepinerek ayrımcılık yapıyor. Bu açıklamalar demokratik olduğunu iddia eden bir hükümetin de rahatsız olması gereken cinsten. Kavaf bakanlıktan istifa etmeli.

Remzi Altunpolat (Kaos GL): Kavaf bakan olduğu günden bu yana tam da bakanlığının adına uygun biçimde, tabi kadından sorumlu bakan olduğunu kimi zaman unutup salt aileden sorumlu bakanmış gibi heteroseksüel aileyi korumayı temel gaye belirlemiştir kendisine. Bu icraatlarıyla Kavaf, tam da mensubu olduğu AKP hükümetinin aileye, kadınlara ve eşcinsellere dair çarpık bakışının mümtaz bir temsilcisi olduğunu ortaya koymuştur.

En sevdiği dizi "Kurtlar Vadisi" olan Kavaf, heteroseksüel aileyi cansiperane korumalı ki şimdi ve gelecekte memleketimizi her türlü dâhili ve harici düşmana karşı savunacak milliyetçi-vatanperver Polat Alemdarlar türesin, din-iman telkin edebilecekleri itaatkâr bedenler boy atsın. Tabi bundan önce daha önce öğretmenlik de yapmış olan sayın bakan eşcinsellik hastalık mı değil mi bununla ilgili konuşmadan önce azıcık malumat sahibi olsun.

Elif Ceylan Özsoy (Siyah Pembe Üçgen): Aile ve Kadından sorumlu devlet bakanı sadece heteroseksüel kadınlar ve ailelerin bakanı olduğunu ilan etmiş oldu. Ayrımcılığı, nefret söylemini bizzat kendisi üreten bir Devlet Bakanının ülkesinde, eşcinseller tabii ki nefret suçları ve ayrımcılığın bin bir çeşidine maruz kalırlar.

Eşcinseller Kavaf gibi bakanların olduğu bir ülkede kendilerini güvende hissetmeyecekler. AKP Eşcinsel haklarına ilişkin AB'ye verdiği beyan ve taahhütlerde samimi ise, Kavaf'ı parti disiplin kuruluna sevk eder.

AKP'li politikacılar "tahlil, kan, hastalık" gibi tıbbi konuları bırakıp, işlerini yerine getirmeliler. Şimdiye kadar görmezden geldikleri eşcinsellere yönelik, yığınla görev ve sorumluluk parlamentoyu bekliyor. Eşcinsel ve transseksüel cinayetlerini önleme, heteroseksüeller ve eşcinseller arasındaki medeni hak ve kurumlar bakımından eşitsizliği gidermek gibi...(BÇ)

18 Şubat 2010 Perşembe

Amargi: Hep Tanığız ve Hala Adalet Bekliyoruz!


PINAR SELEK İÇİN ZATEN TANIĞIZ VE HALA
ADALET BEKLİYORUZ


Feminist ve antimilitarist arastirmaci, baris aktivisti sosyolog Pinar Selek'in daha once beraat ettigi davadan yeniden yargilanmasinin yolunu acan gelismeler, bir kez daha hukuka ve adalete olan inancimizi zedelemekte, endisemizi arttirmaktadir.

Konuyla ilgili gelismeleri paylasmak ve bu süreçte neler yapabileceğimizi konuşmak üzere 18 Şubat Perşembe gunu saat 19.30’da Cezayir Lokantısı’nda gerçekleştireceğimiz toplantıya hepinizi bekliyoruz.


Tarih:
18 Şubat 2010 Perşembe
Saat:
19.30
Yer:
Cezayir Lokantası ( Galatasaray Lisesi ile Yapı Kredinin aralığından girildikten sonra
Fransız Sokağı'nın başında) Hayriye Cad.No:12 Galatasaray / Beyoğlu

Tel:
0212 245 99 80
İletişim için:
0212 251 01 54 - Amargi Kitapevi


Onbir yıldır haksız yere Mısır Çarşısı patlamasından sorumlu tutularak suçlanan ve sonunda ayrı ayrı iki kez “beraat” ederek davası sonuçlanan yol arkadaşımız sosyolog, feminist ve yazar Pınar Selek'in beraati, haksız bir şekilde Yargıtay 9. Dairesi tarafından Mart 2009'da bozuldu. Yargıtay 9. Dairesi'nin bu kararına karşı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'nın itirazı da, Yargıtay Genel Kurulu'nda geçen hafta oyçokluğu ile reddedildi. Ve bu kararlar karşısında biz, yıllar sonra, hala adalet bekliyoruz.

Artık “Pınar Selek'e tanığız” demiyoruz. Zira, Pınar'ın eşitlik, özgürlük, barış ve adalet yolunda attığı adımları bugün sadece Türkiye değil, tüm dünya biliyor. Yıllardır duruşma salonlarında davanın seyrine ve Pınar'ın beraatine tanık olanlar, tanıklıklarına hâlâ devam ediyor, üstelik hergün de aralarına yenileri ekleniyor. Ancak, hem Türkiye'de hem de dünyada bilinen başka bir gerçek de Türkiye'de adalet tesisinin oldukça zor gerçekleştiği; hatta çoğu zaman birçok çabanın sonuçsuz kaldığı veya acıyla sonuçlandığı. Bu noktada, Pınar'ın haklılığı ortada. Ve hepimizin daha adil ve barış yolunda bir Türkiye için adalete ihtiyacı var. Pınar Selek'in beraatinin yeniden açıklanması ise bu yolda atılacak ilk ve önemli adımlardan biri olacak.

Bu noktada, yıllardır tanığı olduğumuz, iddiaların tek tek çürütüldüğü davada, belleğimize kazınan haksız noktalara yeniden bakmakta büyük yarar var...

Öncelikle, adaletin sağlanmasının önemli bir parçası olan patlamanın gerçek nedeni, bazı yetkililerce uzun süre görülmek istenmedi. Birçok uzman ekip yineledi durdu, “patlamaya neden olan bomba değil, gaz kaçağı” diye. Yargıtay, uzmanların vardıkları sonuçları duymak istemedi nedense. Bu durum karşısında yıllarca neye isyan edeceğimizi şaşırdık?: Uzmanlarının kararının aksine karar veren Yargıtaya mı? Yoksa, uzman sonuçlarınca suçsuzluğu kanıtlanmasına rağmen sürekli suçlanan bir sosyal bilimcinin uğradığı haksızlığa mı?

Diğer noktaya gelelim: Patlama bomba değil. Ancak patlamanın kaynağı her ne olursa olsun, bunun Pınar Selek'le ne ilgisi var? Pınar Selek'e hiçbir sorgusu sırasında patlamayla ilgili tek bir soru sorulmadı, sonra bir anda ortaya bir sanık çıkarılarak suçlanıverdi. Sonradan ifadesini “baskı ve ağır işkenceler altında” verdiğini söyleyen sanık Abdülmecit Öztürk... Öztürk önce, baskı altında Pınar'la birlikte eylemi gerçekleştirdiklerini söyledi, sonra da “Pınar Selek'i tanımadığını” defalarca açıkladı. Yıllardır sorduklarımız hala bâki: Hiçbir bulgu ve suç delili ile desteklenmeyen ve Öztürk'ün hukuk skandalına dönen, baskı ile alındığını belirterek red ettiği ifade tutanağı nasıl kabul edilebilir? Ayrıca, patlama ile ilgili ifadesi dahi bulunmayan ve beraat eden Pınar Selek yeniden yeniden suçlanır da, “eylemi yaptım” diyen Öztürk’ün beraatinin kesinleşmesi nasıl açıklanır?

Bugün artık farkındayız ki, bu hukuki değil, sadece ve sadece politik bir dava... Mağdurlar, dışlananlar ve haksızlığa uğrayanların yanında; eşitlik ve özgürlük için mücadele eden, dürüst ve etkili bir sosyal bilimcinin, bir yol arkadaşının toplum için barış ve adalet mücadelesi. Dolayısıyla, bu dava Pınar'la aynı uğurda çalışanların, bizlerin davası. Pınar gibi düşünürlerin “bomba koydu” adı altında hedef gösterilmesi gibi politikalara ve birçok benzerlerine bizler bu ülkede yabancı değiliz. O yüzden adaleti sadece Pınar için değil, kendimiz ve memleketimiz için bekliyoruz...

Adalet yerine gelene kadar da talep etmeye devam edeceğiz; sadece Pınar için değil, tüm karanlıkların aydınlığa ulaşması, vicdanların rahat etmesi ve Türkiye'de huzurun sağlanması için, çünkü, başka türlü yaşamak mümkün değil.

Amargi Kadın Kooperatifi



Türcülüğün Kökeni



HAYVAN ÖZGÜRLÜĞÜ-İNSAN ÖZGÜRLÜĞÜ


Hayvan Özgürlüğü Nedir?

Hayvan özgürlüğü; tür farkı gözetmeksizin bütün hayvanların zulümden ve sömürüden uzak bir şekilde özgürlüğü hak ettiği nosyonudur. Bu da kafeslere, sahiplere ve zulme hayır anlamına gelmektedir.


İnsan Özgürlüğü Nedir?

İnsan özgürlüğü; cinsiyet, ırk, cinsel tercih, yaş, ekonomik sınıf, fiziksel yeterlilik ve benzeri farklılıklardan uzak bir şekilde özgür olmayı, sömürüden ve baskıdan uzak olmayı hak ettiği nosyonudur. Bu da köleliğe, tacize ve ayrımcılığa hayır demektir.

İnsan ve Hayvan Özgürlüğünün Bağlantısı

Bir kadından hoşlanmayınca ona kancık diyenler vardır. Aynı şekilde ABD, 2. Dünya Savaşı'nda Japonlarla savaşırken Japonlara Jape deniyordu (Japon ve maymun-ape- kelimesinden türeme). İnsanları aşağılamak için neden hayvan isimleri kullanıyoruz? Bu sadece bir raslantı mı?

Hitler, insanların kitleler halinde öldürülmesini sağlayacak metodlar geliştirdiği zaman Chicago'daki mezbahaların kitlesel mekanize öldürme sistemlerini taklit etmişti. Bu sadece bir raslantı mı?

Bir mezbaha çalışanı şöyle söylüyor: İş stresimi ve öfkemi hayvanlardan, karımdan ve kendimden çıkarıyordum, bir yandan da içiyordum. Bu sadece bir raslantı mı?

Bunlar raslantı değiller. Bunlar hayvanların da insanları ezen dominant kültür içerisinde aynı baskı kökleriyle ezildiğini gösteriyor.

Bunun Önemi Nedir?

İnsan ve hayvan özgürlüğü arasındaki bağları anlamak iki sebepten ötürü önemlidir:

1- Çünkü baskının köklerine odaklanır. İktidar ve tahakkümün analizini yapmadan toplumda sistemli bir değişim yaratamayız. Bir grubun maruz kaldığı baskıya meydan okumak için diğer grupların maruz kaldığı zulümleri anlamak ve ondan sonra herkesin maruz kaldığı baskıya meydan okumak zorundayız.

2- İnsanların baskıyı her türlü biçimiyle incelemesi gerekiyor. Hareketlerimiz arasındaki kesişme noktalarında kendimizi eğiterek ve eylemciliğimize baskı analizlerini de ekleyerek insanların, hayvanların, dünyanın özgürlüğü için aynı anda mücadele edebilir ve bütün hareketleri güçlendirebiliriz.

Bütün baskı biçimleri bazı varlıkların diğerlerinden üstün olduğu nosyonuyla desteklenmektedir. İmtiyaz elde etmek için üstün kabul edilen grubun bu üstünlüğü haklı çıkarması gerekmektedir. Değişik baskı biçimlerine bakarak üstünlüğün haklı çıkarıldığı yollardaki benzerlikler olduğunu görebiliriz. Bunlar baskının ortak noktalarını temsil ederler.

Değerlerimiz

Değer hiyerarşileri zıt oldukları, kapsayıcı oldukları ve değer anlamında farklı oldukları düşünülen kavram çiftleridir. Bazı örnekler verilebilir; akıl/duygu, vücut/zihin, kültür/doğa, erkek/dişi, beyaz/siyah, zeki/pasif ve insan/hayvan. Bu kavramlar tamamen zıt ve kapsayıcı olmasa da tarihsel olarak kadınlar, siyahlar ve hayvanlar daima bu düalizmlerin ikinci özelliğiile nitelendirilmiştir (duygu, vücut, doğa, pasiflik ve hayvanlık), bunlar da birincil niteliklere göre daha aşağı bir durumda kabul edilirler (akıl, zihin, kültür, zeka ve insan olma/erkek olma durumu).

Haklar, imtiyazlar ve özgürlükler genellikle grubun üstün özelliklere (mesela akıla) sahip olmadığı ya da aşağı bir özelliğe (mesela duygu) sahip olması sebebiyle reddedilir. Benzer mazeretler farklı grupları ya da bireyleri sömürmek için sık sık kullanılırlar. Değer hiyerarşilerinin bireyleri ezmek için kullanıldığ örnekler bulmak oldukça kolay- kadınlar oy kullanmak için yeterince zeki değildir, siyahlar özgür yaşamak ve kendi kararlarını verdikleri kendi hayatlarını sürmek için fazlasıyla yabanidirler veya hayvanlar rasyonel varlıklar değildir, bu yüzden içsel bir değere sahip değildirler.

Büyük Zincir

Büyük Varlık Zinciri, doğal hiyerarşileri tanımlamak için klasik ve orta çağ zamanlarında geliştirildi. Bu zincir (beyaz) erkekleri (Tanrı'ya en yakın) konuma koyuyordu, hemen ardından kadınlar, çocuklar, siyahlar, hayvanlar ve doğa geliyordu. Bu zincir hak sahibi varlıkların ve diğer kaynakların keyfi olarak sömürülmesini haklı çıkarıyordu.

Nadiren bu zincirden söz edilse de günümüz düşüncesindeki etkisi hala daha büyüktür. Modern toplumda belli bireylerin diğerlerine kıyasla daha fazla bir içsel değeri olduğuna dair sözü edilmeyen bir "ilgi" bulunmaktadır. Bu hiyerarşi genellikle Tanrı'ya, geleneğe veya bilimsel araştırmalara (genellikle hiyerarşilerin var olduğunu kanıtlamak için) başvurularak haklı çıkarılmaktadır.

Önyargılı bilimsel araştırmalara örnek olarak Pieter Camper'ın "yüz açısı" çalışmasını verebiliriz. Camper'a göre Avrupalılar Afrikalılardan daha zekidir, ya da kadının vücuduna oranla beyin büyüklüğü erkeklere kıyasla daha çocuksu olduklarını göstermektedir, bu da kendilerini kontrol edebilme yeteneklerinin olmadığını ortaya koymaktadır. Hayvan zekasını inceleyen araştırmalar insanların performansının iyi olduğu bilişsel olaylar kullanırlar, hayvanların farklı bilişsel kuvvetleri olduğunu kabul etmezler. Bu tür araştırmalar eski zamanlarda yaratılmış "doğal hiyerarşiler" güçlendirir ve bunları "bilim" adıyla yeniden ortaya koyar.

İnsan oluşumuzu bu gezegeni paylaştığımız diğer hayvanlara bakarak tanımlıyoruz. İnsan oluşumuzu diğer hayvanlardan daha hızlı evrim geçirmiş ve zeki olarak tanımlıyor ve kendimizi rasyonel düşünce aracılığıyla dil kullanıp davranışımızı kontrol edebilen varlıklar olarak ortaya koyuyoruz. Hayvan olmaya karşı insan olmamızı tanımlamamız insanların hayvanların üstünde yer aldığı bir hiyerarşi yaratır.

Buradan yeni bir hiyerarşi oluşabilir, bu sefer bazı insanlar kendilerini diğerlerinden daha "insan" sayabilirler. Tarih boyunca, ezilen her gruba hayvanlara ait nitelikler atfedilmiştir: kölelere "büyükbaş hayvan" muamelesi yapılmıştır, Yahudilere "adi hayvanlar" denmiştir, kadınlar "şişman sığırlar" olmuşlardır. Bu kavramsal çerçevede daha fazla insan oldukları düşünülenlere daha fazla imtiyaz tanınmıştır.

Örneğin, değer hiyerarşilerinde daha alt tabakaya ait kabul edilen nitelikler ayrıca daha hayvanî olarak kabul edilmiştir. Büyük Varlık Zinciri, "aşağı ırklar" insanlardan çok hayvanlara yakın şeklinde tanımlamaktadır. İnsan, iktidar yapısını karşısındaki öznenin hayvan olduğu önkabulü üzerine (ve bu yüzden de değersizliği üzerine) kurmuştur. Sonuç olarak da bu hiyerarşilerden hiçbirisi tür bariyeri yok olana dek ortadan kalkmayacaktır.

Canlıları zincirde daha yükseklere çıkararak ya da toplumu baskı altındaki grupların onların içsel değeri olduğuna dair ikna etmeye çalışarak (mesela kadınlar zekidir, hayvanlarda akıl vardır gibi ikna çabaları) zulüme karşı savaşamayız. Eğer bireylerin maruz kaldığı tavırların değişmesini istiyorsak bir bireyin diğer bir bireyden daha üstün bir içsel değeri olduğu ve aramızdaki farklılıkların doğal üstünlükle sona ereceği nosyonunu ortadan kaldırmak zorundayız. Değerlerimizi yeniden doğayla ve duygularla birleştirmeliyiz, farklı ırklarla ve hayvanlarla birleştirmeliyiz. Bizleri birey yapan niteliklerin farklı oluşuna eşit değerler vererek tahakküm ve baskı örüntülerini bozmaya başlayabiliriz.

Bu Kavramlar Neden Önemlidir?

Benzeri haklı çıkarmalar farklı tahakküm biçimleri için kullanılırlar. Bu yüzden tarım toplumlarının başlangıcında farklı hiyerarşilerin beraber ortaya çıkmış olması şaşırtıcı değildir. Farklı baskı türleri arasındaki sembolik, kavramsal ve nedensel bağlantılar dikkatimi çekiyor. Tahakkümün köklerine bakmaksızın toplumun yaralarına sadece bant koymuş oluruz. Ya da daha kötüsü, bir grubu alçaltırken bir diğerinin statüsünü yükseltmiş oluruz. Hiç birisi de uğruna mücadele ettiğimiz toplumu yaratmayacaktır.

Bu websitesi insanlara insan,çevre ve hayvanların maruz kaldığı baskıları insanlara anlatmak amaçlı bir site. Geçmişte, insanlar hayvanların maruz kaldığı zulümleri insanların maruz kaldığı zulümlerle kıyaslamaya kötü gözle bakıyorlardı; ancak, Marjorie Spiegel tarafından dile getirildiği gibi, hayvanların yaşadığı acıları siyahlara (ya da başka grupların yaşadığı acılara) benzetmek sadece türcüler için hakaret niteliği taşıyor; hayvanların ne olduğu konusunda yanlış bir nosyon sahibi olanlar için böyle bir nitelik taşıyor.Kendisi gibi acı çeken bir canlının kendisine benzetilmesinden rahatsız olan insanlar türcülerin propagandasından etkilenen insanlardır.Hayvanlara olan benzerliğimizi reddetmek demek kendi gücümüzü inkar etmek ve altını oymak demektir.Kurban olanlardan çok bizleri kurban durumuna düşürenler gibi olmak istiyoruz demektir.

Geleneksel değerleri eleştirmeliyiz.
Bu değerlere yaslanan politik kurumları eleştirmeliyiz.
Ve kendi önyargılarımızı eleştirmek zorundayız.

IRKÇILIK

Irkçılığı savunanlar farklı ırk gruplarını hayvanlara benzetirler.Böyle yaparak, o ırk grubu Batılılara kıyasla evrimsel manada daha aşağı ve daha az zeki olarak kabul edilir.Bir kez hayvan olarak damga yedikten sonra, o ırk grubuna hayvanlarmış gibi davranılabilir.

Farklı ırktan insanlar üzerinden tahakküm ve kontrol sahibi olma denemesi içerisinde kölelik yandaşı yazarlar Afrikalı Amerikalıları hayvan diye niteleyerek onları aşağıladılar. "The Negro as a Beast" (1900) gibi çalışmalar "Vahşi Zenci" gibi klişeler yaratmıştır, bu tür klişeler de Afrikalı Amerikalıları maymunlara ve önüne gelenle seks yapan hayvanlara benzetmiştir. Siyahlar insan altı, kötülük dolu, suça yatkın, akıl sahibi olmayan insanlar olarak gösterilmiştir, böylece siyahlar beyaz erkekler tarafından kontrol edilip boyun eğdirilmesi gereken hayvanlar olduğu nosyonu sürdürülmüştür.

Bu tür insanlıktan çıkarıcı etiketler bugün de devam ediyor. Örneğin, beyaz bir üstünlükçü ırkçı felsefenin dünya görüşünü nasıl değiştirdiğini şöyle anlatıyor: Bambaşka bir dünyaydı, siyahları görürdüm ve hepsini de maymunlara benzetirdim.

Bu teknik Nazi rejimi sırasında Yahudileri ezmek için de kullanılmıştır. Yahudilere genellikle domuz, köpek, sıçan, fare ve parazit gibi kelimeler kullanılmıştır, böylece Aryan ırkından aşağıda oldukları ispat edilmeye çalışılmıştır. Amerikan Yerlileri de bu tür bir dilden muzdarip olmuştur, sömürgeciler tarafından "vahşi hayvanlar" olarak görülüp koyunlar gibi ehlileştirilmesi gerektikleri düşünülmüştür. İnsan değil de hayvana yakın oldukları düşünülünce toplu kıyımların yapılması rasyonalize edilmiştir.

Hayvanları kullanarak dilde aşağılamak savaş zamanlarında da düşmanı küçük düşürmek için kullanılmıştır. Japonlara 2. Dünya Savaşı'nda sarı maymunlar ve deli köpekler denmiştir. Vietnam Savaşı'nda Vietnamlılara toprağı işgal eden parazitler denmiştir. Irk gruplarını savaş zamanında hayvanlara dönüştürerek düşmanın acıya ve ızdıraba işkenceye maruz bırakmanın yarattığı suçluluk duygusu bertaraf edilmiştir.

Bugün hayvanları sömürmek için kullanılan yöntemlerin çoğu insan köleleri kontrol etmek için de kullanıldı. Tarihsel bir benzetme yaparak Jacoby, hayvanların evcilleştirilmesinin insan köleliği için bir model yarattığını söyledi.

The Dreaded Comparison adlı roman Afrikalı Amerikalılara Kuzey Amerika'da yapılan korkunç eylemlerin bugün de hayvanlara uygulandığını ortaya koyuyor. Avrupalı sömürgecileri Afrikalıları anavatanlarından çalınca onları zincirlere vurup sıkış tıkış bir halde gemilerle Amerika'ya taşıdılar, koşullar öyle kötüydü ki siyahların yarısı yolda öldü. Bu gemiler bugün büyük baş hayvan taşımacılığı için kullanılmalarıyla ünlüdür, ve modern hayvan taşımacılığı koşullarının birebir aynısıdır. Domuzlar, tavuklar, inekler ve diğer hayvanlar 12, 36 ve hatta 72 saat boyunca su veya yiyecek olmaksızın çok zor hava koşullarında nakledilmekte ve bu hayvanların bir çoğu ulaşım stresinden kaynaklı aşırı kilo kaybı yaşamaktadır.

Çeviri: CemC
Kaynak: hayvanozgurlugu.com

17 Şubat 2010 Çarşamba

Saka avına maddî tazminat...

Metin A. yere ağ gerip 20 saka kuşu avladı. Jandarma yakaladı. Çevre ve Orman Bakanlığı kuşlar için dava açtı, 8 bin lira tazminat istedi. Yerel mahkeme reddetti. Bakanlık Yargıtay’a gitti. Yargıtay 4. Hukuk Dairesi, mahkemenin ret kararını oybirliği ile bozdu. Mahkeme direndi. Bakanlık temyiz etti. Yargıtay Hukuk Dairesi Genel Kurulu kararı verdi: “Davalı eylemi nedeniyle tazminat ile yükümlüdür.”

YARGITAY Hukuk Genel Kurulu, kaçak avcıları affetmedi. Yargıtay, hayvanların canlı olarak ele geçirilip, doğaya salınmalarının, kaçak avcıları tazminat yükümlülüğünden kurtarmayacağına karar verdi. Kararda, kaçak avcılar cezalandırılırken, “canlı” veya “cansız” hayvan ayrımı yapılmadığına, tazminat konusunda karar verilirken de bu ayrımın sonucu değiştirmeyeceğine dikkat çekildi. Yargıtay bu kararı İzmir’de 20 sakayı kaçak ve usülsüz avlayan Metin A’nın davasında verdi. Metin A., 5 Nisan 2006’da Menemen Palamuttepe’de yere ağ gerip kuş avlarken, jandarma tarafından suçüstü yakalandı. Yakaladığı 20 saka kuşuna el konuldu. Sakalar, “Teslim ve müşterek imha tutanağı” ile 6 Nisan 2006’da jandarma karakolundan doğaya salıverildi. İzmir Çevre ve Orman Müdürlüğü, idari yaptırım tutanağı düzenleyerek, Metin A’ya 428 lira para cezası kesti.

Bakanlık dava açtı

Çevre ve Orman Bakanlığı, saka kuşları için İzmir 4. Asliye Hukuk Mahkemesi’nde dava da açtı. Bakanlık, Metin A’dan canlı olarak avladığı 20 saka kuşu için tanesi 400 liradan 8 bin lira maddi tazminat talep etti. Saka kuşlarının doğaya salıverilmesini dikkate alan mahkeme, bu nedenle zarar doğmadığına hükmedip bakanlığın tazminat davasını reddetti. Bakanlık kararı temyiz etti. Yargıtay 4. Hukuk Dairesi, mahkemenin tazminatı ret kararını oybirliği ile bozdu. Bozma kararında şöyle denildi: “Gerek Kara Avcılığı Yasası gerekse Merkez Av Komisyon kararları uyarınca usulsüz av bakımından canlı veya cansız hayvan ayrımı yapılmamıştır. Şu durumda davalı eylemi nedeniyle tazminat ile yükümlüdür.”

Dosyalar savaşı

Mahkeme, Yargıtay’ın bozma kararına “zarar doğmadığı” gerekçesiyle direndi. Çevre ve Orman Bakanlığı direnme kararını da temyiz etti. Bunun üzerine saka kuşlarının davası Hukuk Genel Kurulu’nun önüne geldi. Kurul, 3 Şubat Çarşamba günü mahkemenin direnme kararını bozdu. Dosya yeniden İzmir 4. Asliye Hukuk Mahkemesi’ne gönderilecek. Mahkeme, bu kez Kurul’un bağlayıcı kararı ışığında Metin A’yı kaçak avladığı sakalar için 8 bin liraya kadar maddi tazminat ödemeye mahkum edecek.

Nesli tükeniyor

SAKA, (carduelis carduelis, european goldfinch eng.) ispinozgiller familyasından taneci, ötücü bir kuştur. Yüzün ön kısmında kırmızı renkli maske, kanat teleklerinin yanlarındaki sarı şerit, göz ve başın üstünden boyun altına kadar uzanan siyah bir atkı bulunur. Avrupa, Batı Asya ve Kuzey Afrika, fundalıklar, makilikler, Sibirya stepleri, dikenlik açık alanlar ve akarsu başlarında yaşar. Her yöreye ait yerli sakalar olmakla beraber yurdumuzda Anadolu sakası, Akdeniz sakası, Sibirya sakası, Himalayan sakası türleri vardır. Sakalar nesli tükenen ve koruma altındaki kuşlardan oldukları için yakalanması ve avlanması yasak hayvanlar kategorisine girmektedir.

Oya ARMUTÇU / ANKARA

Kaynak : http://arama.hurriyet.com.tr/arsivnews.aspx?id=13719256

Film Gösterimi: INTO THE WILD | Yabana Doğru

"Yabana Doğru", toplum tarafından onaylanmış bir hayat idealini yansıtan tüm ölçütleri bir kenara bırakıp, diploma, kredi ve kimlik kartlarını kesip atarak, banka hesabındaki 25.000 doları bir hayır kurumuna bağışlayıp doğada yaşamaya giden Chris McCandless’ın gerçek yaşam öyküsü.

Sean Penn tarafından Eddie Vedder’ın unutulmaz müzikleri eşliğinde sinemaya da uyarlanan Yabana Doğru, insanın arayışlarını, sistemin ve toplumun hırs-tüketim-kariyerizm-konformizm çıkmazlarına sorgulayan, akıllardan kolay kolay silinmeyecek gerçek bir öykü.

18 Şubat Perşembe 19:00 – Film Gösterimi
INTO THE WILD |
YABANA DOĞRU


Yeşilev - İstiklal Cad Balo Sok No 21/1 Beyoğlu 0 212 244 77 80

http://www.facebook.com/event.php?eid=335717805849
http://www.yesilev.info/

Fener - Balat - Ayvansaray yıkımları ile ilgili bir çağrı...

Donkişot’un yel değirmenleriyle savaştığını herkes bilir… Fatih Belediye Başkanı Mustafa Demir de aynen Donkişot gibi Fener-Balat-Ayvansaray halkının "EVLERİMİZE DOKUNMA" yazılı afişine savaş açmış durumda…

Ama aralarında önemli bir fark var Donkişot halktan biridir ve kötülere karşı savaş açmıştır… Mustafa Demir ise halkın oylarıyla seçilmiş, halkı temsil etmesi gereken biri iken kötülerle bir olup halka karşı savaş açmıştır…

Fener-Balat-Ayvansaray’daki "YIKIMA DUR DEMEK" ve evlerimizi korumak için "EVLERİMİZE DOKUNMA" diye bir afiş hazırlamış ve dernek başkanımız Hasan Acar’ın binası ile dernek binamıza asmıştık.

Fatih Belediyesi Zabıta, itfaiye, Polis ekipleri, elinde ne kadar güç varsa toplayıp mahallemize gönderdi bunun üzerine. Fatih Belediyesi günlerdir terör estirdi mahallemizde…

Bir haftadır afişlerimizi yasal yollardan asmak için –daha önceki iznimizi tanımadıklarını söylediler çünkü- tekrardan izin almanın yollarını aradık; Mustafa Demir "bu izni size verdirtmeyeceğim ve o afişleri de astırmayacağım" diye garip ve zorba bir tutum içine girmiştir Fener-Balat-Ayvansaray halkına karşı…

Yarın Fener-Balat-Ayvansaray halkının Fatih Belediyesine ve Mustafa Demir’e önemli bir cevabı olacak… Hep birlikte bir basın açıklaması ile "EVLERİMİZE DOKUNMAYIN" diyeceğiz derneğimizin önünde...


Bu protestomuz ve basın açıklamamıza bütün basın mensuplarını, gönül dostlarımızı, desteklemek isteyen platformlar, dernekler ve kuruluş temsilcilerini dayanışma için bekliyoruz…

Yarın bütün halkla beraber Balat Mahallesi, Vodina Caddesi, No:38, FENER adresinde, saat 12.00’de derneğimizin önünde toplanıyoruz…

FEBAYDER Basın Sözcüsü ve Genel Sekreteri: Çiğdem Şahin / Cep: 0535 815 76 62

Afiş savaşı ile il
gili haberin detayı için: www.febayder.com

Bir nefret cinayeti daha...

İstanbul, Fatih'te Transseksüel Cinayeti

Aycan isimli transseksüel ile ev arkadaşı, İstanbul Fatih'teki dairelerinde bıçaklanmış halde bulundu.

Fatih'te Aycan’ isimli transeksüel ve aynı evi paylaştığı arkadaşı Seyhan Ö. (32), kimliği belirsiz kişilerin bıçaklı saldırısına uğradı. Saldırıda, boğazına tek bıçak darbesi alan Aycan yaşamını yitirdi, ağır yaralanan Seyhan Ö. hastaneye kaldırıldı.

Şehremini Koyuncu Sokak'taki dairede, saat 01.30 sıralarında ‘imdat’ sesleri duyan apartman sakinleri polisi aradı. Eve gelen polis kapıyı açan olmayınca, çilingir çağırdı. Ancak çelik kapıyı çilingir de açamadı. Bu kez itfaiyeden yardım istendi. İtfaiye kapıyı balyozla kırdı. İçeri giren polis, iki kişiyi kanlar içinde yatarken buldu. Sağlık ekiplerinin yaptığı kontrolde Aycan’ın boğazına aldığı bıçak darbesi sonucu yaşamanı yetirdiği belirlendi.

Yaralı İtfaiye Merdiveni İle İndirildi
Vücudunun çeşitli yerlerinde bıçak darbesi bulunan Seyhan Ö.’nün yaşadığını belirleyen sağlık ekipleri, yaralıyı merdivenden indirmek istedi. Ancak merdivenlerin çok dik ve dar olması bunu önledi. Bunun üzerine yaralı, sedyeye sarıldıktan sonra itfaiyenin merdiveni ile aşağı indirildi. İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'ne kaldırılan Seyhan Ö.'nün de hayati tehlikeyi atlatamadığı belirtildi.

Olayı araştıran polis ekipleri, apartman sakinlerinin gürültüden sonra evden çıkan 3 kişiyi gördüklerini söylediklerini belirtti. Bunun üzerine polis, çevredeki MOBESE kameralarını incelemeye aldı.

Öte yandan çok sayıda transseksüel birey, olayı duyarak evin önüne toplandı. Polis, kalabalığı sakinleştirmekte güçlük çekince, takviye ekip istedi. Kalabalıktan bazı kişiler basın mensuplarına saldırdı. Saldırı nedeniyle çekim yapamayan basın mensupları olay yerinden polis gözetimde uzaklaştı.

Aycan’ın cesedi incelemelerin ardından Adli Tıp Kurumu morguna kaldırıldı. Cinayetle ilgili soruşturma sürüyor.

Kaynak: KaosGL

14 Şubat 2010 Pazar

LGBTT'ler Ayrımcılık Karşıtı Anayasa İstiyor

Hukukçular, aktivistler ve gazetecilerle hazırladıkları anayasa taslağını tartışan LGBTT Hakları Platformu eşitliği düzenleyen maddeye "cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği ifadeler eklensin" diyor. Örgütlenme çalışmalarına engel olarak gösterilen "genel ahlak" tanımının ayrımcılığa olanak vermeyecek şekilde tanımlanmasını talep ediyor.

LGBTT Hakları Platformu üyeleri Yokyagarta İlkeleri ışığında hazırladıkları Anayasa'ya önerilerinden oluşan taslağı hukukçularla, gazeteciler ve aktivistlerle tartıştı.

Toplantıda Platform, Anayasa'nın eşitliği düzenleyen 10, temel hak ve hürriyetleri düzenleyen 12, ailenin korunmasıyla ilgili 41. maddelerle ilgili düzenleme talep ediyor. Örgütlenme özgürlüğü, sendikal haklar, çalışma hayatı, barınma ve eğitim hakkı gibi konuları düzenleyen maddelere cinsel yönelim cinsiyet kimliği ayrımcılığını engelleyen ifadelerin eklenmesini talep ediyor.
Yapılan tartışmanın ardından Anayasa'nın LGBTT'ler gibi ayrımcılığa maruz kalan grupları kapsayacak bir biçimde düzenlenmesi konusunda çalışmalarını yürütme kararı alan LGBTT Hakları Platformu hazırladıkları öneri taslağını nisan ayında yayınlayacak.

"Genel ahlak" tanımlansın
Dün (13 Şubat) Lambdaistanbul LGBTT Derneği'nin Beyoğlu'nda bulunan kültür merkezinde yapılan toplantıya Prof. Dr. Şevki Sözen, Yard. Doç. Dr. Zeynep Kıvılcım, Dr. Begüm Başdaş, avukatlar Elif Ceylan Öszoy, Yasemin Öz ve Fırat Söyle ile Hevjin LGBTT Oluşumu, MorEl Eskişehir Oluşumu ve Lambdaistanbul üyeleri katıldılar.

Başdaş ve Platform üyesi Bora Bengisun'un sunumlarının ardından taslak üzerine yapılan tartışmalar da 1982 Anayasa'sında özellikle LGBTT'lerin var oluşlarının, örgütlenme, çalışma, barınma, sağlık ve eğitim gibi temel insan haklarında yararlanmalarının önünde engel olan maddelere "cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği ifadelerinin eklenmesi talebinde ortaklaşıldı.

Yogyagarta ile sınırlanmayacak daha geniş olacak tüm ayrımcılıkları kapsayacak şekilde yeniden yazılacak olan taslakta Anayasa'da sıklıkla kullanılan "Herkes" ifadesinin "Herkes, dil, din, ırk, etnik köken, mezhep, cinsiyet, cinsiyet kimliği ve cinsel yönelim ayrımı yapılmaksızın" şeklinde değiştirilmesi istenecek.

Türkiye'de beş dernekleşen beş LGBTT örgütüne "genel ahlaka" ve "Türk aile yapısına" aykırı oldukları gerekçesiyle davalar açıldı. Kaos GL, Pembe Hayat ve Bursa Gökkuşağı'na açılan davalara gerek görülmezken, İstanbul Valiliği'nin açtığı davada yerel mahkeme Lambdaistanbul'un kapatılması yönünde karar verdi. Yargıtay bu kararı reddederek derneğin çalışmalarını sürdürmesine karar verdi. Ancak bu kararda derneğin "LGBTT'liği yaygınlaştırmaması" şartı kondu.

LGBTT örgütlenmelerine açılan son dava İzmir Valiliği'nin aynı gerekçelerle kapatılmasını istediği Siyah Pembe Üçgen derneğiydi. İlk duruşması 9 Şubat Salı günü görülen dava 20 Nisan'a ertelendi.

LGBTT Hakları Platformu bu davalara gerekçe olarak gösterilen "genel ahlak" kavramının açıklanmasını ve LGBTT bireylerin varoluşlarının "genel ahlaka" aykırı olmadığı açıkça maddede ifade edilmesini, diğer maddelere de temel hak ve hürriyetlerin aleyhine sınırlayıcı şekilde yorumlanamayacağının eklenmesini istiyor.

Platform üyeleri ve avukatlarının hazırladığı taslak dün yapılan tartışmaların ardında yeniden revize edilecek ve ayrımcılık karşıtı, çağı genişletilmiş bir şekilde yeniden hazırlanacak.

* LGBTT Hakları Platformu'nun çalışmaları, Kaos GL, Lambdaistanbul, Siyah Pembe Üçgen, Hevjin LGBTT Oluşumu, MorEl Eskişehir LGBTT Oluşumu ve Pembe Hayat üyeleri ve avukatlar Elif Ceylan Özsoy, Senem Doğanoğlu, Yasemin Öz ve Fırat Söyle tarafından yürütülüyor.

* LGBTT: Lezbiyen, gey, biseksüel, travesti ve transseksüelin kısaltması.

Bia Haber Merkezi
14/02/2010