15 Mart 2011 Salı

Ahmet Yıldız Davasında Mahkeme Başkanı Değişti

Eşcinsel olduğu için öldürülen Ahmet Yıldız davasının altıncı duruşması bugün görüldü. Başkanı değişen mahkeme salonuna bu kez davaya izlemek isteyen herkes girebildi.



Sırf eşcinsel olduğu için öldürülen Ahmet Yıldız davasına bugün Üsküdar Birinci Ağır Ceza Mahkemesi’nde gerçekleştirilen altıncı duruşmayla devam edildi. 8 Eylül 2009 tarihinde başlayan davanın bugün 09.45’teki duruşmasına Ahmet Yıldız’ın sevgilisi İbrahim Can’la birlikte müşteki Ümmühan Darama’nın vekili Av. Fırat Söyle ve firari sanık Yahya Yıldız’ın avukatı Yaşam Çiçek katıldı. Lambdaistanbul, İstanbul LGBT ve Kaos GL derneklerinden temsilcilerin ve bireysel katılımcıların da hazır bulunduğu duruşma; Doğan, İhlas ve Dicle haber ajanslarıyla birlikte Alman N-TV muhabirleri tarafından da izlendi.

Mahkemenin yeni başkanı salona girişleri engellemedi

Altıncı duruşmanın en önemli gelişmelerinden biri, mahkeme heyeti başkanının değişmesiydi. Avukat Fırat Söyle bu oturumun önceki duruşmalardan daha iyi geçtiğini söylüyor ve ekliyor: “Mahkeme heyetinin başkanı değişmiş. Bu değişiklik dosyaya da yansıdı diyebilirim. Daha önceki başkanın salona kimseyi almama gayreti varken bu kez izlemek isteyen herkes içeri girip duruşmayı takip etti.”

Sanık baba Ahmet Yıldız için kırmızı bülten talebi kabul edildi

Bu duruşmada Ahmet Yıldız’ın öldürülmesinden önce Üsküdar Savcılığı’na verdiği şikâyet dilekçesinin akıbetinin araştırılması, telefon görüşmelerinden yurt dışında olduğu anlaşılan firari sanık baba Yahya Yıldız için kırmızı bülten çıkarılması ve kendisiyle olaydan sonra telefon görüşmesi yapan Reşit ve İsmail Yıldız’ın tanık olarak çağrılmaları talep edildi. Fırat Söyle, mahkeme heyetinin bu konudaki kararlarını ise şöyle yorumluyor: “Daha önce de bunları talep etmemize rağmen işlem yapılmamıştı. Ancak bu defa taleplerimiz kabul edildi. Bu çok önemli bir gelişme diyebilirim.”

Yıldız'ın sevgilisi Can: “Bu artık siyasi bir dava halini almıştır”

Bir önceki duruşmada müdahil olma talebi, “olaydan zarar görmediği” gerekçesiyle reddedilen İbrahim Can bu karara itiraz etmiş ama bu itirazı da reddedilmişti. Şimdi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurmaya hazırlanan Can, duruşma sonrasında yaptığı açıklamada şunları dile getirdi:



“Biz, insan hakları temsilcileriyle, avukatlarla, Ahmet’in sevenleriyle birlikte buradayız ama katiller bir türlü ortaya çıkarılamıyor. Uluslararası boyutta bir tutuklama kararı henüz çıkmadı. Bir sonraki duruşmada bu tutuklama emrinin çıkarılmasını istiyorum. Türk adaletine güvenmek istiyorum. Mahkeme homofobik tavrını terk etmeli. Bu artık siyasi bir dava halini almıştır. Mahkeme, babanın yakalanması için irade, azim ve gayret göstermemektedir. Davayı zamana yayma, zaman aşımından düşürme gayretleri içinde olduğu gözlemlenmektedir. Homofobik bir ülkede bu vakanın aydınlatılması da istenmeyecektir.”

Mahkeme, talepleri değerlendirmek üzere bir sonraki duruşma tarihini 16 Haziran 2011, saat 11.40 olarak belirledi.

Fotoğraflar: Zeynep Akkuş / Kaos GL

İlgili Bağlantı:
http://www.kaosgl.org/icerik/ahmet_yildiz_davasinda_adaletin_acelesi_yok

Kaynak: Kaos GL

14 Mart 2011 Pazartesi

Çevrecilerden İstanbul'da AKP'ye Yumurtalı Proresto

'Uluslararası Nehirler, Su ve Yaşam İçin Barajlara Karşı Eylem Günü' için bir araya gelen 500'ün üzerinde çevreci, AKP İl binasını yumurta yağmuruna tuttular.

Suyun Ticarileştirilmesine Hayır Platformunun çağrısıyla Sütlüce’de Miniatürk önünde toplanan çevreciler "Dereler özgürdür, özgür akacak", "Heslere geçit vermeyeceğiz", "Dersim, Loç, Hopa, Hasankeyf, Ergene direnişte" sloganları eşliğinde yolu trafiğe kapatarak yürüyüş yaptılar.
Tulum eşliğinde horona duran çevreciler ‘Direnişin Ritimleri’ ritim gurubu ile çoşkusunu artırarak AKP İstanbul il binası önünde basın açıklamalarını yaptılar.
Eylemciler adına basın açıklamasını okuyan Hasan Şen, "Baraj karşıtlarının her yıl uluslararası alanda kabul gördüğü günümüze kadar çoğalarak kutlanan böylesi bir günde, bizler de yaşamlarımızı yıkıma uğratacak olan sermeyeye el verip yasaları çıkarmaya çalışan AKP binalarının önündeyiz" diyerek başladığı açıklamada AKP'nin Yenilenebilir Enerji Kaynakları Kanunu'na son aylarda eklemeler yaptığını belirterek, Tabiat ve Biyolojik Çeşitliliği Koruma Yasa Tasarısının da doğanın sermaye tarafından talan edilmesinin önünü açtığını söyledi.
SİT ve doğal koruma alanlarında baraj ve HES yapılmasının Türkiye'nin taraf olduğu uluslararası anlaşmalara aykırı olduğunu belirten Şen, "AKP iktidarı derelerini, ormanlarını, su havzalarını korumak için direnen halklar karşısında şirketlerin çıkarlarını savunmaktan bir an bile vazgeçmediği gibi bu yasayla tüm ayak bağlarından kurtulmaya yetkiyi kendi ellerinde toplamaya hazırlanmaktadır" dedi.
Hasan Şen, "Baraj ve HES projelerine, doğanın talan edilmesine, suyun ticarileştirilmesine izin vermeyeceğiz. Her vadide, her suyun başında yasalarınıza karşı direneceğiz ve kazanacağız" dedi.
Kaynak: Redhaber

13 Mart 2011 Pazar

14 Mart Pazartesi Ahmet Yıldız Davasındayız



14 Mart Pazartesi sabahı 09:30'da Bağlarbaşı'ndaki Üsküdar 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nde 6. celsesi görülecek Ahmet Yıldız davasında buluşuyoruz.


Üniversite öğrencisi olan Ahmet Yıldız 15 Temmuz 2008de eşcinsel olduğu için öldürüldü.


Lambdaistanbul

12 Mart 2011 Cumartesi

"Kadına şiddet erkeklikse biz erkek değiliz"

"Biz Erkek Değiliz İnisiyatifi" (BEDİ) üyeleri, kadına yönelik şiddeti dün akşam Taksim Meydanı'nda düzenledikleri bir eylem ile protesto etti.

Kadınlara yönelik şiddeti protesto etmek için biraraya gelen "Biz Erkek Değiliz İnisiyatifi" üyeleri yaptıkları ortak basın açıklamasında,8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü ile ilgili kadınlara değil "erkeklere" seslenmek istediklerini belirtti. Özellikle son dönemde artan ve basında da sıkça yer almaya başlayan kadın cinayetlerine özellikle erkeklerin dikkatini çekmeyi amaçlayan inisiyatif üyeleri, "erkek olmayanı ezmeyi, sömürmeyi, yok saymayı kendinde hak gören ve adına erkeklik denen bu tahakküm sistemini ayakta tutan birer çivi olmayı reddediyoruz" dedi.

"Biz Erkek Değiliz İnisiyatifi" olarak bundan böyle her 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü'nden bir gün sonra 9 Mart'ta bir araya geleceklerini ve kadına yönelik her türlü şiddeti protesto edeceklerini belirten grup üyeleri, " ilan ediyoruz ve diyoruz ki taciz, tecavüz, şiddet, cinayet erkeklikse, biz erkek değiliz!" şeklinde konuştu.

Kadın cinayetlerini işleyen erkeklerin teşhir edilmesi gerektiğini ifade eden grup üyeleri şunları söyledi: "Erkekler gözlerinizi açınız ve ellerinize bakınız. İstisnasız hepimizin ellerinde kan var! Kadınların, çocukların ve diğer erkeklerin kanı… Belki bazılarımız itiraz edecektir, “ben kimseyi öldürmedim” diye. Oysa gündelik hayatlarımızı, bir baba olarak, abi olarak, koca olarak, sevgili olarak, asker olarak, namus bekçisi olarak yaşarken, gerçek bir katliam makinası olarak çalışan ve aralıksız olarak katiller üreten erkekliğe sahip çıktığımız, onu yüceltip, koruyup kolladığımız her an, istisnasız hepimizin elleri kana bulanıyor. Oysa bu bir kader değil. Bizler, erkekler, toplum, aile ve devlet tarafından bize öğretilmiş ve sürekli dayatılmakta olan bu erkekliğe karşı çıkabiliriz; çıkmalıyız; çıkıyoruz".

İnisiyatif üyeleri, gazetelerde yer alan kadına yönelik şiddet haberlerini okuyarak, “Kadına yönelik şiddet erkeklikse biz erkek değiliz”, “Taciz, tecavüz erkeklikse biz erkek değiliz”, şeklinde sloganlar attı. Grup basın açıklamasının ardından dağıldı.

Kaynak: Farklıhaber8

Mahkemeden HES İçin 'Ders Niteliğinde' Karar

Rize İdare Mahkemesi, Artvin’in Borçka İlçesi’ne bağlı Camili (Maçahel) Vadisi üzerine yapılması planlanan HES projesi için, Çevre ve Orman Bakanlığı tarafından verilen “Çevre Etki Değerlendirmesi (CED) gerekli değildir” kararının, “hukuka aykırılık” teşkil ettiği ve “kamu yararına uygun olmadığı” gerekçeleriyle yürütmesinin durdurulmasına karar verdi.


Doğu Karadeniz Bölgesi’nde yapımı planlanan HES projelerine karşı yöre halkının ve çevrecilerin yürüttüğü hukuksal mücadelede yargı, adeta ‘çevre manifestosu’ gibi bir karara daha imza attı. Mahkeme’nin hazırladığı 2009/123 Esas Nolu gerekçeli kararında, Bakanlığın, 7533 sayılı bu işleminin uluslararası anlaşmalar ve bölgenin önemi, koruma özelliği gibi birçok konunun görmezden gelinerek gerçekleştirildiği, Doğal Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü’nün, bölgenin önemini kavramakta ve vurgulamakta ‘yetersiz’ kaldığı vurgulandı.

Camili Vadisi üzerindeki köylülerden 18 kişinin, Avukat Yakup Şekip Okumuşoğlu aracılığıyla Rize İdare Mahkemesi’nde 12.3.2009 tarihinde açılan davanın gerekçeli kararında, hazırlanan Bilirkişi Raporu’na da yer verilerek, UNESCO tarafından biyosfer rezerv alanı olarak ilan edilen bölgenin, ‘çok çok çok’ özel ve kırılgan bir yapıya sahip olduğu, Stratejik Çevre Değerlendirme Yönetmeliği’nin uygulamaya konulmaması nedeniyle ÇED sürecinin işletilemeyeceği ve inşaat dâhil hiçbir çalışmanın yapılamayacağı kaydedildi. Özellikleri nedeniyle Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan uzman görüşü alınması gerektiğine işaret edilen kararda, ayrıca bölgenin uluslararası sözleşmelerde korunması gereken alanlarla ilgili olarak belirtilen bütün özellikleri taşıdığı ve Doğal Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü’nün, bölgenin önemini kavramakta ve vurgulamakta yetersiz kaldığı da belirtiliyor. Kararda ayrıca, HES projelerinin yapılması planlanan bütün alan, vadi ve akarsulardaki ekolojiyi değiştireceğine vurgu yapılırken; bu durumun kabul edilebilir bir süreç olmadığının da altı çizildi.

Bütün sıralanan nedenler dolayısıyla korunması gereken bütün alanlarla ilgili olarak “detaylı ve gerçekçi koruma planları” hazırlanması gerektiği kaydedilen kararın son kısmında ise, Çevre ve Orman Bakanlığı tarafından söz konusu proje için verilen ‘ÇED gerekli değildir kararı’nın, açıkça “hukuka aykırılık’ taşıdığı gibi “kamu yararına” da uygun olmadığına dikkat çekiler, “yürütmenin durdurulması” kararı verildi.


MAÇAHEL’İ VERMEYECEĞİZ

Karara ilişkin, ‘Maçahel’i Vermeyeceğiz’ başlıklı bir açıklama yapan Camili (Maçahel) Çevre Koruma ve Geliştirme Derneği Başkanı Hasan Yavuz, vadinin özelliklerinden söz ederek, “Böylesi bir hazinenin gelecek nesillere bozulmadan bırakılması hem yöre halkının hem de başta Bakanlık olmak üzere her seviyeden yöneticinin vazifesi ve borcu olduğunu düşünmekteyiz” dedi.

KARARIN ÜZERİNE EKLENECEK SÖZ YOKTUR

Kararı değerlendiren davanın Avukatı Yakup Şekip Okumuşoğlu da, Rize İdare Mahkemesi’nin, Maçahel dışında bölgede yapımı planlanan HES projeleri açısından da önemli bir karar verdiğini, projelerdeki ‘açık hukuksuzluğun’ bir kez daha kanıtlandığını vurguladı. Okumuşoğlu, “Dünyada koruma öncelikli ilan edilen alanlar dışında ülkemizdeki tek Biyosfer Rezerv Alanı olarak ilan edilen, böylesine önemli bir alanı HES projelerine açan Bakanlığın, bu uygulamalarına karşı söylenecek söz ve kelime kalmamıştır. Kararda da zaten bu gerektiği şekilde vurgulanmaktadır. Bu karar üzerine eklenecek söz yoktur” dedi.

Kararın, adeta bir ‘çevre manifestosu’ ve ‘bilimsel rapor’ niteliği taşıdığına işaret eden Derelerin Kardeşliği Platformu Dönem Sözcüsü Ömer Şan, kararda vurgulanan ‘açıkça hukuka aykırı’ ibaresinin çok önemli olduğunu, Çevre ve Orman Bakanlığı’nın HES’ler konusundaki açık ve net tavrını ortaya koyduğuna işaret etti.

Kaynak: Evrensel

11 Mart 2011 Cuma

Üzen Karar: Üzmez'e Beraat

14 yaşındaki B.Ç.’ye cinsel istismar suçlamasıyla yargılanan Hüseyin Üzmez tahliye edildi. Karar aşamasına gelen ve yargılamayı tamamlayan Bursa 4. Ağır Ceza Mahkemesi, Yargıtay sürecini ve cezaevinde kaldığı süreyi dikkate alarak Üzmez'in tahliyesini kararlaştırdı.

Üzmez’e son savunmasını sorulduğunda, ilk sözleri şunlar oldu: ''Hadisi şerifler der ki; 'Yalan söyleme'. Ben yalan konuşmuyorum. Burada sizin bilmediğiniz şeyler var. Sizi seviyorum. Bunu da 'size yalakalık olsun' diye söylemiyorum. Hazırlamış olduğunuz 360 sayfalık beraat kararı için sizi kutluyorum. 55 eserimle 28 ödül aldım. Bu arada hanımdan ayrıldım, yuvam yıkıldı. B.Ç.’nin babası burada, kendisi Kıbrıs kahramanı, şerefli ve namuslu insandır. Şerefim lekelendi. Beni şimdi tahliye etmenizi istiyorum.''

Oysa biz seni sevemiyoruz Hüseyin Üzmez. Peşinden sürüklediğin güruhun dilini, 55 eser 28 ödülle tescillenmiş ahlakını, sırtını dayadığın yalanı sevmedik, sevemiyoruz. Masanın başına geçip, arınmışlıkla yazacağın yazıların mide bulantısına hazırlıklıyız. Ancak kabul edemiyor, sindiremiyoruz.

Bugüne kadar işletilen sürece duyduğun güvenle ettiğin ''Allah'a şükürler olsun. Beni bundan sonra gazete ve televizyonlarda bol bol izlersiniz'' cümlesinin ağırlığını biz taşırken, yazdığımız yazılarla vicdan rahatlatamıyoruz. Şimdi tedirginlikle bir sonraki tacizci tahliyesini bekliyoruz.

"Bu cezasızlık büyük bir rahatsızlık yaratıyor"

Yaşanan bu süreç sonrası konuştuğumuz Pedagog Pınar Erdoğan, kaygılarımızı desteklercesine paranoyak anne ve babalar haline geldiğimizi vurguluyor ve şöyle diyor:

“Bu olayda daha en başından problemler var. Adli tıp B.Ç. için ruhsal dengesi bozulmamıştır kararı verdi daha sonra ise tam tersi yönde bir karar çıktı. Burada hafifletici nedenlerin olmaması gerekiyor. Hüseyin Üzmez’in hiçbir şey yaşanmamış gibi gazetede yazılarına devam edecek olması toplumsal bir yara ve ağır bir gerçeklik. Bu davanın böyle sonuçlanmaması gerekiyordu. Burada yasal bir boşluk var. Daha önce verilen bir karar var.

B.Ç. iyi bir eğitim ve rehabilitasyon sürecinden geçirilmeli. Hatta annesi ile beraber bu süreçten geçirilmeli. Bir taraftan çocuklarımızı kendine güvenen bireyler olarak yetiştirmeye çalışırken, bu tür olaylar, biz de dahil, paranoyak anneler ve babalar yaratıyor. Böyle insanların varlığını bilmek ve bu cezasızlık büyük bir rahatsızlık yaratıyor. Adalete, devlete, hukuk sistemine güven kalmıyor.”

Ankara Barosu Çocuk Hakları Merkezi'nden Avukat Şahin Antakyalı ise hukuki süreci değerlendirirken çocuğun nasıl ticari bir cinsel sömürü öznesi haline geldiğini dile getiriyor:

“Bu soruşturmanın ve kovuşturmanın çok ivedi bir biçimde yapılması gerekirdi. Süreç kasıtlı olarak uzatıldı ve CMK’nın 102. Maddesi’ne de dayanılarak Hüseyin Üzmez tahliye edildi. Avukatının istifasının altında da neler yatıyor ona bakmak lazım.

Bu tür suçlarda yargılamanın, CMK’nın ilgili maddesi olsa da olmasa da hızlı yapılması gerekiyor. Böyle süreçlerde kişilerin tutuksuz yargılanmalarının mağdur çocuklar üzerinde olumsuz etkiler yarattığını gördük.

Ayrıca bu dosya kapsamında fuhuş suçlaması da yer alıyordu. Davanın basına yansımayan kısımları var. Burada çocuk ticari bir cinsel sömürü objesi oldu. Hüseyin Üzmez sanık olarak işi sulandırmaya çalıştı. Adli tıp raporu bekleme süreci de davayı uzatmak için başka bir taktik haline dönüştü.”

Kaynak: Uçan Süpürge

10 Mart 2011 Perşembe

Medya Kılıfını Hazırlıyor, Katiller Haksız Tahrikten Faydalanıyor

Kaos GL, eski sevgilisini öldüren E.G.'nin yargılanmasını sanığın "lezbiyen ilişki yaşıyordu, öldürdüm" sözlerine de bu sözü öne çıkartarak haberleştiren medya kuruluşlarına tepki gösterdi: "Kadınların davranışlarını cinayetlere bahane gösteren zihniyet son bulmadıkça cinayetler de son bulmayacak."

"Medyanın lezbiyen fantezisi, lezbiyen cinayetlerinin üstünü örtemiyor. Basında şiddetin işlenişi katil erkeklerin şiddete kılıf bulmalarına hizmet ediyor, katiller hep aynı gerekçeleri tekrarlıyor, basın yoluyla yaygınlaşan haksız tahrik gerekçelerine sığınmaya çalışıyor."


Kaos GL Derneği, Gaziantep'te eski sevgilisi P.T.'yi (21) öldüren E.G.'nin (24) "müebbet hapis cezası" istemiyle yargılandığı davayı, E.G.'nin "lezbiyen ilişki yaşıyordu, öldürdüm" sözlerine de bu sözü öne çıkartarak haberleştiren medya kuruluşlarına tepki gösterdi.


"Önleme, caydırma ve koruma için tedbir almayan siyasiler, sudan gerekçelerle haksız tahrik indirimleri uygularken cezalandırma mekanizmalarını yeterince işletmeyen yargı, katil erkeklere gerekçe sunan ve kadınların davranışlarını cinayetlere bahane gösteren medyadaki zihniyet son bulmadıkça cinayetler de son bulmayacak."


"Cinayetin gerçek sebebi, kadının erkeğin denetiminden çıkmış olması"

Kaos GL'nin açıklamasında şu ifadeler yer aldı:


* Katil erkeğin öldürme bahanesi bu defa lezbiyen ilişki. Ancak öldürme nedeni gerçekte diğer tüm katil erkeklerle aynı: Erkekler kadınları denetleyemediklerinde, iktidarlarına yönelik algıladıkları bu tehdidi kadınları öldürerek bertaraf etmeye, iktidarlarını ve erkekliklerini kadının varlığına son vererek sürdürmeye çalışıyorlar.


* Bu cinayet de tüm diğer kadın cinayetleri gibi erkek egemenliğinden kaynaklandığı gibi, erkek egemenliğinin kışkırttığı homofobiden beslenerek işlendi. Erkek kadını, cinsel yönelimi dolayısıyla kendi denetiminden çıktığı için öldürdü.


* Kadınlara ve LGBT bireylere yönelik şiddet "münferit" olarak açıklanamayacak kadar yaygın, sık ve sistematik. Şiddeti "münferit" olarak algılamak aymazlığına düşmek, sorunun daha da kökleşmesine yol açıyor.


* Medyanın lezbiyenliği fantezi malzemesi olarak sunmaktan öteye gidememesi lezbiyen cinayetlerinin üstünü örtmüyor. Öldürülen her kadının heteroseksüel olmadığını, kadınların heteroseksist dayatmaya boyun eğmedikleri için de öldürüldüklerini biliyoruz.


* Cinsiyetimiz veya cinsel yönelimimiz nedeniyle öldürülmek istemiyoruz. Erkeklerin denetimine karşı çıktığımız için öldürülmek istemiyoruz. En temel hak olan yaşama hakkını talep etmek zorunda kalmak istemiyoruz. Şiddete karşı tüm önlemlerin derhal alınmasını talep ediyoruz. Lezbiyenler Vardır! Kadınlar Vardır! (BB/EÖ)


Kaynak: Bianet

Kadınlar Örgütlü ve Güçlü Bir İsyan İçin Taksim'deydi

Taksim'den Tünel Meydanı'na yürüyen feministler, kadın katline, kadını şiddetten korumayan yasalara ve yasa uygulayıcılarına, devlet kaynaklı şiddete, kadınların evdeki emeğinin yok sayılmasına, çalışma hayatında kadına yönelik ayrımcılığa, homofobiye, savaşa ve patriarkal düzene karşı "isyanını" dile getirdi.

İstanbul'da feministler, 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü'nde öfke, özlem ve taleplerini daha yüksek bir sesle dillendirebilmek için bir aradaydı.

Feministler, kadın katline, kadını şiddetten korumayan yasalara ve yasa uygulayıcılarına, cinsel şiddet suçlularını koruyan Adli Tıp Kurumu'na, erkeklik indirimi yaparak katilleri koruyan mahkemelere, devlet kaynaklı şiddete, kadınların evdeki emeğinin yok sayılmasına, çalışma hayatında kadına yönelik ayrımcılığa, homofobiye, nefret cinayetlerine, savaşa ve patriarkal düzene karşı "isyanlarını" haykırmak için dün saat 19.30'da Taksim Tramvay Durağı'nda buluştu.


Mor bayrakları ve flamaları, rengarenk atkı ve bereleri, davulları, darbukaları, düdükleri, sloganlarıyla İstiklal Caddesi'ni dolduran yüzlerce kadın, Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne (TBMM), hükümete, adli makamlara "Kadınlar her gün yakınları erkekler tarafından öldürülüyor. Durdurmak için daha ne bekliyorsunuz?" diye seslendi.


Ellerinde yakınları tarafından öldürülen kadınların fotoğraflarıyla yürüyen kadınlar "Kadın cinayetlerine isyandayız", "Erkek vuruyor devlet koruyor", "Bedenine, kimliğine, emeğine sahip çık", "Ar değiliz mal değiliz zar değiliz biz feministiz", "Ev işi yapma dünya dursun", "Gelsin baba, gelsin koca, gelsin polis, gelsin cop, inadına isyan, inadına isyan, inadına özgürlük", "Dünya yerinden oynar kadınlar özgür olsa" sloganları attı.


Kadın ve erkeğin eşit olmadığını söylerken kadınlara üç çocuk doğurmalarını tavsiye eden Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'a "Bize bak başbakan, tepemizi attırma, kendin yat yumurtaya" diye seslendi.


"Hür doğdum hür yaşarım" ve "Kadınlar vardır" şarkılarını hep bir ağızdan seslendirdi.


Kadınların yürüyüşünü, İstiklal Caddesi'ndeki erkekler şaşkın bakışlarla izledi. Bazı erkekler cep telefonlarıyla fotoğraf ya da video çekerken bazıları da kortejin sloganlarını telefonlarıyla yakınlarına dinletmeye çalıştı. Bazı erkek ve kadınlar ise yürüyüşçülere el sallayarak ya da alkışlarla destek verdi.


Yürüyüş, Tünel Meydanı'ndaki basın açıklamasının ardından sokak partisiyle son buldu.


"Kağıt üzerinde kalacak yasalar değil, acil önlem istiyoruz"

Basın açıklamasını, İstanbul Feminist Kolektif adına Gökçe Kartaler okudu.


Kartaler, bu yıl da devletin erkek egemen zihniyeti aşındıracak, kadının beden ve emek sömürüsünün önüne geçecek, kadına yönelik fiziksel, psikolojik ve ekonomik şiddetin hızını kesecek hiçbir önlem almadığını belirtti.


"Bu yıl da kadınlar tacize, tecavüze ve erkek şiddetine karşı korunmasız kaldı. Elimizde 8 Mart öncesi acele açıklaması yapılan yasa tasarısı haberinden başka bir şey yok. Kağıt üzerinde kalması muhtemel yasaları değil, acil önlem istiyoruz" diyen Kartaler, TBMM'ye, hükümete, adli makamlara, "Artık tek bir gün, tek bir kadının öldürülmesine tahammülümüz kalmadı" diye seslendi.(BB)


* İstanbul Feminist Kolektif'in 8 Mart açıklamasının tam metnini görmek için tıklayın.


* Fotoğraf: Nilgün Yurdalan


Kaynak: Bianet

9 Mart 2011 Çarşamba

Akyaka'da Sokak Hayvanlarını Katleden Şahsa 17.000 TL Ceza



Muğla - Ula - Akyaka Beldesinde 25 sokak hayvanının zehirlenerek katledilmesinin sanığı olan şahısa İl Çevre Müdürlüğnce, katledilen hayvan başına ortalama 700 TL'den toplamda 17 bin yüzdoksan TL ceza kesildi.

Muğla’nın Ula ilçesi Akyaka Beldesi’nde yaşanan hayvan katliamı aralarında Alman ve İngilizler’in de bulunduğu 30 kişilik bir grup tarafından protesto edildi. Yol kapatan, slogan atan ve ellerinde pankartlarla esnafı dolaşan hayvanseverler köpekleri zehirlediği iddia edilen H.U.’nun (Hamit Uslu) evinin önünde oturma eylemi yaptı, ıslık ve alkışlarla tepkilerini dile getirdi.

Türkiye’nin gözde turistik beldelerinden Akyaka’da geçen hafta 5’i sahipli 22 köpek ve 7 kedi zehirli et verilerek öldürüldü. Zehrin etkisiyle çevrede bulunan tavuklar ve kuşlar da telef oldu. Aralarında beldede yerleşik yaşayan Alman ve İngilizler’in de bulunduğu Akyaka Belediyesi Sokak Hayvanları Platformu üyesi 30 kişi katliamı protesto etti. Üzerlerine ölen köpeklerin fotoğraflarını yapıştıran hayvanseverler, beldede “Köpek katillerini istemiyoruz”, “Onlar da canlı”, “Çocuklarımızın hayatı da tehlikede” sloganları attı. Pazaryerinden başlayıp sahile kadar yürüyen grup, yol boyunva vatandaşları hayvan hakları konusunda bilgilendirdi.

Pazaryeri Caddesi’ni trafiğe kaphatarak bir süre oturma eylemi yapan grup, daha sonra hayvan katliamını yaptığı iddiasıyla hakkında jandarma tarafından soruşturma başlatılan H.U.’nun (Hamit Uslu) evinin önüne geçti. Beldede kaldığı ileri sürülen son sokak köpeğine “Eylem” adını veren grup, “Sen çok yaşa Eylem” sloganı attı, H.U.’yu alkış ve ıslıklarla protesto etti.

Hayvansever Sinem Öztürk, hayvanların öldürülmesini katliam olarak niteleyip, ‘Akyaka bizim olduğu kadar sokak hayvanlarınındır. Beldemizde hayvan katili istemiyoruz. Bu olayın peşini bırakmayacağız, en yüksek mevkilere kadar sesimizi duyuracağız. Aramızda para toplayarak köpekleri besliyoruz, sahip çıkıyoruz. Sonra bir gecede hepsi katlediyor. bundan sonra benzer durumların yaşanmaması için ne gerekirse yapacağız. hayvan katliamı yapanların en ağır cezayı almalarını sağlayacağız’ dedi.

Hayvansever Sema Maral ise öldürülen sokak köpeklerinin tamamının kısırlaştırılıp, aşılarının yapıldığını ve zararsız olduğunu belirtti.

"Sokak köpeklerini öldüren seri katildir" diyen Alman asıllı Türk vatandaşı Bahar Suseven ise şunları söyledi:

“Sokak köpekleri elektronik çip takarak takibe alınmalı. Köpeklere verilen zehirli etleri yiyen kediler, tavuklar ve kuşlar da öldü. Bunu yapanlar sadece hayvan katili değil aynı zamanda çevre katilidir. Eylemlerimiz ve tepkimiz sürecek. 2009 yılında da beldemizde köpek katliamı yaşanmıştı. Bunun bir daha tekrarlanmaması için ne gerekiyorsa yapacağız” dedi. Grup, açıklamaların ardından sessizce dağıldı.


Video


Kaynak: DHA

5 Mart 2011 Cumartesi

İnsana, hayvana, gezegene özgürlük

Yeryüzüne Özgürlük Derneği, her türlü tahakküme karşı topyekûn mücadeleyi amaçlıyor. Kapitalizmi, sömürüyü, faşizmi, türcülüğü, cinsiyetçiliği teşhir ediyor. Birini önemseyip diğerini görmezden gelerek gerçek bir değişimin yaşanamayacağının farkındalar. Sloganları da bunu anlatıyor: “İnsana, Hayvana, Gezegene Özgürlük”.

Tahakküm nedir? Patronun işçiye uyguladığı baskı mı? Erkeğin kadına yönelik zorbalığı mı? Bir milletin başka bir millete hükmetmesi mi? Yeryüzüne Özgürlük Derneği bunların hepsinin ve çok daha fazlasının tahakküm olduğunun farkında; insanın insana, insanın hayvana ve doğaya, erkeğin kadına, erkek ve kadının transseksüele, lezbiyene, ebeveynin çocuğa, çoğunluğun azınlığa, zenginin fakire uyguladığı bütün baskılara karşı çıkıyor dernek. Tahakkümün her türüne karşı mücadele etmeyi amaçlıyor, çünkü birini kabul edip, diğerini yok saymak ya da geri plana atmak, öyle ya da böyle tahakkümü meşru görmekten başka bir şey değil.

- Neden ve ne zaman kuruldunuz?

- Burak Özgüner: 2010’un Şubat ayında kurulduk. Yaşamı tek, bütün olarak ele alan bir sosyal hareket eksikliği olduğu için ortaya çıktık. Yeryüzüne Özgürlük Derneği, sömürü ve tahakküm ilişkileri üzerinden kendisini var eden bu sistemi kabul etmeyen, ona karşı çıkan, alternatifler üretmede katkı sunmak isteyen bireylerin bir araya gelmesiyle kuruldu. Ancak dernek, bizim için devletin ve sermayenin mağdur ettiği tüm kesimlerle dayanışmak, sosyal mücadelelere yeni bakış açısı ve ivme kazandırmak için sadece bir araç. İnsanları derneğimizde toplamak ya da derneğin adını öne çıkartan girişimlerde bulunmaktansa her üyemizin tüm sosyal hareketlerde var olarak, o hareketleri ileriye taşıması temel amaçlarımızdan.

Mustafa Cevdet Arslan: Bizler zaten, toplumsal mücadelelerin bir ucundan tutan insanlardık. Ben yıllardır ekolojik mücadelede yer alıyordum. Yeryüzüne Özgürlük Derneği, Hasdal’daki hayvan katliamlarına karşı Hayvan Özgürlüğü İnisiyatifi’yle yaptığımız eylemlilikle ortaya çıktı. Doğrudan sokakta doğdu yani, öyle de gidiyor.

- Türkiye çok sorunlu bir ülke. Ne yazık ki insan hakkı ihlallerinden hayvan haklarına, azınlık sorunlarına kadar geniş bir yelpazede yaşanıyor sorunlar. Bu yüzden bütüncül bir yaklaşımla çalışma yürütebilmek mümkün mü? Bu açığı doldurabileceğinizi düşünüyor musunuz?

M. C. Arslan: Bu bir süreç. Bir şeye başlar, her çabanızla, eyleminizle bir şeyler biriktirirsiniz. İnsanlara bir şey katar, insanlardan bir şey öğrenirsiniz. Biz bir adım attık, yoksa bir dernek tek başına bu işi yapamaz. En azından böyle bir gerekliliği ortaya koymak adına bu çaba önemli bence.

B. Özgüner: Bu bakış açısı ne yazık ki Türkiye’de daha yeni yeni konuşuluyor. Hak ihlallerinin bir bütün olarak ele alınması, daha kapsamlı bir mücadele yürütülmesi şart. İnsanlar meydanlarda “Kurtuluş yok tek başına” diye bağırıyorlar. Ancak onlar bunu sadece insan dayanışması olarak görüyor. Bizse mağdur grubun içinde hayvanların, doğanın da olduğunu düşünüyoruz. Normun dışında kalan, baskı ve zulmün nesnesi haline getirilmiş tüm bireyler, yoksullar, azınlıklar, göçmenler, kadınlar, LGBTT bireyler, mahkûmlar, çocuklar, hayvanlar, evsizler, işçiler, işsizler, radikaller, asiler, “marjinal” diye tanımlananlar, kenara itilmişler, hastalar, fiziksel ve zihinsel engelliler, ötekileştirilen tüm canlılar için yeni bir düzen ve adalet anlayışı talep ediyoruz. Mücadele ancak birbirimizi anlamaya çalışarak ve yan yana, beraber durarak mümkün.

Arzu Aydoğan: Tahakküm anlayışından birini umursamazsanız, diğer tahakküm anlayışlarını da meşru hale getirirsiniz. İnsanın doğaya tahakkümü önemli değil, sonraki mesele derseniz, insanın insan üzerindeki tahakkümünü de bir yerinden meşru görebilirsiniz. Ya da bir sınıfın tahakkümü daha önemli deyip, erkeğin kadına tahakkümünü ikinci mesele olarak göremezsiniz. Topyekûn bir mücadele anlayışı benimsemeksizin, ne kendimizi değiştirebiliriz, ne anlayışlarımızı dönüştürebiliriz ne de yoğunlaştığımız konuda başarılı olabiliriz. Çünkü birbirine zincirleme bağlı bu sorunları, neden-sonuç ilişkisi içerisinde düşünmediğinizde kökten bir çözüm de getiremezsiniz.

- Diğer sivil toplum örgütleriyle bağlantıda mısınız?

M. C. Arslan: Pek çok platformla birlikte hareket ediyoruz. Karadeniz İsyandadır Platformu’yla HES’lere, yaşam alanlarının yok edilmesine karşı mücadele ediyoruz. Göçmen Dayanışma Ağı, Lambda LGBTT Dayanışma Derneği, İnsan Hakları Derneği, kadın mücadelesiyle ilgili örgütlenmelerle sürekli irtibattayız. Bütün bu hareketler birlikte yürümeli. Zaten Yeryüzüne Özgürlük Derneği’nin temel sloganı: “İnsana, Hayvana, Gezegene Özgürlük”.

SİRKLERE BOYKOT ÇAĞRISI

- Henüz çok yeni kurulmuş bir derneksiniz. Ancak şimdiye kadar neler yaptınız, neler yapmayı planlıyorsunuz?

B. Özgüner: Önceliğimiz kamuoyu tepkisi oluşturmak, farkındalık yaratmak. Her hak ihlalini teşhir etmeye çalışıyoruz. İnsanlarda farkındalık yaratabilmek için hak ihlallerini görünür kılmak gerekiyor. O yüzden teşhir önemli. Konuya garip öncelik meseleleriyle yaklaşmaktansa, bir öncelik tanımadan, ancak daha çok mağdur olanlara da yoğunluk vererek çalışmalar yapıyoruz. Mesela, sirklerin eğlence değil, zulüm merkezi olduğuna, bu kanlı ticarete alet olunmaması gerektiğine dair çağrıda bulunduk. Hayvan Özgürlüğü İnisiyatifi bunu önemseyip bir eylem düzenledi. Çaldağı’ndaki nikel madeninden kaynaklı ekolojik tahribata ve Celal Bayar Üniversitesi’nde kurulan hayvan deney merkezine dikkat çekmek için açıklamalar yaptık. Kentsel dönüşüm mağdurlarıyla dayanışmak için etkinliklerde yer aldık. Kısacası, devletin ve sermayenin mağduriyet yarattığı birçok alanda müdahil olarak yer almaya çalışıyoruz.

M. C. Arslan: Hayvanlara, bitkilere insanların malzemeleri olarak bakıyoruz. Bu insan merkezli bakış açısı değişmeli.

B. Özgüner: Hayvan haklarının toplumsal sorumluluk, merhamet üzerinden algılanması da başka bir sorun. En son “hayvansever”ler Başbakan’la görüştükten sonra Başbakan’ın hayvansever olduğunu açıkladılar. Bu çok komik, çünkü devletin birimlerinin hazırladığı, başbakanların onayladığı yasayla şu anda yüzlerce hayvan öldürülüyor.

A. Aydoğan: Doğaya ve hayvanlara yapılan tahakküm en az görüneni. Bunu öyle kanıksamışız ki, bununla ilgili bir farkındalık neredeyse yok. Ambalajlı süt alıyoruz mesela, onun bir hayvandan ne koşullarda alındığını bilmeyi bırakın, onun bir hayvandan çıktığını bile düşünemez hale geldik. Türcülüğün işçi sömürüsünden ya da patriyarkadan farkı yok ki. Bütün bu tahakkümlere karşıyız. Şu anda 8 Mart için kadınlarla bir toplumsal cinsiyet atölyesi hazırlıyoruz.

AVUSTURYA’DA HAK İHLALİ

- Avusturya’da yargılanan 13 hayvan hakları savunucusu için de yürüttüğünüz bir kampanya var. Nedir bu kampanya? Başka uluslararası çalışmalarınız da var mı?

B. Özgüner: Avusturya’da sadece tartışmalara katıldıkları ve kampanya yürüttükleri için geçen yıl evlerine baskın düzenlenip, kafalarına silah dayanarak gözaltına alınan hayvan aktivistleri, bir yıldır yargılanıyor, beş yıl isteniyor haklarında. Bu aktivistler için “Utan Avusturya” kampanyası başlattık. 22 ülkede yürütülüyor. Türkiye’de konsolosluk önünde Avusturya’daki devlet terörünü teşhir etmek için eylem düzenledik. Son olarak, Avusturya Yargıçlar Birliği İkinci Başkanı’nın “Ne Türkiye’de ne de Sudan’da yaşıyoruz, Avusturya’dayız. Ülkemizde davalar insan hakları ölçülerine göre yürütülür” lafı üzerine kendisine açık mektup yolladık, ancak Türkiye’nin savunucusu olarak değil, “Evet Türkiye’de hak ihlalleri var, ancak bu sizin ülkenizde yapılanları meşrulaştırmaz, örtmez. Beyanınızla, Avrupa merkezli elitist bakış açısı sergileyerek, ötekileştirdiğiniz insanları hor görüyorsunuz. Bu kabul edilemez” dedik.

M. C. Arslan: Bunun dışında pek çok farklı ülkedeki sosyal hareketlerle de irtibat halindeyiz.

(Cumhuriyet Pazar, 27.02.2011)

Esra Açıkgöz

4 Mart 2011 Cuma

Vicdani Retçi Savda'ya Beş Ay Hapis Cezası

Lübnan'ın işgaline karşı çıkan İsrailli retçilere destek veren açıklaması nedeniyle hapse mahkum olan Savda'nın cezası Yargıtay'da kesinleşti. Bir grup sanatçı ve vicdani retçi Savda'ya destek verdi; "Öldürmeyi reddetmek suç değildir" dedi.

"TCK 318 kaldırılmalı."

Vicdani retçi Halil Savda, İsrail'in Lübnan'ı işgaline tepki amacıyla yapılan basın açıklamasında söylediklerinden dolayı Türk Ceza Kanunu'nun (TCK) 318. maddesi gereğince beş ay hapis cezasına çarptırıldı.

Savda 1 Ağustos 2006'da İstanbul Konsolosluğu önünde yaptığı basın açıklamasında İsrail'li vicdani retçiler Itzik Shabbat ve Amir Paster'e destek vermişti.

Yargıtay'ın kararı onamasıyla kesinle
şen hapis cezasını protesto etmek üzere Savda ve vicdani retçilerle çeşitli kurum ve kuruluşların temsilcilerinin katıldığı bir basın açıklaması gerçekleştirildi.

Amargi
İstanbul Kollektif'inde bugün gerçekleşen toplantıda basın açıklamasını sanatçılar Ayça Damgacı ve Ayşe Lebriz birlikte okudular; "'Halkı askerlikten soğutmak' gibi bir suç tarifi akıl dışıdır" dediler.

Katılımcılar arasında olan sanatçı Esmeray'la birlikte ve dört kadın da "vicdani ret"lerini açıkladılar.

Basın açıklamasının sonunda "Dü
şünce Özgürlüğü" grubundan Şanar Yurdatapan, "Basın Meclisi"nden Hakan Tahmaz ve "Barış İçin Vicdani Ret Platformu"ndan Kemal Acar, Halil Savda'yı destekleyerek, TCK'nın 318. maddesinin kaldırılması gerektiğini söylediler.

TCK 318

Halkı askerlikten so
ğutmak" suç tanımı, eski TCK'nın 155. maddesinde yer alıyordu. Bu yöndeki suçlama, 1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren TCK'nın 318. maddesinde de korundu.

Buna göre, "(1) Halkı, askerlik hizmetinden so
ğutacak etkinlikte teşvik veya telkinde bulunanlara veya propaganda yapanlara altı aydan iki yıla kadar hapis cezası verilir. (2) Fi il, basın ve yayın yolu ile işlenirse ceza yarısı oranında artırılır."

Vicdani ret

Vicdani ret, dini, ahlaki ya da politik gerekçelere dayalı olarak "zorunlu askerlik hizmeti"ni reddetme durumu. Ki
şi alternatif sivil hizmeti de reddediyorsa, buna "total retçilik" deniyor.

Avrupa
İnsan Hakları Mahkemesi'nin (AİHM) vicdani retçilerin sivil ölüme mahkum edildiğini söylediği Osman Murat Ülke kararına karşın Türkiye yasal düzenlemeye gitmedi. Vicdani retçilerin yanı sıra, bu hakkı savunan gazeteciler ve aktivistler de "halkı askerlikten soğutmak"la ilgili Ceza Kanunu'nun 318. maddesiyle yargılanıyor.

Türkiye 47 üyeli Avrupa Konseyi'nde vicdani ret hakkını tanımayan iki ülkeden biri. Bugüne kadar Türkiye'de 150'ye yakın insan vicdani reddini açıkladı.

Kaynak:
Bianet