Aylardır yürüyen direnişimizi şimdi sokaklarla buluşturuyoruz. 20 Mart 2010’da Ulukışla’da buluşuyoruz.
Bolkar dağlarında iki yıldır altın arama faaliyetleri sürüyor. Altın madeninden etkilenecek alanın bir kolu Çukurova’ya uzanıyor. Pozantı, Çiftehan, Tekir, Şekerpınarı, Mersin, Adana suları tehlike altında. Su havzasının bir kolu ise, Ulukışla, Darboğaz, Kılan, Emirlere kadar uzanıyor. Altın madeninin etkileyeceği alan 50 km yarıçaplı bir alandır. Bu alandaki herkes altın madeni arama ve işletme faaliyetlerinden etkilenecektir. Altın arama sahasında kullanılacak kirleticiler, kayaların arasından sızarak su havzalarına karışacak. Altın ayrıştırıldıktan sonra geriye kalan maddeler ocaklara gömülecek. Bu ağır metal dolu atıkların sulara karışması engellenemeyecek. Cevherin içindeki altın, gümüş, kurşun ve çinkonun dışındaki, büyük bölümü demir oksit ve silisten (%68) oluşuyor. Kükürt az, %1’in hemen altında. Ama, Arsenik %2,26 oranında ve çok yüksek. Arsenik suya ve toprağa karıştığında ne tarım kalacak, ne insan, ne toprak, ne hava ne de su..
Altın arama faaliyeti hızla devam ediyor. Buna karşı Maden Köyü aylarca direndi. Arsenik, kurşun gibi ağır metallerin zararlarını halka anlattı. Siyanürlü altın işletmesini şirket, Hasangazi ve Porsuk köylerine kurmaya karar verdi. Altıncılar boş durmadı, topraklarımızı işbirlikçilerin yardımıyla satın aldı. Hasangazi, Porsuk, Maden, Beyağıl, Tekneçukur, Gümüş, İlhan ise direniyor. Siyanürlü altın madeninin zararları öğrenildikçe daha fazla insan siyanürü değil yaşamı tercih ediyor. Bolkar dağlarından çıkartılan kayalar, Ulukışla’nın göbeğine getirilecek. Burada siyanür ile kayaçlar siyanürle eritilecek. İçindeki altın çıkartılacak. Altın dışında siyanürle eritilen atıklar, doğaya bırakılacak. Günde 200 ton çamur içindeki zehirle toprağımıza, suyumuza, havamıza bırakılacak. Şirket Çevre ve Orman Bakanlığı’ndan izin aldığında işletmesini kuracak. İzin başvurusunda ise topraktaki arsenik, kadmiyum ve nikel gibi ağır metallerden bahsedilmiyor. Zehirli bu metallerin suya, toprağa, yaşamlarımıza etkisi konusunda gerçekler gizleniyor. Siyanürle altın ayrıştırmak için sularımız dipten çekecekler. Susuz kalacağız. Atıklarını topraklarımıza atacaklar ürünsüz kalacağız. Zehirleri, yağmurlarla havaya karışacak, nefessiz kalacağız.
Toprağımızı satanlar, siyanür havuzunda ördekler yüzüyor diyorlar. O halde haydi onlar da yüzsünler. Maden arama ve işletme sonucunda, toprağımız, ekmeğimiz yok olacak. Biz yaşamak istiyoruz. Bölgemizin doğa ve kültür zenginlerine sahip çıkmalıyız. Yoksa cehennem yeryüzüne inecek. Yaşam zehir olacak. Biliyorlar ki onlar, siyanürlü suda abdest alınmaz. Kıblesi para olanlar, sesimizi bastırmak istiyor. Susmayacağız. Toprağımız, onurumuz, çocuklarımız, emeğimiz için susmayacağız. Altıncıların borsalarına, altıncıların baskılarına direneceğiz. Yaşam, altınlarınızdan daha değerlidir. Biz kadınlar, sakat çocuklar doğurmak istemiyoruz. Biliyoruz, Siyanür sakatlayacak. Biz kadınlar ekmeğimiz çalınsın istemiyoruz. Siyanür ekmeğimizi çalacak. Biz kadınlar siyanür ve arsenikle zehirlenmiş ekmek yemek istemiyoruz. Kadınlar, siyanürü altına göz yummayacak. Birlikte mücadele, birlikte zafer. Geldikleri gibi gidecekler. Şimdi bizler 20 Mart 2010 tarihinde sesimizi Türkiye’ye yayacağız. Sularımızı ve geleceğimizi korumak ellerimizde, sesimize sel olun, birlikte direnelim. Siyanürlü Altına Dur Diyelim.
Bolkar Dağları Platformu
Destek Mesajlarınız İçin İletişim: bolkarmeclis@gmail.com
16 Mart 2010 Salı
SİYANÜRLÜ ALTINA KARŞI 20 MART 2010'DA ULUKIŞLA'YA
Yemek, Siyasi ve Ekolojik Bir Eylemdir (Ali Bülent ERDEM)
Gıda her canlı gibi insan için de vazgeçilmezdir, olmazsa olmaz olandır. Bir farkla ki, insan bütün diğer canlılardan farklı olarak bağımlı olduğu besin zincirini dönüştürme gücüne sahiptir.
Beğendiği, hoşlandığı, arzuladığı besinleri üretip, geliştirip, yetiştirebilirken, istemediği bir çok cinsi ve türü yok edebilir. Bu özelliği, beslenmesinde hangi gıdaları ne kadar ve nasıl tüketmesi gerektiğine yönelik bir sorun yaratır.
Neleri ve nasıl yiyeceğimize ilişkin geleneksel seçimlerimiz, bulunduğumuz bölgenin kendine has genetik çeşitliliğine, yılların deneyimlerine, alışkanlıklarına ve bilgeliklerine dayanan kültürlerimiz tarafından belirlenir. Çocukluğumuzun tatları, duygularımız, hatıralarımız, özlemlerimiz seçimlerimizde etkili olur.
Yüzyılların birikimine dayanan yeme alışkanlıklarımız, bugün bilinçli olarak tahrip edilmekte, tercihlerimiz küresel gıda şirketlerinin ve pazarlamacılarının etkisine daha doğrusu saldırısına açık hale gelmekte ve getirilmektedir.
Gazetelerin, televizyonların hazırladığı beslenmeye yönelik yazı ve programlarda, “Doğru besleniyor muyuz?” sorusuna aranan yanıtlar ile kaygılarımız büyütülmektedir. Kaygılarımız, küresel gıda şirketlerinin önünü açmakta, her gün ortaya çıkardıkları yeni ürünlerini yeni seçenek olarak sunmalarına olanak sağlamaktadır.
Endüstrinin tarıma müdahalesiyle ortaya çıkan yeni beslenme alışkanlıkları doğanın işleyişine ters düşmekte ve doğayı bir dönüm noktasına doğru sürüklemektedir.
Tarımın ortaya çıktığı ilk günden itibaren doğayı dönüştürerek tahrip ettiği bir gerçektir. Ancak köylülerin binlerce yıllık deneyimlere ve bilgeliklere dayanarak uyguladıkları geleneksel tarım teknikleri toprağı ve çevreyi daha az yıpratmakta, doğanın kendini yenilemesine imkân vermektedir. Bu tarz tarım, “Verimliliği kısa dönemde en üst seviyeye çıkarmaktansa; uzun dönemde en iyi hale getirmeyi tasarlamış”dır.
Çılgınlık Endüstriyel tarımla başlar. Ürün verimliliğini artırmak için kullanılan yöntemler, doğayla tarım arasındaki gerilimden farklıdır ve dehşet verici sonuçlar doğurmuş ve doğurmaktadır. Yüksek verim doğayı yok etmek üzerine kuruludur. Kar oranlarını artırmak için doğaya hükmetme isteği doğayı ve onun bir parçası olan insanı tüketmektedir. En basit anlatımıyla, hastalandırılan her toprak parçası, insanın da hasta olması sonucunu doğurmaktadır.
Kapitalizmin kar hırsının tarımsal üretime yansıması olan ürün verimliliğinin artırılmasının temel alınması; dünya savaşlarında kullanılan kimyasalları tarıma döndürmüş ve bu kimyasallar tarımsal gübre, böcek ve ot öldürücü olarak kullanılmaya başlanmış, petrole dayanan bu tarz tarımla bitkisel üretim monokültüre, hayvancılık yaygın tek çeşitliliğe dönüşmüştür.
Hâlbuki doğa farklılıklara ve çeşitliliklere dayanır. Doğanın işleyişi de bu farklılıkların ve çeşitliliklerin devam ettirilmesine yöneliktir. “Doğadaki her canlının yaşamı bir başka canlının yaşamı için, hepsinin varlığı da doğanın varlığını sürdürmesi için gereklidir.” Hayranlık içinde izlediğimiz ve bir parçası olduğumuz doğanın karmaşıklığı, endüstriyel tarımın aşırı basitleştirme çabası ile uyuşmamakta, çevre ve sağlık sorunlarını ortaya çıkarmaktadır.
Tarımın endüstrileşmesinin günümüzde geldiği boyut; tarım, gıda ve ticaretinin önemli bir bölümünün bir elin parmaklarını geçmeyecek küresel şirketlerin denetimine girmiş olmasıdır. Gıda maddeleri için harcanan her beş dolardan dördü bu şirketlerin cebine girmektedir. Küresel tarım ve gıda şirketlerinin dayattıkları beslenme biçimini kabul ettirebilmeleri, ancak beslenme zinciri üzerindeki bağlantıları görünmez, bulanık ve bilinmez hale getirmeleri ile mümkündür. Endüstriyel üretim tarzının bütün ayrıntıları eğer biliniyor olsaydı, onun ortaya çıkardığı endüstriyel beslenme biçimi tercih edilir olmazdı.
Tüketici tabağındaki et parçası için hayvanların nasıl bir eziyet ve işkence altında olduklarını, hangi koşullarda kapatıldıklarını, normal yaşamlarında asla yemeyecekleri yemlerle beslendiklerini, ot obur hayvanların nasıl et obur yapıldıklarını, hangi ilaçların ve hormonların yüklemesi altında olduklarını hiçbir zaman bilemez. Bu yazıya da kaynaklık eden Micheal Pollan Etobur-Otobur İkilemi isimli kitabında, etin mısırın bir türevi haline dönüştüğünü söyler. Endüstriyel tarımın favori bitkisi mısır büyük baş hayvanların yemidir. Tavuklar, domuzlar, piliçler, kuzular, yayın balıkları, levrekler ve hatta etobur somon balıkları mısırla beslenir. Yumurtalar mısırdan meydana gelir. Otlaklarda, meralarda beslenmesi gerekirken, mısırla semirtilen ineklerin sütleri ve sütlerinden yapılan peynir ve yoğurtların temelinde mısır vardır.
İşlenmiş gıdalara gelindiğinde tüketici açısından bilinemezlik daha da artar. Gıdaların yapılarını öğrenebilmek için neredeyse bir uzmana başvurmak ihtiyacı doğar. Görüntüsü, rengi, lezzeti ne kadar farklı olursa olsun ve birbirinden farklı binlerce çeşit gıda üretilmiş olursa olsun hepsinin üstündeki cilayı kazıdığınızda endüstriyel tarımın tek tipleştirmesini görürsünüz. Bir bitkiden üretilmiş binlerce gıda.
1980’lerden sonra colalar, sodalar, meyva sularının çoğu yüksek früktozlu mısır şurubuyla tatlandırılır. Bir paketin, bir kutunun üzerinde yazılı kimyasal isimlerin altında mısır vardır. “İşlenmiş, işlenmemiş nişastanın, glikoz şurubunun ve glikoz polimerisinin, billur früktozun, skorbik asidin, früktozlu mısır şurubunun, monsodyum glutamatın, polyolun, xanthan gum’ın (E415) içeriği mısırdır. Mısır aynı zamanda kahve kremasında dondurulmuş yoğurtta, konserve gıdalarda, ketçepta, şekerlemelerde, çorbalarda, abur cuburlarda, kek karışımlarında, dondurulmuş çöreklerde, sıcak soslarda, şuruplarda, mayonezde, hardalda, salata soslarında hatta vitaminlerde bulunmaktadır.”
Tüketici için şirketlerin denetimine girmiş ve girmekte olan gıda zincirinin bilinemezliği kaygı vericidir. Bitki ve hayvanların hangi koşullarda üretilip, yetiştirildiği ve hangi serüvenlerin sonucunda soframıza geldiği konusunda yaşanan bu bilenemezlik tüketiciyi tükettiği gıdaya yabancılaştırmaktadır. Endüstriyel tarımın ortaya çıkardığı endüstriyel gıdaların tüketilme rahatlığı ve alışkanlığı, tüketiciyi neyi ve neden yediği daha doğrusu nasıl beslendiği üzerine düşünmekten giderek uzaklaştırmaktadır.
Oysa, yeme konusundaki seçimlerimiz nasıl bir tarımsal üretim tarzından yana olduğumuzun ya da doğayla nasıl ilişki içinde olmak istediğimizin de ölçüsü olmaktadır. Wendel Berry, “yemek tarımsal bir eylemdir.” der. Micheal Pollan devam eder, “Yemek aynı zamanda siyasi ve ekolojik bir eylemdir.”
Evet, yemek siyasi bir eylemdir.
Tarım bugün bütün dünyada gıda ve tarım alanında faaliyet gösteren küresel şirketler tarafından yeniden düzenleniyor. IMF ve Dünya bankası hükümetlere verdiği şartlı kredilerle tarımın yeniden düzenlenmesini talep ediyor. Az sayıda şirketin denetiminde sınırlı sayıda bitki ve hayvan çeşitliliğine dayanan tarımsal üretim geliştirilip, yaygınlaştırılıyor. Aile tarımı yok edilerek şirket tarımcılığına dönüşmesi sağlanıyor. Küresel şirketler bütün dünyada nelerin ne kadar ve hangi bölgelerde üretilip, yetiştirileceğine, yatırımların nerelere yapılacağına karar veriyor. Örneğin ülkemizde de havza bazlı tarımsal üretime bu nedenle geçiliyor.
Yaşanan bu değişimin nedenini ABD eski Dışişleri Bakanı Henry Kissinger özlü bir ifadeyle anlatıyor; “Petrolü kontrol edersen ulusları kontrol edersin, yiyeceği kontrol edersen insanları kontrol edersin.”
Yemek konusunda seçimlerimiz, gıda egemenliğinin küresel gıda ve tarım şirketlerinin mi, gerçekten gıdaya ihtiyaç duyanların mı elinde olmasını istediğimize yönelik tercihimizdir. Gıda güvenliğimizi ve güvencemizi ortadan kaldıran küresel şirketler mi, tarladan sofraya kadar olan süreci izleyebileceğimiz küçük aile tarımı mı?
Tercih sizin.
Kaynak: Ekolojistler.org
15 Mart 2010 Pazartesi
Bakan Kavaf'ı Protesto Eylemine Çağrı

Sokaktayiz! Hastanede Degil!
LGBTT'ler Bakan Kavaf'i Protesto Etmek Icin Sokaga Cikiyor.
"Escinsellik hastaliktir ve tedavi edilmelidir." diyen Kadin ve Aileden Sorumlu Devlet Bakani Selma Aliye Kavaf'i protesto ediyoruz!
Once, Kavaf hakkinda suc duyurusunda bulunulacak, ardindan da Besiktas'ta basin aciklamasi yapilacak.
16 Mart Sali saat 13.00'te sendikalar, sivil toplum orgutleri ve ruh sagligi calisanlarinin katilimiyla Besiktas Meydani'nda bir araya geliyoruz.
Lambdaistanbul LGBTT Dayanisma Dernegi
Köpeğe 3 gün boyunca tecavüz eden adam, savcı talimatıyla serbest bırakıldı
İzmir'de Sivas Kangal cinsi köpeğe 3 gün boyunca tecaüz eden adam serbest kaldı. Hayvanseverler internette kampanya başlattı.
İzmir'in Güzelbahçe İlçesi'nde dört yaşındaki Masum adlı Sivas Kangal cinsi köpek hamileyken uğradığı tecavüz yüzünden sadece yavrularını kaybetmekle kalmadı hayata da küstü.
Güzelbahçe'de Avukat Senem Avcı'ya ait dört ya şındaki Masum adlı dişi Sivas Kangal cinsi köpek tarlaların arasında metruk bir evde üç gün boyunca Mustafa Ataş adlı kişinin tecavüzüne uğradı. Eve kapatıldığı üç gün boyunca uğradığı sayısız tecavüz yüzünden karnında taşıdığı 9 yavrudan 2'sini düşüren Masum'un karnında ölen diğer yavruları da ameliyatla alındı. Yaklaşık bir haftadır şokta olan ve veteriner kontrolünde tutulan Masum hayata küstü, yemeden içmeden kesildi. Masum'a tecavüz ettiği ileri sürülen M.A. karakolka ifadesi alındıktan sonra serbest bırakılırken Avukat Senem Avcı, Cumhuriyet Başsavcılığı'na suç duyurusunda bulundu.
Masum'u çobanlardan aldı ğını söyleyen Avukat Senem Avcı, ``Masum evimizin yakınlarındaki çobanların köpeği idi. Ancak çobanlar herkesle çok iyi anlaştığı sakin olduğu için bakmak istemediler biz de onu sahiplendik evimize aldık. Geçen hafta iki gün ortadan kayboldu çok aradık ancak bulamadık. Geçen cumartesi günü çocuklar köpeği evimizin yaklaşık 50 metre uzağında tarlaların arasında olan metruk evde gördüklerini söylediler. Bunun üzerine ben evin oraya gittim. Kapı kapalıydı, bir delik vardı oradan baktığımda içeride bir adam gördüm. Eve döndüm babama söyledim. Babam gitti. Camdan baktığında adamın köpekle cinsel ilişkide olduğunu görmüş, bunun üzerine eşim de gittiğinde adam kaçmaya çalışmış bu sırada camdan düşmüş. Adamı yakaladılar ve karakola götürdüler. Hayvanlara tecavüz etmenin doğru dürüst bir cezası olmadığı için adam akşam serbest kaldı. Ben de şikayetçi oldum'' dedi.
Masum'un üç gün boyunca evde kilitli kaldı ğını ve uğradığı tecavüz yüzünden travma geçirdiğini ifade eden Avcı, ``Masumu ilk bulduğumuzda yürüyemez haldeydi, kanaması vardı, hamileydi 9 yavrusundan ikisini orada düşürmüştü diğerleri de içeride büyük zarar olduğu için karnında ölmüş Salı günü ameliyata alındı. Bütün organları zarar görmüş veteriner rahmini de almak zorunda kaldı. O günden beri tamamen hayata küstü, bize bile bakmıyor, doğru dürüst yemek yemiyor, sürekli minderinin üzerinde yatıyor. Veteriner hergün gelip kontrol ediyor'' diye konuştu.
Masum'a tecavüz eden Mustafa Ata ş'ın cezalandırılması için çalışacağını sözlerine ekleyen Avcı, ``Bu bir ruhsal hastalık, kimseye zararı olmayan bir köpeğe bunları yapan başka ne yapmaz ki? Dava açıp emsal bir karar çıkarttırıp bu tür kişilerin cezalandırılmasını sağlamayı istiyorum'' dedi.
HAYVANSEVERLER KAMPANYA BAŞLATTI
Bu arada hayvanseverler bu olayla ilgili zanlının cezalandırılması için cumhuriyet savcılıklarına dilekçe verilmesi için internet üzerinden kampanya başlattı. Hayvanseverler bu tür olaylara 300 TL para cezası verildiğine dikkat çekti, hayvanseverlerin bu davaya müdahil olmasını istedi. Dilekçe örneğinde şu görüşlere yerverildi, "5199 sayılı kanunun 14/j maddesine göre, hayvana eziyet etmek, onunla cinsel ilişkiye girmek suçtur. Bufiil tıp dilinde `zoofili' (hayvanlarla cinsel ilişki) olarak adlandırılan ve parafili başlığı altında toplanan cinsel kimlik bozuklukları içine girmektedir. Bu bir ruh hastalığıdır. Kontrol edilmediği takdirde bu kişilerin sapkınlıklarını yine otokontrollerini kaybederek çocuklar başta olmak üzere insanlara yöneltebilecekleri göz önüne alınarak, şüpheli hakkında para cezasına ek olarak, kontrol altına alma, tedavi olma gibi yaptırımlarda uygulanmalıdır. Cezalandırılmadığı ve tedavi edilmediği sürece toplum sağlığını ve refahını tehdit eden şahıs hakkında şikayet zorunluluğu doğmuştur.''
Kaynak: Milliyet
Çevre ve Orman Bakanı: Madencilere Müsaade Edeceğiz
Çanakkale’ye gelen Çevre Orman Bakanı Veysel Eroğlu, Çanakkalelilerin ‘Kuzey kesimi olan Bayramiç ve Yenice tarafını da milli park ilan edin’ taleplerine adeta kulak tıkayıp Kazdağları’ndaki altın madenciliğine bu bölgede izin verileceğini söyledi.
Bakan Eroğlu, Kazdağları’nın Milli Park dışında kalan Bayramiç ve Çan bölgelerinde altın madenciliği yapılmasıyla ilgili yöneltilen soruya “ Kazdağları Milli Parkı koruma altındadır. Dolayısıyla orayı koruyacağız ama tabii ki diğer alanlarda vahşi madencilik değil de çevreye duyarlı hassas madencilik yapmak istiyorlar.
Ülkemizdeki tabii kaynakların çıkarılması ve ekonomik açıdan değerlendirilmesi bakımından müsaade edeceğiz.Müsaade edilen yerlerde de vahşi madencilik değil çevreye uygun madencilik yapılıyor” diye yanıt verdi.
Kaynak: http://www.canakkaleolay.com/haber_detay.asp?id=57047
13 Mart 2010 Cumartesi
Sinop, Nükleere Karşı Direnecek

Sinop nükleer santralı için Türkiye ile Güney Kore arasında işbirliği anlaşması imzalanmasına çevreciler tepki gösterdi. Çevreciler, santrallara karşı hukuki mücadeleyi sonuna kadar sürdüreceklerini vurguladı.
Sinop Çevre Platformu Yönetim Kurulu üyesi Metin Gürbüz, Mersin Akkuyu'da yapılacak nükleer santral için Ruslarla görüşmeler sürerken, Sinop'taki santral için Güney Koru Elektrik Enerjisi Şirketi (KEPCO) ile Türkiye Elektrik Üretim Anonim Şirketi (EÜAŞ) arasında anlaşma yapıldığını anımsattı.
Nükleer santral kurulması konusunda Sinopluların görüşünün alınmadığına dikkat çeken Gürbüz, "Hani lisans alınacaktı? Çevresel etki değerlendirme raporlarında olduğu gibi, lisans sürecinin de bir göstermelikten öte bir şey olmadığı anlaşılıyor. Bizlerin iznini almadan bu kararların alınması hiçe sayıldığımızı gösteriyor" dedi. "Ben imzaladım, oldu bitti" anlayışını kabul etmeyeceklerini vurgulayan Gürbüz, hukuki mücadeleyi sonuna kadar sürdürmeye kararlı olduklarının altını çizdi.
Gürbüz, şunları söyledi: "Bu nükleer santral sevdasının arka planında ne var? Nükleer santral sahibi olmakla nükleer silaha sahip olamayacağımız kesin. Sinop halkı nükleer santralı şehrimizde ve ülkemizde görmek istemediklerini, Türkiye'nin en büyük çevre mitingi göstermiştir."
Kaynak: Cumhuriyet
11 Mart 2010 Perşembe
Sorum(n)lu vatandaş - belediye ilişkisi
Son günlerde Türkiye'nin birçok ilinden bizlere ulaştırılan hayvanlarla ilgili haberler ve bilgiler, vatandaşların sokak hayvanlarına ne denli tahammülsüz olduklarını ve giderek bu tahammülsüzlüğün boyutlarının arttığını kanıtlıyor. Ardı arkası kesilmeyen haberler, ülkemizde sistemli bir imha emri verilip verilmediği konusunda akıllarımızda soru işaretleri bırakmaya devam ediyor.
HAYVANLARIN ÖLDÜRÜLMELERİ İÇİN BİR ŞİKAYET YETERLİ
En basitinden, hayvanların seslerinden rahatsız olan bir vatandaş hemen belediyeye ihbar amacıyla telefona sarılıyor ve büyük bir merakla sonucu ne zaman alacağını bekliyor. Bu sorumlu (!) vatandaş, belediye ekipleri gelip hayvanları yerlerde sürükleyip toplama aracına attığında ise adeta gözleri parlıyor, çünkü artık rahat bir şekilde uyuyabileceğini zannediyor. Yoğun şikayetleri sonucunda toplattırdığı, belediyenin toplama kampına gönderttiği, öldürttüğü hayvanların yerine yeni hayvanlar geldiğinde hiç düşünmeden eline tekrar telefonu alıyor, belediyeyi arıyor ve hayvanları göz önünden yokettiriyor. Bununla da kalmayıp hayvanlara "haşere" ya da "zararlı" gözüyle bakıp, onları ortadan kaldırttığı için kendi ile gurur duyuyor, belediye tarafından önemsendiği için kendini iyi hissediyor.
SORUMLULUK MU, YOKSA SORUNLULUK MU?!
Bu şikayetçi sorum(n)lu vatandaş, her defasında şikayet etmeyi akıl edebiliyor, ama bir defa bile o toplattırdığı, belediyelerin hayvan hapishanelerine tıktırdığı hayvanların yerine yeni hayvanların gelebileceğini akıl edemiyor. Ve bu kısır döngü devam ediyor: Yiyecek bulma umuduyla mahallelere yerleşen hayvanlar bir telefon ihbarıyla alınıp haklarında gereken yapılıyor.
Mevcut oylarına yeni oylar katma uğruna bu belediyeler, her zaman sorum(n)lu vatandaşın şikayetini değerlendiriyor, şikayete konu olan, tek amacı "aç karnını doyurmak olan" hayvanları aşılama - kısırlaştırma kandırmacasıyla alıyor ve bu alınan çoğu hayvan geri gelmiyor, kaybediliyor. Anne, yavru, hamile, sakat demeden toplanan bu hayvanlar akıbetleri belli olmaksızın ya belediye barınaklarına hapsediliyorlar ya da kasti olarak yiyecek bulmaları imkansız olan ormanlık bölgelere terkediliyorlar.
İŞTE SONUÇ...
Aşağıdaki fotoğraflar, geçen ay Ankara'nın Haymana Çöplüğü'nde çekildi. İnsanların tahammülsüzlükleri nelere neden olabiliyor, hep birlikte görelim.
Fotoğraflar: B. Tan
Kaynak: HYHKD
Yunusların katliamıyla ilgili film Oscar'ı alınca...

Japonya’daki yunus katliamını anlatan ‘The Cove’, En İyi Belgesel Oscar’ını alınca işin merkezi Taiji ayaklandı.
Japon yunus avcıları, yunus katliamını anlatan ‘The Cove’un En İyi Belgesel Oscarı'na layık görülmesinin ardından, geleneksel avlarını savundu. Japonya, Taiji’deki balıkçılar her yıl 2 bin yunus yakalıyor, bir kısmını akvaryumlara satıyor, geri kalanı etinden faydalanılmak üzere kesiliyor. Hayvan hakları savunucuları bu uygulamayı uzun süredir protesto ediyordu. ‘The Cove’ ekibi de yıllarca geceleri, öfkeli balıkçılara ve yerel otoritelere yakalanmadan gizlice çalışmış, suyun altına ve ormanlık tepelere kamufle edilmiş kameralar yerleştirmiş.
Taiji’li balıkçılar yabancı basına konuşmayı kabul etmese de 3 bin 700 nüfuslu kasabada yüzyıllardır süren bir gelenek olan yunusların ve küçük balinaların avlanmasını savunan yerli insanların desteğini almışlar.
‘Yanlış bilgiler içeriyor’
‘The Cove’, Oscar alınca kasabanın Belediye Başkanı Kazutaka Sangen ve yerli balıkçılar kooperatifi “Film yanlış bilgiler içerdiği ve bilimsel gerçeklerden uzak olduğu için üzgünüz” dedi. İki açıklamada da “Taiji’de deniz canlılarının avlanması balıkçılık yasalarına uygun olarak ve Wakayama valiliğinin izniyle yapılmaktadır, illegal bir durum yoktur” denildi.
Bölgedeki birçok insanın yunus ve balinaların avlanması konusundaki görüşleri de açıklamadakilerle ortak. Benzincide çalışan 47 yaşındaki Takehisa Kobata, “İşlerinin bir parçası olarak yunusları avlayan balıkçılar için üzgünüm. Bana göre bu film sadece eğlencelik bir iş ve buradaki yaşamı ciddi biçimde ele almıyor” diyor.
Taiji Toplum Merkezi’nin yöneticisi, 65 yaşındaki Akio Usagawa ise “Akademi Ödülleri’nin saygınlığı zedelendi” diyor ve filmin yerel balıkçıları mafya gibi göstermesinden şikâyet ediyor: “Öfkeli balıkçıları çekmişler ama bu balıkçıların işlerini yapmaya çalışırken rahatsız edilince sinirlenmeleri doğal.”
National Geographic fotoğrafçısı Louie Psihoyos’un yönettiği belgesel, bölge sakinleriyle aktivist Ric O’Barry’nin öfkeli karşılaşmasını gösteriyor. O’Barry, 60’larda ABD’deki TV programı ‘Flipper’ için yunusları eğitiyordu. Film ayrıca, bölgede okul yemekhanelerinde de kullanılan yunus etinin, yüksek oranda civa içermesi nedeniyle sağlık açısından da tehlikeli olduğuna dikkat çekiyor.
Yazar: Herkes kazanabilir
Filmi destekleyen aktivistlerden ve filmin temel aldı ğı kitabın yazarlarından biri olan Hans Peter Roth, dün yine kasabadaydı. “Yerli halkla konuşmaya çalıştım ama olmadı” diyen Roth, yunusların avlanmasındansa onların seyredilmesini sağlayacak geziler düzenlenmesinin turizmi geliştireceği kanısında. “Ben herkesin kazanabileceği bir durum için buradayım. Hem balıkçıların, hem lokal ekonominin hem de yunusların kazanmasından bahsediyorum” diyen Roth, “Tüm kültürel gelenekler faydalı değildir. Kültürden bahsediyorsak, bir zamanlar İsviçre’de kadınların oy hakkının olmaması da bir gelenekti ve çok açık ki bu iyi bir gelenek değil” diye konuşuyor.
Kaynak: Radikal
Maden Şirketlerinin Rantı Halkın Direnciyle Karşılaştı
| Zeytinlik ve ormanlık alanda sondaj çalışmalarına başlayan Söke / GM Madencilik, 4 ayrı noktada aramalarını sürdürüyor. Sondaj çalışmalarının Katı Atık Depolama yolu çevresindeki zeytinlik ve ormanlık alandaki Kirazlı- Yayla- Kuşadası üçgeninde sürdürülmesi üzerine Kirazlı'lılar, sondaj çalışmalarım dikkatle izlemeye başladı. Maden arama çalışmalarını sürdüren şirket görevlilerinin Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı'ndan arama izni aldıklarını söylediği öğrenildi. Maden aranmasıyla ilgili çalışmalar öncesi ÇED raporu için köyde toplantı yapılması gerekir. Böyle bir başvuru henüz yok ama, buradaki ormanları korumak için köylüler gönüllü koruma görevlisi gibi çalışıyor. Buraya maden arama izni verilmesi, doğanın, köyümüzün, bu cennet bölgenin yok edilmesi demektir. Buna göz yummamızı, izim vermemizi kimse bizden beklemesin" dedi. |
Danıştay'dan GDO Yönetmeliğine Durdurma Kararı

Danıştay 10. ve 13. Daireleri Müşterek Kurulu, 20.11.2009 tarih, 27412 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan GIDA VE YEM AMAÇLI GENETİK YAPISI DEĞİŞTİRİLMİŞ ORGANİZMALAR VE ÜRÜNLERİNİN İTHALATI, İŞLENMESİ, İHRACATI, KONTROL VE DENETİMİNE DAİR YÖNETMELİKTE DEĞİŞİKLİK YAPILMASINA DAİR YÖNETMELİK’in 5 inci maddesinin birinci fıkrasında yer alan "GDO'lu gıda ve yemlerin transit geçişine ilişkin usul ve esaslar Bakanlıkça belirlenir" ifadelerinin; 7.nci maddesinin birinci fıkrasında düzenlenen Bakanlık tarafından GDO ile ilgili bilimsel ve teknik verileri araştıracak, yorumlayacak ve görüş oluşturacak, görev süreleri iki yıl olan uzmanlar listesinin oluşturulması usul ve esasları ile 26/10/2009 tarihinden önce kontrol belgesi alınmış ürünlerin ithalatında, bu ürünlerin Avrupa Birliğinin kabul ettiği kriterlere uygun olması koşulu ile, Yönetmeliğin 6 ncı, 9 uncu ve 11 inci madde hükümlerinin 1/3/2010 tarihinden itibaren uygulanacağına dair Geçici 1. maddesinin yürütmesinin durdurulması ve iptali istemi ile Ekoloji Kolektifi Derneği üyelerinin açtığı davada 5/1 ve 7. maddelere ilişkin istemin Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nın savunmasının alınmasından sonra değerlendirmeye alınmasına karar verdi, Geçici 1. maddesindeki düzenlemenin ise hukuka aykırı ve telafisi güç ve imkansız zararlar doğuracağı gerekçesi ile yürütmesini durdurdu.
Yürütmenin durdurulması gerekçesinde 20.11.2009 tarihli Yönetmelik değişikliği ile düzenlenen geçici 1. maddede, 26/10/2009 tarihinden önce kontrol belgesi almış ürünlerin ithalatında bu ürünlerin AB’nin kabul ettiği kriterlere uygun olması koşulu ile Yönetmeliğin 6., 9. ve 11. madde hükümlerinin 1/3/2010 tarihinden itibaren uygulanacağı hükmü yer alırken 20.1.2010 tarihli 2. Yönetmelik değişikliği ile getirilen düzenlemede bu madde yürürlükten kaldırılmış ve değişikliğin yürürlüğe girdiği 20.1.2010 tarihinde kontrol belgesi alınmış ürünlerin ithalatında 1/3/2010 tarihine kadar denetim yapılmayacağına dair düzenleme getirilirken geçici maddenin kapsamı hem asıl yönetmeliğin istisna tutulan maddelerinin sayısı ve içeriği yönünden, hem de kontrol belgesinin alındığı tarih yönünden istisnanın uygulama alanının genişletilmek suretiyle 1/3/2010 tarihine kadar denetimin ertelendiğine dikkat çekilmiş, söz konusu değişiklik ile uygulamanın sona erdirilmeyip aksine genişletilerek sürdürüldüğüne dikkat çekilmiş ve Yönetmelik değişikliğinin sebebi olarak gösterilen ve yönetmeliğin yürürlüğe girmesinden önce verilmiş kontrol belgelerinin kazanılmış hakkı olduğuna dair düşüncenin de hukuka uygun olmadığı belirtilmiştir.
Danıştay kararında devamla, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nın gıda güvenliğinin temini ve halkın gereği gibi beslenmesinden sorumlu olduğu, GDO’lu ürünler gibi insan sağlığı yönünden güvenli olmayan riskli ürünlerin ithalatına ve tüketiciye arzına izin verilemeyeceği gibi bu alanda yaşanan boşluğu gidermek amacıyla çıkarılan yönetmeliğin derhal uygulanmaya başlanması gerekirken uygulamanın 1/3/2010 tarihine ertelenmesinde Yönetmelik ile elde edilmesi amaçlanan koruma, kamu yararı ve hizmet gerekleriyle bağdaşmadığına, çevre ve insan sağlığı yönünden risk oluşturabilecek durumlarda risk oluşturan hallerin kazanılmış hak olarak korunamayacağına karar verildiği belirtilerek dava konusu Yönetmeliğin geçici 1. maddesinin yürütmesi durdurulmuştur.
Yaşanan hukuki süreç göstermiştir ki, kamu yararı gereği genetiği değiştirilmiş organizmaların yaratacağı tehlike ve riskler karşısında bu ürünlerin denetimi geciktirilemez ve savsaklanamaz. Bu ürünlere karşı Türkiye üreticisi ve tüketicisi savunmasız bırakılamaz. Bu alanda yapılacak hukuki düzenlemelerin başta anayasanın 56. Maddesinde düzenlenen sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına, çevre kanunun biyoçeşitliliğin korunmasına ilişkin hükümlerine, uluslar arası anlaşmaların gereği olarak ihtiyat ilkesine ve anayasal bir ilke olarak kanuni idare ilkesine aykırı olması mümkün değildir. Bu nedenle, genetiği değiştirilmiş organizmaların savunucusu tüm tekellere karşı halkın koruyucusu olması beklenen hükümetin, en kısa zamanda GDO’ları yasaklayan bir biyogüvenlik yasasını hazırlaması gereklidir. Danıştay’ın verdiği bu yürütmeyi durdurma kararı, yönetmeliğin uygulamasını geciktiren düzenlemeye bir yanıt niteliğindedir. Ancak tüm kamuoyunun umutla beklediği Biyogüvenlik Kanunu’nun hazırlığının gizli kapılar ardında yapıldığı ve TBMM’ye sevkine kadar bir tek maddesinin demokratik kitle örgütlerinin görüşlerine açılmadığı bir ortamda Kanun taslağının alelacele TBMM komisyonlarına taşınarak görüşmeye açılması da tehlikenin bitmediğini göstermektedir.
Ekoloji Kolektifi’nin bileşeni olduğu GDO’ya Hayır Platformu ve GDO karşıtı tüm duyarlı kesimler bu sürecin takipçisi ve yaşamın, üreticinin, emeğin yanında dayanışmanın ve birliğin sesi olmaya devam edecektir.
EKOLOJİ KOLEKTİFİ -18.02.2010
İletişim ve Bilgi İçin:
EKOLOJİ KOLEKTİFİ DERNEĞİ adına
Emre Baturay ALTINOK
0.312.4280501
0.532.7314843
Danıştay'ın durdurma kararına ulaşmak için: http://www.ekolojistler.org/danistay-gdo-yonetmeliginin-1-mart-tarihine-kadar-serbestlik-taniyan-hukmunun-yurutmesini-dur.html
10 Mart 2010 Çarşamba
14 Mart Uluslararası Nehirler, Su ve Yaşam için Barajlara Karşı Eylem Günü
Tarihimize Kültürümüze ve Doğamıza sahip çıkmak için
14 Mart 2010 Pazar Günü Saat 12:30'da
Dersim Dernekleri Federasyonu'nun örgütlü olduğu her yerde
(Dersim, Erzincan, Ankara, İzmir, Adana, Mersin, Eskişehir, Bursa, Kocaeli, Gebze, Gemlik ve İstanbul’da)
AKP il binalarının önünde "Munzur Barajlar Projeleri İptal Edilsin" diyeceğiz.
Siz de Sesimize Ses Veriniz…
Dersim Dernekleri Federasyonu adına
www.tudef.net
munzurkurulu@gmail.com
İstanbul’ da: Sütlüce Mah. İmrahor Cad. No: 46
BEYOĞLU – İSTANBUL
Gocmen Dayanisma Agi - 11 Mart Persembe 19:00 - Film Gosterimi ve Soylesi, 14 Mart Pazar 12.00 - Kumkapi Eylemi

Eylem oncesi Yesil Ev'de "Welcome" filmini izleyip, Gocmen Dayanisma Agi'ndan Clemence Durand ve Ceren Ozturk'le eylem ve film uzerine kisa bir soylesi yapacagiz.
Filmde, Fransa’nın kuzey doğusunda yer alan ve İngiltere’ye en yakın mesafedeki liman kenti Calais’te yaşayan ve İngiltere’de yaşayan sevdiği kadinin yanına gitmek için Manş denizini yüzerek geçmeye çalışan kaçak bir Iraklı Kürt göçmen gencin hayatı anlatılıyor.
Yönetmen: Philippe Lioret
Senaryo: Olivier Adam, Philippe Lioret, Emmanuel Courcol
Oyuncular: Olivier Rabourdin, Vincent Lindon, Derya Ayverdi, Fırat Ayverdi, Behi Djanati Atai, Fırat Çelik
Yer: Beyoglu Yesil Ev
Istiklal Caddesi Balo Sokak No: 21/1 Beyoglu
(0212) 244 77 80
http://www.facebook.com/event.php?eid=355472910635
beyogluyesilev@gmail.com
http://www.yesilev.info/

14 Mart 2010 Pazar 12.00 - Kumkapı Yabancılar Misafirhanesine İade-i Ziyaret
Türkiye’de de alay edercesine “misafirhane” olarak adlandırılan göçmen alıkonma merkezlerinden biri olan Kumkapı Yabancılar Misafihanesi'nde göçmenler, yasal sınırı olmayan, bir aydan bir yıla hatta daha fazlasına uzayan sürelerde hapsediliyor. Niçin alıkondukları hakkında bilgilendirilmeyen, ne kadar zaman için kapatılacaklarını bilmeyen bu insanlar, ulusal ve uluslararası belgelerde mevcut olan tüm haklardan da mahrumlar.
Göçmen Dayanışma Ağı olarak herkesin koşulsuz serbest dolaşım hakkına ve istediği yerde yaşama özgürlüğüne sahip olduğunu ve kimsenin bu hakları kullandığı için hapsedilemeyeceğini savunuyor ve sözde “misafirhane” denilen bu merkezlerdeki zulmün durması için bu yerlerin kapatılmasını istiyoruz.
Şu meşum “misafirhaneler”in neye benzediğini, orada zorla alıkonan “misafirler”imizin nasıl şartlarda yaşadığını görmek ve göstermek için sizleri de 14 mart Pazar günü saat 12.00’de Kumkapı Yabancılar “Misafirhane”sine yapacağımız "ziyaret"e, ya da başka bir deyişle “görüş günü”ne davet ediyoruz.
Göçmen Dayanışma Ağı
http://www.gocmendayanisma.org/
bilgi@gocmendayanisma.org
Tarih: 14 Mart 2010 Pazar
Saat: 12.00
Yer: Kumkapı Yabancılar Misafihanesi önü
(Eski Bölge İdare Mahkemesi Vergi Mahkemesi Binası)
Muhsinehatun Mahallesi, Büyük Kömürcü Sk, 1-23, 34126 Kumkapı

Dünyada bir hayalet kol geziyor- göçün hayaleti. Para ve mallar sınırsız dolaşırken, insanların sınırları serbestçe geçmesini bir tehdit olarak gören devletler göçmenleri hapis koşullarında kapatmaktan beis duymuyor. Ne de olsa, doğudan batıya, kuzeyden güneye hiç anlaşamaz denilen hükümetler arasında bile bu konuda bir uzlaşma sağlanmış halde. Devletlerin ifadesiyle “davetsiz misafirlerin” kapatılması giderek yaygın bir uygulama halini almış durumda. Oysa onlar suçlu değil, sadece daha iyi bir yaşam umuduyla tüm sevdiklerini geride bırakmayı, yol boyu ölümle burun buruna gelmeyi göze almış insanlar.
Göçmenler sessiz bir savaşın kurbanları. Suçlu ilan ediliyor, alıkonuluyor ve görünmez kılınıyorlar. Sözde yasadışı göçle mücadele olarak adlandırılan şey, aslında bir cephesinde devletler, sınırlar ve kolluk kuvvetleri, beride ise sade insanların olduğu bir savaştan ibaret.
Büyük ölçüde Avrupa Birligi hamiliğinde yürütülmekte olan bu savaşta, göçmenler için kampların ya da Türkiye’de bilinen şekliyle misafirhanelerin kullanılması yürürlükteki araçlardan biri yalnızca. Devletler tarafından idari gözetim merkezleri olarak tanımlanan mekanlar, Türkiye’de de alay edercesine “misafirhane” olarak adlandırılıyor. İçişleri bakanlığının kararıyla gözaltına alınan bu göçmenler, yasal sınırı olmayan, bir aydan bir yıla hatta daha fazlasına uzayan sürelerde sınırdışı edilmekle serbest bırakılmak arasındaki sarkaçta tutulmakta. Niçin alıkondukları hakkında bilgilendirilmeyen, ne kadar zaman için kapatılacaklarını bilmeyen bu insanlar, ulusal ve uluslararası belgelerde mevcut olan tüm haklardan da mahrumlar. Suçlu kabul edilerek haysiyet kırıcı şartlarda, küçük ve kalabalık hücrelere tıkılıyorlar. Çocuklar, erişkinler ve aileler aynı muameleye maruz kalıyor. İsnat edilen suçları ise, ülkelerinden ayrılıp sınırları aşarken ‘gerekli’ belgelere sahip olmamak.
Yoksulluğun, savaşların, kıyımın ve sefaletin kol gezdiği bu dünyada göç bir suç değil, bir haktır.
Eziyetle öldürme = para cezası?
Olay, Eflani ilçesine bağlı Göller köyünde meydana geldi. Ormanlık alanda H.Y. (18) ve O.Ç. (20) isimli şahısların avlanması yasak olan karacayı vurdukları ihbarını alan jandarma timleri harekete geçti.
Jandarma timleri karacayı vurarak parçalayıp İstanbul'a getirdikleri bilgisine ulaşması üzerine Eflani Orman İşletme Şefliği ekipleriyle birlikte H.Y. ve O.Ç. isimli şahısların evlerinde arama yaptı. Yapılan arama sonucunda şahısların vurdukları karacayı yaralı halde yanlarında getirdikleri av köpeğine canlı canlı parçalattıkları görüntüleri ele geçirdi. Vahşet anlarının yer aldığı görüntüde şahıslardan birinin "Ceylan" isimli köpeğini çağırarak hayvanı parçalatması ve ona 'Aferin" demesi dikkat çekiyor.
Köpeğine taktik veren şahıs sürekli 'Aferin' diyerek köpeğini kutluyor.
Olayla ilgili gözaltına alınan şahıslar Cumhuriyet Savcılığınca serbest bırakıldı. Orman İşletme Şefliği tarafından her iki şahsa ayrı ayrı üç bin 250'şer lira para cezası kesildi.
9 Mart 2010 Salı
Kadınlar Geceleri de Sokakları da Meydanları da Terk Etmedi
8 Mart Dünya Kadınlar Günü'nde Taksim tramvay durağında bir araya gelen kadınlar İstiklal Caddesi'nde yürüyüş düzenledi.
Yaklaşık 1000 kadının katıldığı yürüyüşte kadınlar "Eteğimizin boyu erkeklere ait değildir. İstediğimiz gibi giyinir, istediğimiz gibi geceleri sokakları arşınlarız. Bedenlerimiz ne babalara, ne kocalara, ne de devlete ne de herhangi bir uhrevi makama aittir" dedi.
Selek için adalet, Kavaf'a istifa!
Kadınlar saat 19.00'dan itibaren Taksim'de toplanmaya başladı, 19.30'da "Erkek egemen düzene karşı feminist mücadele, feminist dayanışma" pankartıyla İstiklal caddesinde Tünel'e doğru yürüyüşe geçtiler.
Erkeklerin öldürdüğü kadınların fotoğrafları, sosyolog Pınar Selek için adalet talep eden lolipoplar, gökkuşağı ve mor renkli şemsiyeler, bayraklar taşıyan kadınların hedefinde "Eşcinsellik hastalıktır ve tedavi edilebilir" diyen Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanı Selma Aliye Kavaf vardı.
Kadınların taşıdıkları dövizlerde "Kavaf'lar var ve tedavi edilebilirler" yazıyordu.
Yürüyüş sırasında "Bana bak Başbakan, tepemi attırma, kendin yat kuluçkaya, bir Türkçük, iki Türkçük, üç Türkçük doğurmaya!", "Ev işini bırak, dünya dursun!", "Jin, jiyan, azadi", "Biji yekitiya jiyan" ve "Gelsin koca gelsin devlet gelsin polis gelsin cop, inadına isyan, inadına özgürlük" sloganları atıldı, sık sık Ajda Pekkan'ın "Hür doğdum hür yaşarım" şarkısı söylendi.
Erkekler şaşkın ifadelerle yürüyüşü izlediler
Kadınlar yürürken erkekler de şaşkın bakışlarla ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Pek çok erkek de cep telefonlarıyla fotoğraf ya da video çekiyyordu. Konuştuğumuz erkeklerden biri "Çok renkliler, çok enerjikler, insana heyecan veriyorlar" derken, bir başkası "Hakları için yürüyorlar, haklarıdır, yürüsünler" dedi.
Kadınlar İstiklal'in ortasına ulaşınca Galatasaray Meydanı'nda taleplerini Türkçe ve Kürtçe basın açıklamasını duyurdular.
Sığınak istiyorlar
Türkiye'de günde üç kadın öldürüldüğünü söyleyen kadınların ilk talepleri erkek şiddetine karşı sığınacakları sığınaklardı:
"8 Mart'ın 100. yılında Taksim'de, gecelerin, sokakların kadınlara tehdide dönüştüğü bu yerde, öldürülen kadınlar için buradayız. Son bir yılda her gün üç kadın öldürüldü! Suçlu ve suçluyu koruyan erkeklerin amaçları aynı! Kadınlar üzerinde iktidarlarını korumak.
"Erkek şiddeti karşısında sığınacağımız, danışabileceğimiz kurumlardan yoksun bırakılıyoruz. Sığınak açmayan Yerel Yönetimler Kültür Başkenti projelerine milyon dolarları hibe ederken, kadınları yok sayan bütçelerle kenti yönetiyorlar. 2009'un ilk dokuz ayında 953 kadın öldürüldü. Sığınaklar şimdi değil de ne zaman?"
Kadınlar militarist politikalara, Homofobik kaygılarla eşcinsellere yönelik ayrımcı, dışlayıcı uygulamalara karşı çıktı, Kürt sorununa demokratik ve barışçıl çözüm talep ettiler.
Kadınlar iki saatlik şenlikli yürüyüşle Tünel meydanına gelince parti başladı, bittiğinde saat 03'ü geçmişti.(BÇ)
5 Mart 2010 Cuma
LGBTT Örgütleri: AKP Kavaf'ı Disiplin Kuruluna Sevk Etsin!
LGBTT örgütlerinin temsilcileri, Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanı Adalet ve Kalkınma Partili (AKP) Selma Aliye Kavaf'ın görevinin eşcinselleri hedef göstermek değil, haklarını korumak olduğunu söylediler. "Bakan yanılıyor, bizim eşitlik talebimiz var" dediler.
AKP'nin Kavaf'ı parti disiplin kuruluna sevk etmesini istediler.
bianet LGBTT örgütlerine Kavaf'ın Hürriyet gazetesine verdiği söyleşide eşcinsellikle ilgili yaptığı açıklamaları sordu.
Kavaf dün (7 Mart) "Ben eşcinselliğin biyolojik bir bozukluk, bir hastalık olduğuna inanıyorum. Tedavi edilmesi gereken bir şey bence. Dolayısıyla eşcinsel evliliklere de olumlu bakmıyorum. Bakanlığımızda onlarla ilgili bir çalışma yok. Zaten bize iletilmiş bir talep de yok" demişti.
"İstifa etsin!"
Pelin Dutlu (MorEl Eskişehir LGBTT Oluşumu): Fütursuzluğuna şaşırıyoruz. Yaptığı işleri diziler üzerinden açıklamak, aile kurumuna yaklaşımının Kurtlar Vadisi üzerinden yapıyor olması... Hepsi korkunç açıklamalar.
Aile kurumu LGBTT'lerin tepesinde bir cendere gibi duruyor. Bakan da bunun üstünde tepinerek ayrımcılık yapıyor. Bu açıklamalar demokratik olduğunu iddia eden bir hükümetin de rahatsız olması gereken cinsten. Kavaf bakanlıktan istifa etmeli.
Remzi Altunpolat (Kaos GL): Kavaf bakan olduğu günden bu yana tam da bakanlığının adına uygun biçimde, tabi kadından sorumlu bakan olduğunu kimi zaman unutup salt aileden sorumlu bakanmış gibi heteroseksüel aileyi korumayı temel gaye belirlemiştir kendisine. Bu icraatlarıyla Kavaf, tam da mensubu olduğu AKP hükümetinin aileye, kadınlara ve eşcinsellere dair çarpık bakışının mümtaz bir temsilcisi olduğunu ortaya koymuştur.
En sevdiği dizi "Kurtlar Vadisi" olan Kavaf, heteroseksüel aileyi cansiperane korumalı ki şimdi ve gelecekte memleketimizi her türlü dâhili ve harici düşmana karşı savunacak milliyetçi-vatanperver Polat Alemdarlar türesin, din-iman telkin edebilecekleri itaatkâr bedenler boy atsın. Tabi bundan önce daha önce öğretmenlik de yapmış olan sayın bakan eşcinsellik hastalık mı değil mi bununla ilgili konuşmadan önce azıcık malumat sahibi olsun.
Elif Ceylan Özsoy (Siyah Pembe Üçgen): Aile ve Kadından sorumlu devlet bakanı sadece heteroseksüel kadınlar ve ailelerin bakanı olduğunu ilan etmiş oldu. Ayrımcılığı, nefret söylemini bizzat kendisi üreten bir Devlet Bakanının ülkesinde, eşcinseller tabii ki nefret suçları ve ayrımcılığın bin bir çeşidine maruz kalırlar.
Eşcinseller Kavaf gibi bakanların olduğu bir ülkede kendilerini güvende hissetmeyecekler. AKP Eşcinsel haklarına ilişkin AB'ye verdiği beyan ve taahhütlerde samimi ise, Kavaf'ı parti disiplin kuruluna sevk eder.
AKP'li politikacılar "tahlil, kan, hastalık" gibi tıbbi konuları bırakıp, işlerini yerine getirmeliler. Şimdiye kadar görmezden geldikleri eşcinsellere yönelik, yığınla görev ve sorumluluk parlamentoyu bekliyor. Eşcinsel ve transseksüel cinayetlerini önleme, heteroseksüeller ve eşcinseller arasındaki medeni hak ve kurumlar bakımından eşitsizliği gidermek gibi...(BÇ)